Yorumu altta...))
Mekke döneminde
inmiştir. 83 ayettir. Sure, adını ilk âyeti oluşturan “Yâ-Sîn”
harflerinden almıştır. Sûrede başlıca insanın ahlâkî sorumlulukları,
vahiy, Hz. Peygamber’i yalanlayan Kureyş kabilesi, Antakya halkına
gönderilen peygamberler, Allah’ın birliğini ve kudretini gösteren
deliller, öldükten sonra dirilme, hesap ve ceza konu edilmektedir.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1.
Yâ Sîn.
2,3,4.
(Ey Muhammed!) Hikmet dolu Kur’an’a andolsun ki, sen elbette dosdoğru bir
yol üzere (peygamber) gönderilenlerdensin.
5,6.
Kur’an, ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir kavmi
uyarman için mutlak güç sahibi, çok merhametli Allah tarafından
indirilmiştir.
7.
Andolsun, onların çoğu üzerine o söz (azap) hak olmuştur. Artık onlar iman
etmezler.
8.
Onların boyunlarına demir halkalar geçirdik, o halkalar çenelerine
dayanmıştır. Bu sebeple kafaları yukarıya kalkık durumdadır.
9.
Biz, onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini
perdeledik. Artık görmezler.
10.
Onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.
11.
Sen ancak Zikr’e (Kur’an’a) uyanı ve görmediği hâlde Rahmân’dan korkan
kimseyi uyarırsın. İşte onu bir bağışlanma ve güzel bir mükâfatla müjdele.
12.
Şüphesiz biz, ölüleri mutlaka diriltiriz. Onların yaptıklarını ve
bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i
Mahfuz’da) bir bir kaydetmişizdir.
13.
(Ey Muhammed!) Onlara, o memleket halkını örnek ver. Hani oraya elçiler
gelmişti.
14.
Hani biz onlara iki elçi göndermiştik de onları yalancı saymışlardı. Biz de
onlara üçüncü bir elçi ile destek vermiştik. Onlar, “Şüphesiz biz size
gönderilmiş elçileriz” dediler.
15.
Onlar şöyle dediler: “Siz de ancak bizim gibi insansınız. Rahmân, hiçbir şey
indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.”
16.
(Elçiler ise) şöyle dediler: “Bizim gerçekten size gönderilmiş elçiler
olduğumuzu Rabbimiz biliyor.”
17.
“Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.”
18.
Dediler ki: “Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer
vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlarız ve bizim tarafımızdan size elem dolu
bir azap dokunur.”
19.
Elçiler de, “Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi
(uğursuzluğa uğruyorsunuz?). Hayır, siz aşırı giden bir kavimsiniz” dediler.
20.
Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: “Ey kavmim! Bu
elçilere uyun.”
21.
“Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar hidayete erdirilmiş
kimselerdir.”
22.
“Hem ben, ne diye beni yaratana kulluk etmeyeyim. Oysa siz de yalnızca O’na
döndürüleceksiniz.”
23.
“O’nu bırakıp da başka ilâhlar mı edineyim? Eğer Rahmân bana bir zarar
vermek istese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni
kurtaramazlar.”
24.
“O taktirde ben mutlaka açık bir sapıklık içinde olurum.”
25.
“Şüphesiz ben sizin Rabbinize inandım. Gelin, beni dinleyin!”
26,27.
(Kavmi onu öldürdüğünde kendisine): “Cennete gir!” denildi. O da, “Keşke
kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını
bilseydi!” dedi.
28.
Kendisinden sonra kavmi üzerine (onları cezalandırmak için) gökten hiçbir
ordu indirmedik. İndirecek de değildik.
29.
Sadece korkunç bir ses oldu. Bir anda sönüp gittiler.
30.
Yazık o kullara! Kendilerine bir peygamber gelmezdi ki, onunla alay ediyor
olmasınlar.
31.
Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi; onların artık
kendilerine dönmeyeceklerini görmediler mi?
32.
Onların hepsi de mutlaka toplanıp (hesap için) huzurumuza çıkarılacaklardır.
33.
Ölü toprak onlar için bir delildir. Biz, onu diriltir ve ondan taneler
çıkarırız da onlardan yerler.
34,35.
Meyvelerinden yesinler diye biz orada hurmalıklar, üzüm bağları var ettik ve
içlerinde pınarlar fışkırttık. Bunları onların elleri yapmış değildir. Hâlâ
şükretmeyecekler mi?
36.
Yerin bitirdiği şeylerden, insanların kendilerinden ve (daha) bilemedikleri
(nice) şeylerden, bütün çiftleri yaratanın şanı yücedir.
37.
Gece de onlar için bir delildir. Gündüzü ondan çıkarırız, bir de bakarsın
karanlık içinde kalmışlardır.
38.
Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu, mutlak güç sahibi,
hakkıyla bilen Allah’ın takdiri (düzenlemesi)dir.
39.
Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o,
eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.
40.
Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir
yörüngede yüzmektedir.
41.
Onların soylarını dolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir.
42.
Biz, onlar için o gemi gibi binecekleri nice şeyler yarattık.
43.
Biz istesek onları suda boğarız da kendileri için ne imdat çağrısı yapan
olur, ne de kurtarılırlar.
44.
Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve bir süreye kadar daha yaşasınlar
diye kurtarılırlar.
45.
Onlara, “Önünüzde ve arkanızda olan şeylerden (dünya ve ahirette göreceğiniz
azaplardan) sakının ki size merhamet edilsin” denildiğinde yüz çevirirler.
46.
Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmez ki ondan yüz çeviriyor
olmasınlar.
47.
Onlara, “Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden Allah yolunda harcayın”
denildiği zaman, inkâr edenler iman edenlere, “Allah’ın, dilemiş olsa
kendilerini doyurabileceği kimselere mi yedireceğiz? Siz ancak apaçık bir
sapıklık içindesiniz” derler.
48.
“Eğer doğru söyleyenlerseniz, bu tehdit ne zaman gelecek?” diyorlar.
49.
Onlar ancak, çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak korkunç bir ses
bekliyorlar.
50.
Artık ne birbirlerine tavsiyede bulunabilirler, ne de ailelerine
dönebilirler.
51.
Sûra üfürülür. Bir de bakarsın, kabirlerden çıkmış, Rablerine doğru akın
akın gitmektedirler.
52.
Şöyle derler: “Vay başımıza gelene! Kim bizi diriltip mezarımızdan çıkardı?
Bu, Rahman’ın vaad ettiği şeydir. Peygamberler doğru söylemişler.”
53.
Sadece korkunç bir ses olur. Bir de bakarsın, hepsi birden toplanıp
huzurumuza çıkarılmışlardır.
54.
O gün kimseye, hiç mi hiç zulmedilmez. Size ancak işlemekte olduğunuz
şeylerin karşılığı verilir.
55.
Şüphesiz cennetlikler o gün nimetlerle meşguldürler, zevk sürerler.
56.
Onlar ve eşleri gölgelerde koltuklara yaslanmaktadırlar.
57.
Onlar için orada meyveler vardır. Onlar için diledikleri her şey vardır.
58.
Çok merhametli olan Rab’den bir söz olarak (kendilerine) “Selâm” (vardır).
59.
(Allah, şöyle der:) “Ey suçlular! Ayrılın bu gün!”
60,61.
“Ey Âdemoğulları! Ben, size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için
apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur, diye
emretmedim mi?”
62.
“Andolsun, o sizden pek çok nesli saptırmıştı. Hiç düşünmüyor muydunuz?”
63.
“İşte bu, tehdit edildiğiniz cehennemdir.”
64.
“İnkâr ettiğinizden dolayı bugün girin oraya!”
65.
O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da
kazandıklarına şahitlik eder.
66.
Eğer dileseydik, onların gözlerini büsbütün kör ederdik de (bu hâlde) yola
koyulmak için didişirlerdi. Fakat nasıl görecekler ki?!
67.
Yine eğer dileseydik, oldukları yerde başka yaratıklara dönüştürürdük de ne
ileri gidebilirler, ne geri dönebilirlerdi.
68.
Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz (gücünü
azaltırız). Hâlâ düşünmeyecekler mi?
69.
Biz, o Peygamber’e şiir öğretmedik. Bu, ona yaraşmaz da. O(na verdiğimiz)
ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.
70.
(Aklen ve fikren) diri olanları uyarması ve kâfirler hakkındaki o sözün
(azabın) gerçekleşmesi için Kur’an’ı indirdik.
71.
Görmediler mi ki, biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan
hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.
72.
Biz, o hayvanları kendilerine boyun eğdirdik. Onlardan bir kısmı
binekleridir, bir kısmını da yerler.
73.
Onlar için bu hayvanlarda (daha pek çok) yararlar ve içecekler vardır. Hâlâ
şükretmeyecekler mi?
74.
Belki kendilerine yardım edilir diye Allah’ı bırakıp da ilâhlar edindiler.
75.
Onlar, ilâhlar için (hizmete) hazır asker oldukları hâlde, ilâhlar onlara
yardım edemezler.
76.
(Ey Muhammed!) Artık onların sözü seni üzmesin. Çünkü biz, onların
gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.
77.
İnsan, bizim, kendisini az bir sudan (meniden) yarattığımızı görmedi mi ki,
kalkmış apaçık bir düşman kesilmiştir.
78.
Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki:
“Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek?”
79.
De ki: “Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla
bilendir.”
80.
O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp
duruyorsunuz.
81.
Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez
mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir.
82.
Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri o şeye ancak “Ol!” demektir. O da hemen
oluverir.
83.
Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah’ın şanı yücedir! Siz yalnız O’na
döndürüleceksiniz.


Şimdi, önce ayetlerin mealini okuyalım, sonra düşüncelerimi mavi
yazılar halinde sizlerle paylaşayım:
5,6.
Kur’an, ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir
kavmi uyarman için mutlak güç sahibi, çok merhametli Allah
tarafından indirilmiştir.
15.
Onlar şöyle dediler: “Siz de ancak bizim gibi insansınız. Rahmân,
hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.”
Gördüğünüz gibi Diyanet İşleri mealinde Kuran
için “indirilmiştir” denmektedir. Aslında bu anlatım yanlış
değil, ama en azından eksiktir. Doğrusunun “parça parça
indirilmiştir” olması gerekir. Zaten diğer meallerde parça parça
indirilmiştir anlamına gelen “inzal olmuştur” yazmaktadır ve
doğrusu budur.
İnzal,
“n,z,l” kökünden gelmektedir. Aynı şekilde, eskiden inmeye
verilen ad “nüzül”dür. Nüzül, bir seferde inme demektir.
Felcin eski tanımı olan nüzül hakikaten bir seferde iner ve
hatırasını hemen bırakır. O da fark edeceğiniz üzere “n,z,l”
kökünden gelmektedir. Yukarıdaki örneklere “nezle”
yi de ekleyebiliriz. Nezle de “n,z,l” kökünden gelmektedir ve
bir seferde inen burun akıntısını belirtmektedir. Ama
Allah Kuranı uzun bir süre içinde parça parça indirdiği için nüzül
kelimesini kullanmamakta, çok doğru olan inzal tarifini
belirtmektedir. Bu incelikler ne yazık ki Türkçemizde yoktur.
İşte Kuranın mucizelerinden biri de budur; tam olarak tercüme
etmemiz çok zordur. Bu
nedenle de kuranın tercümesi olamaz, ancak meali olabilir.
Bana
göre de en iyi meal, dili günümüzde biraz eski ve ağır olmasına
rağmen, Atatürk’ ün emriyle bu çalışmayı yapan Elmalılı Hamdi’ nin
mealidir.
12.
Şüphesiz biz, ölüleri mutlaka diriltiriz. Onların yaptıklarını ve
bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i
Mahfuz’da) bir bir kaydetmişizdir.
Allah burada Kuran’ ı kendi katında hiçbir
değişikliğe uğramadan Levh-i Mahfuz’da kaydettiğini ve dolayısıyla
koruduğunu yazmaktadır. Peki, Kuran Peygamberimize inzal olduktan
sonra da acaba aynı şekilde korunmuş mudur?
Şurası muhakkak ki Kuran tüm kutsal kitapların
içinde en bozulmamışıdır. Fakat Alak suresi ile başlayan Kuran’ ı,
surelerin yerini değiştirerek Fatiha ile başlatmak Allah’a karşı
yapılmış bir iş değil midir?
Kullar tarafından surelerin başına eklenen
“Bismillahirahmannirahim” sözleri Allah’ın kitabında değişiklik
yapmak anlamına gelmez mi?
Bu konuda İlhan Eliaçık’ın açıklamalarını
desteklediğimi sizlere söylemem gerekir. İlhan Eliaçık da Kuran’ ın
inene kadar Allah tarafından korunduğunu belirtmekte, fakat
Peygamberimiz, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali zamanındaki
Mushafların derlenmelerinde benimle aynı kaygıları paylaşmaktadır. (Bakınız
İlhan Eliaçık Bloğu)
36.
Yerin bitirdiği şeylerden, insanların kendilerinden ve
(daha) bilemedikleri (nice) şeylerden, bütün çiftleri
yaratanın şanı yücedir.
Bu ayette insanların bilmedikleri birçok şey olduğunu ne güzel
anlatıyor. Peygamberimiz zamanında daha keşfedilmemiş bazı canlıları
biz asırlar geçtikten sonra ancak mikroskop kullanarak, deniz
altında araştırmalar yaparak fark etmedik mi? Hâlbuki Allah bize
bunu kutsal kitabında 1400 sene önce o zamanın insanlarının
anlayacağı dil ile açıklıyordu.
Bazı ateistler, bilimin buluşlarını insanların
yaptığını söylerler. Tabiatıyla buluşları insanlar yapmaktadır; ama
o bilgiler Allah katında ezelden beri zaten vardı. Eğer Yüce Yaratan
bize izin vermeseydi, acaba insanoğlu o buluşları yapabilir miydi?
Bu şekilde düşünenler olaya çok dar çerçevede
baktıklarını ne zaman fark edecekler acaba?
Biz ancak Allah’ın bize müsaade ettiği bilgileri,
zaman içinde ve belirli bir sıra ile öğrenebiliyoruz ve kendimizi
Tanrı’ nın yerine koyarak Allah’ın olmadığını varsayımı gafletine
düşüyoruz.
Naçiz düşünceme göre, kâinatta mutlaka bizden
ileri düzeyde zekâya sahip varlıklar mevcuttur. Uçan daireler ve
başka yollarla, o varlıkların bizim dünyamızı ziyaret ettiğine
inanıyorum. Ama insanoğlu daha Mars’ a gidememişken, kendini birçok
şeyin mucidi sanıp, böbürleniyor. Ne büyük gaf!
Bu konuda en güzel açıklamaları Einstein yapmıştır. Bakın geçen asrın
en büyük âlimi, inancın, bilimden üstün olduğunu ne yalın bir
şekilde açıklıyor:
 |
"İlimsiz din
topal, dinsiz ilim kördür." |
 |
"Bilimin
açtığı her kapının ardında insan Tanrı’yı daha iyi
görebilmektedir." |
 |
"Tanrım,
Bana değiştirebileceğim şeyler için
cesaret,
Değiştiremeyeceğim şeyler için sabır, Ve her iki şey arasındaki farkı anlayabilmek için
bilgelik ver."
|
 |
"Dünyanın Kainat'taki
biricik meskûn yer olduğunu farz etmek bile düpedüz cehalettir.
Yetkili kişileri "uçan daireler yoktur" iddiasına
sürükleyen tabii bir korku veya beşeri bir kibir ve
azamettir..." |
 |
"Şu kâinatın akla
dayandığı veya en azından anlaşılır olduğu kanaati (ki bu, dini
duyguya yakındır) bütün bilimsel çalışmaların temelini teşkil
eder. Bu kanaat, aynı zamanda benim Tanrı anlayışımı
oluşturur."
|
37.
Gece de onlar için bir delildir. Gündüzü
ondan çıkarırız, bir de bakarsın karanlık içinde kalmışlardır.
Gündüz
ve gecenin birbiri ardına gittiğini o zamanın cahil araplarına ne kadar
güzel bir dil ile anlatmıştır: hem karanlık içinde kaldıkları, hem de
insanoğlunun buna karşı hiçbirşey yapamadığı daha güzel anlatılamazdı…
38.
Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu, mutlak güç
sahibi, hakkıyla bilen Allah’ın takdiri (düzenlemesi)dir.
İnsanoğlu 17. yy’a kadar dünyanın dönmediğini, güneşin dünya
etrafında hareket ettiğini zannediyordu. Demek ki insanların güneşin
yörüngesini öğrenmesinden tam 1000 sene önce Allah bunu Kuran’ da
açık seçik olarak M.S. 7. yy’da belirtilmiştir!
39.
Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o,
eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.
40.
Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece
gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
Ayın yörüngesinin dairesel olmadığını artık
biliyoruz. Bu eliptik hareketi şimdiki matematik bilgimiz ile
tanımlayabiliyoruz ama, 7. yy dünyasında bu hareketi cahil araplara
nasıl anlatılabilirdi? İşte Kuran’ ın bir başka mucizesi de budur:
hurma dalı demiyor, “eğrilmiş hurma dalı gibidir” diyor. Yani
ayın dünyamızdan zaman zaman uzaklaştığını, zaman zaman
yakınlaştığını, o devrin insanlarına o zamanın anlayabilecekleri bir
anlatımla sunuyor.
68.
Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış
itibariyle tersine çeviririz (gücünü azaltırız). Hâlâ
düşünmeyecekler mi?
İnsan anne karnında “faetus” vaziyetindedir:
yani eller ve dizler karna çekik, toparlanmış bir haldedir. Sonra
dört ayak üzerinde emeklemeye başlar ve nihayet iki ayak üzerinde
yürür.
Seneler geçer yaşlanır, beli bükülür ve aynı
doğumunda olduğu gibi yuvarlak halde kalır, belki de yatalak olur
ölür.
Olay yalnız fiziksel anlamda anlatılmamaktadır;
nasıl çocuk annesine muhtaç ise, yaşı çok ilerlemiş biri de aynı
bebek gibi bakıma muhtaçtır.
Son olarak, düşünce seviyesinde de benzerlik
şaşırtıcıdır: nasıl ki küçükler bir olay sırasında fikir üretip,
yorum yapamazlarsa, beyin hücrelerinin harabiyetine bağlı olarak
ileri yaşta da insanlar unutkan olurlar, doğru düşünemezler ve yorum
yapamazlar. Hele bir de buna Alzheimer gibi hastalıklar eklenirse,
vay insanoğlunun haline…
Bir ayetin hayatı bu kadar güzel betimlemesini
insan ancak hayranlıkla izleyebilir.
69.
Biz, o Peygamber’e şiir öğretmedik. Bu, ona yaraşmaz da. O(na
verdiğimiz) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.
Hakikaten arapça
bilenler için Kuran bir mucizedir:
 |
Şiir değildir.
|
 |
Nesir hiç değildir.
|
 |
Edebiyat kitaplarında
okuduğumuz yazılara benzemez.
|
Bu konuda
Kuran
tercüme edilebilir mi? sayfama bakabilirsiniz.
70.
(Aklen ve fikren) diri olanları uyarması ve kâfirler
hakkındaki o sözün (azabın) gerçekleşmesi için Kur’an’ı indirdik.
Kafir
ne demektir?
Günümüz Türkiye’ sinde herkes kâfirin “Müslüman
olmayan” tanımında birleşir. Hâlbuki kafir “k,f,r” kökünden
gelir ve “üstünü örten” anlamını betimler.
Diyeceksiniz inanmayan ile üstünü örten arasında
ne bağlantı var? Çok bağlantı var. Çünkü hak dinimiz Hz. Muhammed
zamanında pırıl pırıl bir din idi. İslam’ ın üzerini birçok insan,
asırlar boyunca, isteyerek veya istemeyerek örttü. Şimdilerde
dinimiz bir şekilci hal aldı.
İşte her ne sebep ile olursa olsun, tertemiz
Müslümanlığı bozan, yani İslam'ın gerçeklerini örten kişilere
Müslüman görünümünde dahi olsalar Allah kafir demektedir.
Kafirin çoğulu küffar veya kafurundur:
eskiler bilirler, ağrı kesiciler çıkmadan önce baş ağrısını geçirmek
için şakaklara kâfurun sürerlerdi. Neden o merheme kâfurun denir?
Ağrıyı örttüğü için, yani o merhem de bir kâfirdir.
Ben yapabildiğim kadar bu örtülerin kaldırılması
için çalışıyorum ki saf
ve temiz asıl İslam olabildiğince ortaya çıksın.
77.
İnsan, bizim, kendisini az bir sudan (meniden) yarattığımızı
görmedi mi ki, kalkmış apaçık bir düşman kesilmiştir.
İnsanın bir nutfeden yaratıldığı
belirtilmektedir. Nutfe “içten asılı şey” demektir.
Sözün büyüklüğünü fark edebiliyor musunuz?
Erkek ile dişi çiftleşiyor, dişinin yumurtası
dölleniyor ve bu embriyo ana rahminde içten asıllı kalıyor.
Allah insanın bu şekilde meydana geldiğini o
zamanın cahillerine başka türlü anlatabilir miydi?
Diyanet işlerinin tercümesinde sudan
(meniden) deniliyor. Aslında bu meal, bana göre uygun değil,
su sözü kesinlikle geçmiyor, meni ise embriyonun
döllenmeden önceki durumunu yani yalnız erkek tarafını belli ediyor.
Hâlbuki nutfe diğer adıyla embriyo erkek ve
dişinin birleşmesinden oluşan hücreyi tam olarak betimliyor.
Embriyonun içten tutunduğu organın ismi nedir?
Rahim: Rahim hem çocuğun
oluşacağı anne organını anlatır, hem de Allah'ın sıfatlarından biri
(Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile) değil midir?
Bir annenin karnında taşıdığı ve koruduğu gibi, Allah da kullarını
esirgeyip, korumaktadır. Kutsal annelik Allah'ın ona verdiği en
büyük nimetlerden biridir.
Peki bu anlatım
mucize değil de nedir?
Diyanet işlerinin meali en azından eksiktir,
hatta yanlıştır, hatta biz Arapça bilmeyenleri yanıltmaktadır.
80.
O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan
yakıp duruyorsunuz.
Bu sureyi ilk okuduğum zaman herkes gibi ben de
bildiğimiz normal ağaçtan ateşin oluşabildiğini düşünmüştüm. Hâlbuki
bir zamanlar TGRT’ de Kuran mealini sunan Orhan Karmış Hocanın
(Bulabilirseniz, Orhan Hocanın Kuran açıklamalı mealini herkese
şiddetle tavsiye ederim) tarifi ile çok daha başka bir
perspektif kazandı. Hocanın dediğine göre surede belirtilen yeşil
ağaç, arap çöllerinde yetişen ve koparıldığı zaman dallarından su
damlayan bir (veya iki) ağaçtı. Yani kurak ortamda yetişen kuraklığın
karşıtı olan sulu bir ağaç.
Kuran mucizesi bu kadarla da bitmiyor;
bildiğiniz gibi su ve ateş birbirini yok eden iki elementtir.
Hâlbuki bu ayette belirtildiği üzere, o sulu ağaç(lar), karşı
elementin yani ateşin oluşmasını sağlayacak olan kaynak
olmaktadır.
Bu kadar güzel tarifi siz başka hangi kitapta
gördünüz?
Dr. Ahmet Girgin
Şubat 2010
