|
Bu yazımda Antik Çağların asıl elementlerinden olan Su, Ateş ve Toprak' tan bahsetmeye çalışacağım.
Ama herşeyden önce İyon Felsefinden kısaca
bahsetmemiz gerekir kanısındayım:
M.Ö. 7.yy.ın sonlarında Anadolu’
nun Ege kıyılarında İyonya Okulu kurulmuştu. İyonya’ da 12 şehir devleti mevcuttu: Didim, Priene, İzmir, Efes gibi.. ve
başkanları Milet Şehri idi. Bu ekole dahil olan bilim adamları arasında
Miletli Thales, Anaksimandos, Anaksimenes, Efes'li filozof Heraklit
sayılabilir.
O zamana
kadar mitolojik öykülere bel bağlıyan okulların tersine, İyonya okulunun
düşünce tarzı doğa olaylarını gözlemleme ve yorumlamaya, araştırma,
astroloji, meteoroloji, biyoloji alanlarından derlenmiş bilgilere
dayandırmışlardı. Ayrıca olayları anlamak için bir birleştirici ve ilk
temel bulmak istemişler ve bunun için herbiri kendine göre belli bir ögeyi
belirtmişti; mesela Thales için bu eleman su idi. Bir olayı çözümlemek için
ise iki karşıt ögeyi (su ve ateş veya hava ve toprak ) göstermişlerdi: M.Ö. 5.yy.da Sokrates'in getirdiği yeni bir anlayışın
ortaya çıkmasıyla bu düşünürlerin kuramları da yıkıldı.
Şimdi isterseniz ilk element olarak
Su ile Başlayalım yazımıza:
SU
Bilindiği üzere su Dünya yaratılışlarını
belirten bir çok mitolojide tüm hayat kaynağı olarak karşımıza çıkar, aynı
zamanda ise su, baskınları ile yıkıcı bir öğe olarak görünür: Tufanlar,
Tanrıların hoşuna gitmeyen devleri sonlandırmak ve yeni bir evreye başlamak
için en iyi çözüm şekillerinden biridir.
Psikolojik alanda ise su, gizemli varlıkları
barındıran bilinçaltımızın en alt tabakalarının sembolüdür. Her akşam Güneş,
batıda ki denizlerde batarak, gece boyunca ölüler krallığın ısıtır: böylece
su ve Öbür dünya arasında bir bağlantı kurulmuş olur. Eski Mısır’ daki İsis
Kültünde temizleyici ve günahlardan arındırıcı bir işlevi vardı.
Avrupa kozmolojisinde Öteki Dünyanın bir su
krallığı olarak resmedilmemesine karşın, bu Mayalarda sık rastlanan bir tema
idi. Azteklerde Yağmur Tanrısının Cenneti (Tlalocan), diğer ölülere
ayrılmış olan cehennem (Mictlan) çok daha güzel bir yerdi. Orta Amerika
takviminin 9. Günü su idi ve bol yağmuru remz ederdi. Aztek dilinde bu günün
adı “atl” idi; kim bilir belki Atlas Okyanusu ve Atlas Muh:. L: sının adı
buradan gelmekteydi. Meksika hiyerogliflerinde savaşı temsil eden kelime
“atl-tlachinolli” nin tam tercümesi “su-ateş” idi..
Toprağın derinliklerinden fışkıran su yer
altı tanrılarının bir hediyesi olarak görülürdü ve bilhassa sıcak sular,
mineralleri ile tedavi edici özelliklere sahiptiler. Keltlerde kutsal
kaynakların ayrı bir önemi vardı çünkü sular ana toprak tanrıçası’ nın
iyilik ve iyileştirici gücünü yaymaktaydılar. Bu nedenle, örneğin İngiltere’
de Bath kaplıca kaynaklarında Tanrıça Sulis’ e yaranmak için para atıyor
veya hediye veya kurbanlıklar sunuyorlardı. Çünkü su tanrılarını kişileri
su-toprak-üretkenlik-mutluluk–zenginlik zincirinde yardımcı olacaklarını
düşünüyorlardı.
Genelde yer altı sularını başlangıç kaosu
ile bağdaştırılır, fakat gökten yağan yağmurun canlandırıcı ve iyi edici
olduğuna inanılır. Bir çok toplumlarda göl, bataklık gibi yerlerde insanları
devamlı rahatsız eden su canlılarının ve hatta şeytanların olduğuna
inanılırdı. Bu sularda barınan kötü varlıkların dah sonraları uyanıp taşarak
etraflarındaki komşulara kötülük yapacaklarından çekinilirdi.
Suların akışkanlıkları ve geçirgenliklerinin
arkasında, inanılır ki tatlı sular bereket ve yararlı, tuzlu sular ise daha
tehlikeli ve Öbür Dünyanın bağlantıları olarak görülürlerdi.
Ölü, uykuda, canlı veya dalgalı sular her
zaman bir geçişe eşlik ederler: yüzeyde akan su bir yol çizer...
derinliklerde ise geçiş yaptıkları delikler aynı zamanda Öteki Dünya‘ ya
geçiş noktaları olarak görülürler. Su fiziki geçişler yaptığı gibi, sembolik
geçişleri de belirtir: örneğin medyum ve falcılar hastalığın iyileşmesini,
evlilik gibi olayların gelişmesini ve hatta ölümün gelişini suya bakarak
açıklarlardı.
Hıristiyanlıkta şarabın ateşini pasif
element olarak suyla birleştirir, böylece karşıt bir çift meydana gelir: bu
da İsa’ nın Tanrı ve İnsan olarak betimlenen ikili kişiliğini anlatır.
Tarot kartlarında su ve şarabın karışımı ılımlılığı gösterir, halbuki
Hıristiyanlıkta su, vaftiz esnasında ilk günahın izinin silinmesinde en
önemli rolü oynar. Su ortaçağda büyücülerin iyi insanlardan ayrılabilmesi
için bir araç olmuştur: eğer kişi suda batarsa suçsuz ve iyi, eğer bir
mantar gibi suda yüzerse Şeytanın büyücüsü olarak sınıflandırılıyordu. Aynı
zamanda kutsanmış suyu hırıstiyanlar mutluluk getirsin, kötülükleri
uzaklaştırsın diye ev kapılarının eşiğine veya yatak uçlarına
yerleştiriyorlardı.
Suyun iyilik verici gücü yalnız katoliklerde
sınırlı kalmıyordu; Uzak Doğu’ da transa geçmiş dansçılar da, gerçek hayata
döndürülmeleri için kutsal su ile yıkanıyorlardı.
Meksika‘ da vaftize benzer bir uygulama
vardı: Doğum anında ebesi, suyun yeni doğana ebevenylerinden gelen
kötülükleri uzaklaştırması için dua ederdi. Eski medeniyetlerde, su
banyoları aynı şekilde sembolik olarak kötülüklerden arınmaya yarardı. Örnek
olarak Girit Konossos’ taki arınma havuzları ve Hinduların Ganj Nehrinde
yıkanmaları sayılabilinir. Bu konuda eski bir sözü yeri gelmişken
hatırlatmak isterim:
“Saf ve inançlı biri için bir damla
yeterlidir, ama kötülüklerle dolu kişiyi okyanusun suları bile aklayamaz.”
İslamda abdest alınması da aynı
nedendendir. Yalnız su bulunmayan yerde aynı temizlenme işlemi kum ile de
yapılabilinir: burada aynı zamanda negatif enerjinin vücuttan toprağa
geçmesi sebebiyle bir rahatlama olması da doğaldır.
Konuyu
fazla uzatmadan Eski Çağların birkaç konsepsiyonunu sayalım:
 |
Akan su, bilhassa hırçın deniz kötü ruhları uzaklaştırıcı
etkiye sahiptir. |
 |
Eğer yer altı tanrılarını uyarmak gerekirse yer altı
sularını veya durağan suları kullanmak gerekir. |
 |
Eğer iyi niyetli göksel varlıkların yardımı istenirse,
yağmur sularını kullanmak gerekir. |
 |
Bitki gövdeleri üzerinde yoğunlaşan çiğ Pline’ e göre göz
hastalıkları ve abselere gökten gönderilmiş bir ilaçtır. Antik bir inanışa
göre ise çiğ, ayın ışınlarından veya Eos‘ un gözyaşlarından meydana
gelmiştir. Hıristiyan inanışında ise su, gökten bereketle boşalan Tanrı’
nın iyilikleri ile özdeşleşmiştir. |
 |
Su topraktan bitkilerin kökü ile yukarı doğru çıkar, sonra
buhar olur göğe yükselir, nihayet yağmur olur, toprağın derinliklerine
tekrar kavuşur; yani hayat gibi bir dolaşım gösterir. |
Psikanalitik olarak bakarsak, su çok
önemlidir, çünkü hayat verir; hıristiyanlık resimlerinde doğumların bir su
birikintisi veya kuyu yanında gösterilmesi işte bu nedendendir. Tüm
bilinçaltı enerjilerinin ana sembolüdür:
 |
Berrak sular, Kore’ nin genç kızı ışıldayan Persepone’ yi
çağrıştırır ve animasında, yani kadının psişik yapısında erkeğe sevgiyi
veren kısmıdır. |
 |
Durgun suların koyu rengi ise daha çok anne imajı ile
bütünleşememiş hırçın ve tahrip edici bir anima’ yı gösterir. |
 |
Okyanuslar denizler gibi büyük sular ise Ana’ nın ilk
örneğini oluştururlar, hatta daha diplerde bilinçaltınının derinliklerini
saklarlar. |
Bu bağlamda büyük düşünür Mevlana ne
demektedir, hatırlayalım:
“En hırçın nehirler bile Okyanus ile
karşılaşıp kucaklaştıklarında sakinleşmezler mi ?”
Bu cümle,
 |
hırçın karakterin anne bağrında ne kadar
yumuşadığını veya
|
 |
sert düşüncelerin bilinçaltında nasıl
saklandığını ne kadar veciz bir şekilde anlatıyor değil mi?
|
ATEŞ:
Bu element de içinde iki anlamı barındırır:
 |
Pozitif yönden bakarsak, her şeyden önce ev ocağının kutsal
sembolüdür: Yunanlılarda ki Tanrıça Hestia’ nın Romalılardaki karşılığı
Vesta’ dır ve kutsal ocak kültünün kutsal ateşi o devirlerde Vestal adı
verilen bakireler tarafından korunur ve hiç söndürülmezdi. Hristiyanlık
aleminde ise Paskalya bayramında havarilere Kutsal Ruh bir ateş dalgası
olarak görünmüştür. Aynı şekilde eski Meksika ‘ da, yeni senenin
başlangıcında yeni sene ateşi yakmak kutsal bir görevdi. |
 |
Negatif açıdan ise ateş bize cehennemin alevlerini, büyük
yangınları hatırlatır. Hatta Tanrıların göklerinden inen ateş yani
yıldırımın veya toprağın karanlıklarından gelen yani volkan ateşini hep
yıkıcı, tahripkar unsurlar taşır. |
Demek ki daha sakinleştirici, hatta ateşi
yok edici su ile karşılaştırmadan önce bile, ateş kendisi kendisiyle tenakuz
halindedir; yani faydalı olabildiği gibi çok zarar da verebilir.
Dişi bir eleman olarak sınıflandırılan suyun
tersine, ateş erkil bir öğe olarak kabul edilir ve hayat enerjisi, doğurma,
kalp ve güneşle bağdaştırılır: böylece pozitif yönü ile bizim fikren
aydınlanmamıza yardımcı olur.
Halbuki negatif açıdan ele alırsak, eski
zamanlarda kim ne zaman “ignis” ateş derse sembolik ve sihirli açıdan etki
etmesin diye hemen su dökülürdü. ..
Peki, ateşin yıkıcı etkisinin pozitif yanını
düşünmemiz de gerekmez mi ? Ateşin yok ettiği binalar, şehirler tekrar ve
daha güzel yapılmış olarak karşımıza çıkmaz mı ? Bu bağlamda, ateşin
evcilleştirilmesinin insanlığın başlangıcı kadar eski olduğunu unutmamamız
gerekir. “Les Structures anthropologiques de l’ imaginaire” adlı eserinde
Gilbert Durand insanın ateşi meydana getirmesinde 2 yoldan bahseder:
 |
Ya 2 taşın birbirine sertçe vurdurulmasıyla ki burada dikey
bir hareket vardır ve aydınlama kavramını betimler |
 |
Veya 2 odun parçasının birbirlerine sürtüşmeleriyle ki
genelde birinin dairevi hareketlerle diğerinin içine girmesi şeklinde
gerçekleşir; böylece ateşin seksüel ve döllendirici tarafı öne çıkmış
olur: antik çağlarda ateşin genç kızları döllendirebileceği düşünülürdü.
Bu da ateşin phallus işlevini hatırlatmaktaydı. |
Sembolik psikoloji bize ateş ile evin ve
ailenin merkezini belirten ocağın arasındaki yakın ilişkiyi göstermektedir:
yemeğin pişirilişi, madenlerin eritiliş de hep bu ateş ocağında
gerçekleşmektedir.
Ateş ayrıca sembolik psikolojide aşk
alevinin şiirsel görüntüsünde de karşımıza çıkmaktadır.
Sembolik psikolojide eski devirlerde
kahinler ateşe ve göğe yükselen alevlere bakarak tanrısal güçlere
yaklaştıklarını düşünürler ve gelecekten haber verirlerdi.
Aeppli göre tutkunun ateşi ve fikirlerin
aşkı ile çok yakınlaşmak insanın kendi kendini yanıp tutuşmasının nedeni
değil midir ? Bu da insan ruhunun tutku ateşi ile bir çeşit yenilenmesi
değil de nedir ?
Bu yazımda bahsettiğim 3 element ten
biri olan ateş, aynı zamanda insan tarafından üretilebilen yegane
elementtir. Bu yönüyle de insanın tanrılarla olan benzerliğinin bir
kanıtıdır: zaten yunan mitolojisine göre başlangıçta tanrıların sahibi
olduğu ateşi insanoğlu ilahlardan çalmamış mıdır ?
Ateşin aynı zamanda kötüyü yok ederek
arındırıcı bir etkisi de vardır. Eski zamanlarda büyücüleri yakarak şeytani
etkilerden korunmaya çalışılırdı. Zoroastr’ larda bu yön çok belirgindir.
Hala bir çok kıtada yapılan ayinlerde kızgın kömür üzerinde çıplak ayakla
yürümek, muhtemelen yeni senenin şafağında yapılan bir arınma ayiniydi ve
yakın zamanlarda bile Tibetlilerde senenin ilk ayının 15. Günü yapılmaktaydı
ve böylece Tibetlilerde ateşin yardımıyla temizlenmek ve yenilenmeyi
gerçekleştiriyorlardı.
Eski devirlerde ateş tabiatüstü bir güç
olarak ta görülüyordu: günahkarlar veya akıl hastalarının etrafında ateş
çemberi oluşturularak iyileşmeleri, günahlarından arınmaları deneniyordu.
Gen Yunan mitolojisinde tanrıça Demeter, günahlarından arındırmak ve ölümsüz
kılmak için kahraman Demephon’ u alevlere atıp ateşle yıkmaya çalışmıyor
muydu?
Simyacılarda ateşin gücüne dayanarak kolay
elde edilen kurşun madeninin eritilerek altın elde edilmesine çalışmıyorlar
mıydı ?
Canlı alev genellikle pozitif bir olay
olarak düşünülür ve eskiden yürüyüşlerde alevler eşlik ederdi; buna en güzel
örnek memleketimizdeki fener alaylarıdır. Aynı konuda masaların üzerine
dekorasyon amacıyla koyduğumuz mumları da sayabiliriz. Hiristiyanlıkta
vaftiz veya komünyon ayinlerinde kutsal ışığı taşıma bakımından mumlar büyük
bir rolü vardır.
Uzakdoğu’da bilhassa Hindistan da ateş
merkezi ve önemli bir sembol olarak algılanır. Hem ateş tanrısı Akni, hem
yıldırım ve şimşekler tanrısı İmra, hem de güneş tanrısı Surya hep ateşle
simgelenir. Ateş en önemli arındırma elemanı olduğu için tüm kurban
ayinleri bu elemana dayanırdı. Işık ve düşünceyle beraber yogada mistik
aydınlanmayı arayan en önemli öğedir. Burada hem Tibet Tantirizminde, hem de
Budizmde insanın içindeki ateşi gösteren Kundalini yılanını sayabiliriz.
TOPRAK
Bir çok eski belge toprak ana tanrıça ile
beraberdir: Yunanca Gaia, latinlerde Tellus, Germenlerde Nerthus, polinizide
Papa,daha nadiren ise Mısır Geb tanrısında olduğu gibi bir erkek varlıkla
birleştirilir.
Gök ile toprak arasındaki Kutsanmış
düğünlerde (Hieros Gamos) bir çok arkaik ritin ve kısırlığa karşı bir çok
kültün, aynı zamanda Yunan tanrıçası Demeter’in gizemlerinde karşımıza
çıkar. Toprak bereketin başlangıcı olarak düşünülür ve tüm zenginlikler
ondan kaynaklanırdı. Toprak hem insanı hem de ekinleri döllerdi:toprakla
birleşen genç tanrı mevsimlerin ritmiyle buğday başağında doğar,büyür,ölür
ve tekrar doğar.Bu hamilelik işareti insan hayalinde o kadar etkindir ki bir
çok kültürlerde çiftçinin kara saban ile tarlada çizdiği çizgi kadının
vulvası ile eşit sayılırdı. Hatta doğan çocuk anne karnından çıktıktan sonra
eğer toprak yüzeyine bırakılmamışsa hakikaten doğmuş sayılmazdı. Böylece hem
anne karnından doğmuş oluyor hem de kendi başına bir varlık olarak hayatına
başlamanın tekrisini gerçekleştiriyordu. Simya işte bu derin kuramdan
doğmuştur: her çocuk ilk maddeden oluşur sonra bir felsefi çocuk olarak
gelişmek için çalışır. Aynı şekilde Cherokees kızılderililerin şamanı ile
XVI. Yaşamış olan matematikçi Jerome Cardan toprağın tüm değerli taşların
anası olduğunu, koynunda tüm metalleri olgunlaştırdığını ve hatta feotus
embryondan doğuma hazır bebek gibi kristali pırlantaya dönüştürdüğünü
söylerler. Topraktan bitkiler doğduğu gibi insanlarda doğar; bu bağlamda
Fransızca mezarlık anlamına gelen cimetiere kelimesi zifaf gecesi anlamına
gelen Yunanca koimeterion kelimesinden türer.
Çinliler için toprağın kare bir şekli vardı
ve üstü göğün yuvarlaklığında bir baldeken ile korunmuş arabaya benzerdi. Gök ve
yer onlar için tüm evreni belirtirdi. Dünyanın dört köşesinde ise insan üstü
varlıkların koruduğu ağaçlar ve direkler dikilmişti. Yukatan Mayaları ise
dört köşesinde insan üstü varlıkların olduğu ve tam ortasında kutsal bir
ağacın yükseldiği bir dünya vardı. Yer sarsıntıları kainatı düzenini bozmak
için uğraşan güçleri belirttiğinden düzeltilmeleri gerekirdi. Zaten eski çağ
tapınakları mimari olarak ideal dünyanın yapısını yansıtırlardı.
Sainte Hildegarde de Bingen (1098-1179) De
operatione Dei adlı eserinde : “Yaşayan toprak kilisedir. Havarilerin
mesajlarıyla dünyaya doğruluk tohumları ekmektedir. Havariler aynı zamanda
tanrının sözünü ekerek elde edilmiş inanç dolu yeşil bitkilerdir. Ve
tanrının kanununa göre bu ağaçlar tanelerinde meyveler vermek zorundadırlar.
Buraya zina giremez insanlar tam ve doğru üretim şekliyle çocuklarını
doğururlar.”
İslamda da toprak önemli bir rol oynar çünkü
ilk insan topraktan ve çamurdan yapılmıştır.
Dünyanın oluşumunu anlatan bir çok çamur
tanrıların insanı yarattı. Dünyanın oluşumunu anlatan bir çok efsanede
tanrılar insanı balçıktan meydana getirmişlerdir. Buna en güzel örnek eski
mısırdaki koç başlı Knoum veya Gılgamış destanında bahsedilen tanrıça Aruru
‘dur. Her iki efsanede de neolitik çağdaki topraktan çanak çömlek yapma
metotlarıyla ilk insanlara şekil verme anlatılır. Toprak oluşumun başında
olduğu gibi oluşumun sonunda da vardır. Başka bir deyişle başlangıç sondur
son ise başlangıç; Ölümün tersi ise hayat değildir; doğumdur. Ölüm sembolik
olarak ruhun hakiki yaşantısına başlamanın tekrar doğumunu belirtir. Bu son
cümle bize Hiram efsanesini hatırlatmıyormu.? Bu üstat ki kalfalar
tarafından katedildi, usta masonlarda tüm parlaklığıyla tekrar doğdu.
Ölüm toprağa tekrar dönüştür ve kutsal bir
ensest olarak tekrar doğumu müjdeler...
Dr. Ahmet Girgin
22 Kasım 2002
Not:
Türkiye
toprakları dünyaca ünlü 22 matematikçi ve düşünürün doğum yeridir...
Bunlar; Anexogoras, Anthemius,
Apollonius, Autolycus, Callippus, Chrysippus, Dinghas, Eudoxus, Heraclides,
Hipparchus, Leucippus, Menaechus, Philon, Proclus, Siuplucious, Sporus,
Thabit, Thales, Theodosius, Theon, Xenocrates ve Kadızade’ dir...
|