Herkes herkese aşık olabilir. Önlenemeyen bir sarsıntıdır aşk. Zaten
önlenemiyorsa engellenemiyorsa... kaçamıyorsan... kendini onun yanında
tamamen unutabiliyorsan aşktır; yoksa basit sevgidir, dizginlenebilir
tutkudur veya alışkanlıktır yaşanan... Ama tutkunun en acımasızı aşkta
yaşanır.
İki tarafın birden karşılıklı aşık olmaları çok nadirdir. Genelde bir
tarafın sevdası terazinin kefesinde ağır basar ve başta hissedilmeyen
sorunlar, bu dengenin zamanla daha fazla bozulmasından su yüzüne çıkar.
Çünkü seven daha çok sevmeye başlamış, ilişkiyi “ancak beğenen” taraf
ise bu sevgiden sıkılmaya…
Ne
acıdır ki insanlar ellerinde tuttukları mutluluğun değerini
anlayamazlar, ancak ellerinden uçup gidince geriye bakıp, yaptıkları
hatayı anlarlar; lakin olan olmuş, mutluluk vazosu kırılmıştır bir kere…
yapıştırsan ne çare! Tutkalın fazlalıkları her vazoyu okşayışında eline
gelmekte, kalbini rahatsız etmektedir artık..
Peki,
ya sen yalnızca aşıksan ve karşı taraf sadece “aşığı oynuyorsa”?
İşte,
en vahimi budur, hele aşığı oynayan hatun kişi ise; bunu da çok iyi
başarır.. Erkekleri kandırmak o kadar kolaydır ki.. Gerektiğinde göz
yaşı, bazen cilve, hatta seksi esirgemek toplumumuzdaki
yöntemlerden bazıları..
Sabahları Cem Ceminay’ ı dinlerim ben. Özü, sözü bir, kimseyi
aşağılamadan, hatta incitmemeye çalışarak konuşan biridir Cem.
Muhtemelen bu şekilde davranmasının nedeni, yaşamının çoğunu yurtdışında
geçirmesindendir. Çünkü, batıda insanlar çalışanı takdir etmesini bilir,
doğudaki gibi paçasından çekerek alaşağı etmeye çalışmaz. İşte Cem’in
bir sabah programında duyduğum bir sözü beni bu yazıyı yazmaya yöneltti.
Aynı atasözü gibi, “Cem sözü”dür bu:
“En arsız kadınlar,
en saf görünen kadınlardan çıkar!”
Ne
kadar doğru bir söz! Her kadın böyledir demiyorum tabii.. Ama kadınlar
fikirlerini saklamayı o kadar güzel başarırlar ki, son ana kadar hiçbir
şey anlamazsınız, sonra birden tokadı yersiniz. Lakin iş işten geçmiştir
artık. Sizinle konuşmadan, tüm ilişkinizi silip atar. Kendisinin vicdanı
rahattır; yoksa… “vicdanı yoktur ki, rahatsız olsun” mu demeliydim?
Bu
vicdansız hatunların başında paragözler gelir.. Sinsidirler.. Karda
yürür izlerini belli etmezler. Buğulu gözlerinde “1” perde vardır
sanırsınız, halbuki o “1” perdenin arkasında “binlerce” sis perdesi
mevcuttur. “1” ini aralayabilirseniz, geriye “999” kalır ancak.. Tek
dertleri zengin erkekleri soymaktır. Onlara sorarsanız “verdiklerinin”
karşılığını aldıklarını söylerler. Peki, ne verirler? O verilene
karşılık aldıkları “harçlık” nesidir?
Bu
“kafa koparıcıları” en güzel alttaki cümle özetler:
~
kaLbini söksén véRsén O'na né fayda..? Sén O'na öLürsün, O ise paraya..!
Bazen, aldanırsınız; belki düzelmiştir, olmayan vicdanları biraz sızlar,
uslanır zannedersiniz ve “Bir şans vereyim, belki pişmandır. Hatasını
anlamış, yola gelmiştir.” diye düşünür, kalbinizi açarsınız. Halbuki, o
bunu bulunmaz bir nimet görüp, iyice azıtır; bazen aynı anda, sizin gibi
birkaç erkeği birden idare eder. Çünkü
Aristophanes’ in dediği gibi:
“Ne yaparsan yap. Yengeç yengeçtir. Doğru yürümez...”
Onlar
kimler mi? hem etrafınıza, hem de internete dikkatlice bakın: birçoğunu
fark edeceksiniz. Hatta günümüzde, mikroplar gibi, giderek belirgin bir
şekilde çoğalmaktadırlar: hem gerçek, hem de sanal ortamda..
Mutlu
mudurlar?
Kesinlikle hayır!
Mutlu
olabilecekler midir?
Kesinlikle hayır!
Aslında huzursuzdurlar, geceleri uyuyamazlar: bir yanda geçmişleri, bir
yanda gelecekteki belirsizlikleri kova'lar onları rüyalarında. O nedenle
uyumamayı tercih eder bilinçaltları.. Biraz uykuya dalmaya görsünler,
“Huysuz Bacak Sendromu” bilinçaltından çıkarak rahatsız eder
bedenlerini..
Aslında kabahat biz erkeklerdedir. Çünkü kalbinizi kaptırdıktan sonra
onların yaptıkları yanlışlıkları, egoizmi göremezsiniz, daha doğrusu
bilinçaltınız görmemenize programlanmıştır artık.. Etrafımızdan uyarılar
gelir; aldırmayız. Bazı olaylar uyarır; önemsemeyiz. Halbuki, hatun sizi
avucuna aldığını anlamış, sizinle oyuncak gibi oynamaktadır. Bu tür saf
aşıklar için eskilerimiz “Aşkın
gözü kördür” demişler. Ama bence bu durumu
yazımın sonuna koyduğum tümce çok daha güzel betimliyor:
“Beğendiğiniz bedenlere, hayallerinizdeki ruhları koyup, aşk
sanıyorsunuz...”
William Shakespeare
Ne kadar doğru
söylemiş büyük yazar Shakespeare!
Ben de
sevdiğimi düşündüğüm kadında, tatsız bir trafik kazasında ölen Monako
Kraliçesi Grace ile Catherine Deneuve' ün asaletini birleştirmiştim.
Hatta saçlarını sarıya boyatmasını istediğim zaman benden para istemişti
de, hiç ağır gelmemişti... Ne kadar yanılmışım....
Zaman
geçince, insan olayı başka türlü görüyor ve Catherine Deneuve' ün
1967'de çevirdiği "Belle du Jour" filmi ile ne kadar bağdaştığını
anlıyor...
"Belle
du Jour" aslında "Gündüz Güzeli" demektir ve yalnız gündüz açan bir
çiçeğin isminden esinlenilmiştir. Yani, geceleri normal bir kadın olan
Catherine Deneuve gündüz çalışan bir orospudur... İsterseniz filmin
konusunu biraz daha açayım:
Séverine Serizy (Catherine
Deneuve)
mazoşist duyguları olan bir kadındır. Pierre
Serizy (Jean
Sorel) isimli bir doktorla
evlidir. Henri Husson (Michel
Piccoli) adındaki bir aile dostları
Catherine Deneuve' e
lüks bir randevu evinden bahseder;
rahat ve sakin evliliği poposuna batan
Catherine Deneuve de gizlice
bu randevu evinde çalışmaya başlar. Ama çalışma saatleri yalnız 14:00 -
17:00 arası olduğundan, kendisine "Gündüz Güzeli" takma adını uygun
görür. Öğleden sonra değişik erkeklerle seks yapan güzelimiz, masum bir
ev hanımı olarak gece doktor kocasının koynuna girer (Doktorların hepsi
bu kadar saf ötesi aptal mı oluyorlar ki.. filmlere bile konu
oluyorlar? ). Saf ve temiz ruhlu
doktor kocası ise, fahişe ruhlu -daha doğrusu tam bir fahişe olan-
karısının yaptıklarından habersizdir garibim... O zamanlar, filmin
konusu Fransa'da bile olay yaratmıştı. Peki, ya benzer bir konu
Türkiye'de işlense nasıl olurdu acaba?
Kısmen başımdan geçenler ve o günkü sarı saçlar aldı beni, bu filme
götürdü...
"Belle de Jour"
filminden etkilenen 1975 doğumlu bir İngiliz hanım üniversitede okumak
ve bu konuda doktora yapmak için saati 300 pounda fahişelik yapar;
böylece tezini bitirir. Hatıralarını 2009'da
The Sunday Times
yayınlar ve 2010' da anlarız ki bu eski
fahişe şu anda Nöro-Toksikoloji ve kanser epidemiolojisi üzerinde
değerli bir bilim kadını olan Dr. Brooke Magnanti' dir. 2003'de 14 ay
boyunca orospuluk yaparak doktora tezini yazmıştır!
Bu değerli bilim
kadınının da takma adı "Gündüz Güzeli" dir.
Nereden, nereye...
Bir film bana neler
hatırlattı, sizlerle neleri paylaştım...
Epilog:
Hepimiz başkalarını kendi yüreğimizde taşıdığımız biçimde
görürüz.
Emerson
Dr.
Ahmet Girgin
Ocak - Nisan 2011
Üç Duruşma sonrası
Not (Gelen dönüşümler
üzerine) : Tabiatıyla, erkekler arasından da benzer karaktersizler
çıkabilir. Ama yazar erkek olduğuna göre, olayları kendi açısından
yorumlamasından doğal ne olabilir? ))
Ve bir başka yorum:
Burcu A. Hanımefendi yazmış 22.3.2011:
Zaman zaman okurken gözlerim doldu,
zaman zaman ise avuçlarım terledi. Kelimelerle o kadar güzel ifade
etmişsiniz ki hayran kaldım.