Seneler
Önceki Amatör Rehberlik Kursu tezim..

1603’de 14
yaşında tahta çıkan 1. Ahmet ömrünü büyük bir din vecdiyle geçirmiş bir
hükümdardır. Yazlık kasırlarına mescitler, camiler yaptırmış, dini günlerde
başına Peygamberimizin ayağı şeklinde bir tuğ takarak halka görünmüş,
putlara ve hayali olarak yapılan dini tasvirlere kin beslemiş 1617’ de vefat
etmiştir.
En büyük
emeli Ayasofya’ yı geride bırakacak bir cami inşa ettirmekti. Sarayın ileri
gelenleri uzun zaman bu caminin yerini düşünmüşler ve padişaha seçtikleri
yerleri göstermişlerdi. Fakat 1. Ahmet her birinde bir kusur buluyor ve
teklifler bir türlü kabul olunmuyordu.
Gösterilen
yerler arasında Rüstem Paşa Sarayı da vardı ; Yüksekliği, saraya yakınlığı,
havadar oluşu bakımından Sultan 1. Ahmet bu semti beğenmişti. Fakat etrafın
büyük bir mahalle olması önemli istimlakları gerektiriyordu. Yıkılacak
binalar arasında tekkeler ve vakıf binaları da vardı. Padişah bu mahsurları
yüzünden camiyi Rüstem Paşa Sarayı semtinde yaptırtmaktan vaz geçti.
Nihayet 1.
Ahmet’ in aklına caminin bugünkü yeri geldi. O zamanlar, burada Ayşe
Sultan’ ın sahibi olduğu Sokullu Mehmet Paşa Sarayı vardı; yer denize
hakimdi, saraya yakındı ve şehrin en bayındır semtiydi. Camiyi burada
kurmak için hükümdar Ayşe Sultan 30 yük altın gönderip sarayı satın aldı ve
yıktırdı. Yeni yapılacak caminin inşaatı içinde başmimar Mehmet Ağa’ yı
görevlendirdi. Mehmet Ağa musikişinaslıkta, sedefkarlıkta ve mimarlıkta
tanınmış bir sanatkardı. Mimarlık öğrenimini Yeni Saray’ da yapmış ve
1606‘ da mimarbaşı olmuştu. Şimdi ise talihi onu Ayasofya’ nın karşısında ve
Sinan’ ın kubbeleriyle süslenmiş bir şehirde çetin bir imtihana çekiyordu.
Ayşe Sultan’
ın sarayı yıktırılmış, sarayın arsası, bahçeler, civar tesviye ettirilmiş ve
caminin temelleri Mehmet Ağa’ nın çizdiği plana göre kazılmaya
başlanmıştı. Kazılma bittikten sonra Şeyhülislam Mevlana Mehmet Efendi, Şeyh
Mahmut Efendi, Vezir-i azam Murat Paşa ve diğer vezirler, kadı, askerler,
ulema, ellerine kürekleri alarak dualarla ilk harcı koymuşlar, onları
takiben padişahta aynı şekilde hareket etmişti (1609). Bu esnada kurbanlar
kesilmiş, ameleler, hademeler ve hatta bir gün boyunca yeniçeriler, bir gün
de sipahiler toprak naklinde çalışmışlardı. Vezirler ve devlet erkanı da bu
işe kendi adamlarını göndermişler, böylece camiinin inşaatında İstanbullular
hizmet görmüşlerdi.
1026 (
miladi: 1616) Cemaziyel ahirinin 4. günü, kubbesi tamamlanıp, camii
kilitlenebilecek hale geldiği zaman camii sahasında otağlar kurulmuş, taht
konulmuş, 1. Ahmet, vezirler, önemli devlet adamları davet edilerek burada
büyük bir ziyafet tertip edilmişti. Yemekler yenildikten sonra saraydan
getirilen kaftanlar camiinin inşaatında emeği geçenlere dağıtılmış, 1. Ahmet
davetliler tarafından tebrik edilmiştir.
Kapı
kitabesinde de caminin 1616’ da bittiği belirtilmektedir. Halbuki caminin
bitiş tarihi 1027 ( Miladi: 1617) zilkadesi’ nin sonlarına rastlar ki genç
hükümdar o tarihten evvel vefat etmiş bulunuyordu. Nitekim şimdi Topkapı
Müzesinde bulunan caminin inşaat defteri 1. Mustafa tarafından tasdik
olunmuştur.

Sultan Ahmet Camii ( Foto : Reşat Süthan )
Sultanahmet
Camii’ nin 6 minaresinin simetrikliği yalnız Sultanahmet’ in ahenk ve
güzelliğini değil, İstanbul panoramasının da harikulade bir parçasını teşkil
etmektedir. 6 minaresinden caminin köşelerinde bulunan 4 minare üçer,
avlunun iki köşesindekiler ikişer şerefelidir. Mehmet Ağa’ nın hatırasını
teşkil eden “ Risale-i M imariye” de:
“...6
minaresi vardır. 14 şerefeyle ittifaken saadetlu Padişah ile ebai izam ve
ecdadı kıramlarından bu âne gelince vaki olan padişahların adedine mutabık
vaki olmuştur denilmektedir. Son zamanlarda da yazılan eserlerde böyle bir
kayıt bulunmaktaysa da halen Sultanahmet Cami’ nin 16 şerefesi
bulunmaktadır. Bu yüzden herhangi bir onarımda bu şerefe adetinin
çoğaltılmış olması hatıra gelmektedir.
6
Minaresinin olmasının sebebi de
·
Bir
rivayete göre 1. Ahmet’ in fetihten sonra 6. padişah olmasından
·
Diğer bir
rivayete göre Mekke’ deki caminin 7 şerefelsini geçmesin diyedir.
Bundan sonra
bu şekilde bir cami inşaasını caiz olup olmayacağı şeyhüliislama sorulunca
şu cevabı almışlardı:
“ Bu konuda,
bir camii şerif binasına mani olucak bir sebebi şer’ i ve bir mabed-i latif ihyasına dâfi bir emr-i mer’ I yoktur.”
Camii iç ve
dış olmak üzere pencereli duvarlarla çevrili iki avlusu vardır. Dış avluya 3
cepheden olmak üzere 8 kapıdan girilir.
Camii iki
kareden oluşan bir plana göre kurulmuş olup yüksek bir su sarnıcı
üzerindedir. Bu su sarnıcı yazın camiyi serin tuttuğu gibi, zelzeledede
yıkılmasına mani olur.
Bir kare
plan iç avluyu teşkil eder:
İç avlu 26
adet granit, mermer ve porfir sütunla taşınan 30 kubbeyle çevrilmiştir. Her
kubbe altından dış avluya 4 pencere açılır. Bu 30 kubbeden 8 porfir sütunun
tuttuğu 9 kubbe son cemaat yerini meydana getirir. Mabetten son cemaat
yerine 21 pencere açılır. Kemerler beyaz mermerle kırmızı somakiden
örülmüştür.
Mermer
döşemeli iç avlunun ortasındaki şadırvan sahanın azametini gösterir.
Şadırvanın kemerleri kabartma olarak rumî geçmelerle ve köşebentleri yine
kabartma lâle ve karanfil motifleriyle süslüdür.
İç avluya
biri cepheden, ikisi yandan olmak üzere 3 kapıdan girilir. Gerek bu kapılar,
gerek dış avlunun cümle kapısı bronzdan olup, ne o vakte kadar, ne de ondan
sonra yapılmış camilerde benzeri görülmez. Halbuki bunların İstanbul’ da
yapıldığı yukarıda sözü geçen defterde verilen ücretle birlikte yazılıdır;
ustası da Evliya Çelebi’ nin babası Kuyumcubaşı Zilli’ dir.
Dış avlu 1.
kapısının ( Atmeydanı’ na açılan kapılardan soldakinin bitişiğinde )
altındaki sebil kitabesi şöyledir:
İçen âbdan
carı-naim icre mesrur ola
Yazılub
amalı-hüsnü deftere mestur ola
Camii Han
Ahmed’ in banii âla meşrebi
Hz.
Mimarbaşı ahreti mamur ola
Kim Muhammed
anın nam-u âli himmeti
İtti bu râna
binayı haşrederek meşhur ola
Olmamıştır
dani olmaz böyle âli bina
Bir eser
konmuştur ki kim dedim mezkur ola
Sene:1026
Camiyle beraber imaret ve medresesi, bir kasır, mektup, sebilhane,
tabakhane, tek ve çift katlı dükkanlarda yapılmıştı.
Caminin
cemaat mahalli kareye yakın bir planda olup 64 m. uzunluk, 72 m.
genişliktedir. Tavanında ana kubbe ve onun etrafında 15 pencereli 4 yarım
kubbe vardır. Yarım kubbelerin altında üçer eksebra vardır. Yalnız mihrabın
üzerinde eksedra yerine kemer vardır. Yarım kubbelerin içinde sırasıyla “
Allah, Muhammed, Ebubekir, Ömer, Hasan, Ali, Hüseyin, Osman ” yazmaktadır.
Esas kubbe 23 m. çapında, 45 m. yüksekliktedir. Ana kubbede bulunan 3
devekuşu yumurtasının neşrettikleri koku örümceklerin cami içinde ağ
kurmalarına mani olur. Ana kubbe 5 m. çapında dilimli mermerden yapılmış içi
boş 4 fil ayağına istinat eder. Bu pilpayelerin, Şehzade Camii’ndekiler gibi
yalnız üst kısımları değil, her tarafı yivlidir, böylece payelerin ağırlığı
biraz hafiflemektedir. Arka payelerin altında Kraliçe Viktorya‘ nın hediye
ettiği 2 saat vardır.
Kapladığı
alan bakımından Sultanahmet camii 200 metrekare fazlasıyla hem Süleymaniye’
yi, hem Ayasofya’ yı geride bırakmaktadır. Bu yapı İstanbul’ un en büyük ve
en ifadeli mekan tesirli binası olup,aynı zamanda keskin merkezîlikle 4
yarım kubbe sisteminin, bir mihverli ve 2 yarım kubbe sistemine üstünlüğünü
de ispat etmektedir.
Caminin sol
köşesinde, mozaik ve yeşim süslemeli, sedefli kapısı, turkuaz üzerine altın
yaldız çinileriyle hiç bir yerde görülmeyen Hünkar Mahfili bulunmaktadır. Bu
mahfilin hem oyma ve kabartma işlemeli mermer korkulukları, hem de
minberindeki taş işçiliği harikuladedir. Bu mahfilin yanında Sultan 1. Ahmet
‘ in bir çilehanesi ( itikaf köşesi ) vardır. Hünkar Mahfiline camiden
girildiği gibi, mimari bakımdan da önemi olan Kasr-ı Hümayundan da girilir.
Mahfilin altındaki ahşap tavan da deri işçiliği bakımından pek kıymetlidir.
Caminin minberi çok ince işlemelidir ve yekpare mermerdendir. Mihrap ise 5
ayrı mermerden yapılmıştır ki bunların 5 vakit namazı temsil ettiği
söylenir. Mihrabın üzerinde Hacer-ül Esvet‘ den getirilmiş taş parçaları
vardır. Mihrabın iki tarafında 300 seneden fazla kullanılmış olan büyük
mumlar mevcuttur. Yandıkları zaman yağları altlarındaki kaplara aktığından,
bu mumların hiç bitmeyeceği söylenir. Mihrabın sol tarafında Yemen’ den
getirilen ve sarılığa iyi geldiği sanılan sarı bir taş vardır.
Duvarlar ve
payelerin 1/3 ‘ i üst kornişlere kadar, koyu mavi zeminleriyle iç kısmın
soğukluğuna bir zenginlik bağışlayan çinilerle kaplıdır. Tonoz, kemer ve
kubbeler de ince örnekli boya tezyinatıyla bu dekorasyona uymaktadır.
Duvarların alttan 1/3’ i ise Ayasofya‘ da olduğu gibi herhangi bezeme
yapılmadan bırakılmıştır.
Sultanahmet
Camii’ ni diğer camilerden ayıran farklardan biri de içinin bol ışıklı
olmasıdır. Cami bu suretle insanda uhrevi bir huşu hissinden ziyade ferah ve
aydınlık bir sofada duyulan daha dünyevi duygular uyandırmaktadır.
Manburi bu
konuya temas ederken diyor ki:
“ Caminin
içine ışık 260 pencereden girmekteyse de bunların XVIII.yy.’a kadar sağlam
kalmış olan renkli camları da tamirlerde maalesef değiştirilmiştir. Bugün
mevcut olan adi ve renksiz camlardan öyle şiddetli bir ziya nüfuz etmektedir
ki vaktiyle hafif bir loşluk içinde görünen çinilerle halıların letafeti
külliyen zayi olmuştur. Cami ihtişam hususunda kazandığını, samimiyet ve
istiğrak cihetinden kaybetmiştir. Öyle ki, içine girildiği zaman bir
ibadetgahın dahilinden çok, geniş bir sarayın büyük ve muntazam bir daire
tesirini vermektedir.”
Buna
mukabil Celal Esad Arsever:
“ Mimar
Mehmet Ağa bu eseriyle Süleyman Camii’ ndeki loşluğu yok ederek camiye gayet
aydınlık bir sofa hali vermeğe çalışmıştır.” demektedir.
Diez’ de :
“
Sultanahmet Camii, geniş zemin kat pencereleriyle kuvvetle aydınlanmış bir
mekan hissi vermekte ve dini atmosferinden çok kaybetmektedir.”
düşüncesindedir.
1181 yük
2944 akçeye mal olan ( o devirde 1 altın 120 akçeydi ) Sultanahmet Camii, iç
tezyinatı bakımından da büyük bir değer taşımaktadır. Camiye her biri 16-18
akçeye satın alınmış 21043 çini sarf edilmiştir. Caminin duvarları zengin,
büyük çini panolarla süslüdür; beyaz zemin üzerine muhtelif renkteki çiçek,
üzüm ve rumi şekilleriyle çinicilik sanatının şaheserleri vücuda
getirilmiştir. Sultanahmet camiindeki Türk çinisinin en yüksek devrine ait
parçalarla, duraklama devrine ait numuneler bir araya toplanmıştır. Camide
elliden fazla muhtelif desende çini bulunmaktadır.
Cami taş,
tunç ve tahta işçiliği bakımından da nadir örnekleri ihtiva etmektedir.
Caminin yazıları Ametli Kâsım Gubarî tarafından yazılmıştır.

Sultanahmet
Camii’ nin asırdaşı olan Evliya Çelebi duyduklarını ve gördüklerini şöyle
hikaye etmektedir:
“ Bu camii
İstanbul’ daki selatin camilerinin en
güzelidir. Merhum Sultan Ahmet Han bu caminin zemininde 5 tane vezir
sarayını malıyla alıp, cümlesini esasından yıktırıp, sahralar kadar geniş
bir yer açtırdı. Cümle üstad mühendisleri ve mimarları toplayıp, Üsküdarlı
Mahmut Efendi ve üstadımız Evliya Efendi’ in dualarıyla esasının kazılmasına
başlandı. 1. Sultan Ahmet Han eteğine toprak doldurup :
“ Yarab !
Ahmet kulunun hizmeti dergah eyle...” diye ırgatlar ile temelden toprak
taşımıştır...
...Caminin
cümle pencereleri öyle müzeyyendir ki kanatları sedefkârî müreffi
kapaklıdır. Süleymaniye’ deki gibi gerideki iki payede, cemaatin abdest
tazeleyip su içmesi için musluklar vardır. Caminin 5 kapısı vardır.
Kapıların her biri 3.5 ton ağırlığındadır ve üzerleri fildişi, kemik ve
sedeflerle işlenmiştir. Cümle kapısının üzerinde “ Kelime-i Tevhit ”
yazılıdır. Caminin sağ tarafındaki köşede hatip kapısı, sol tarafta sanatkar
mahfili, imam kapısı, iki yan kapıları dahi sedefkârîdir. Bu 4 kapıdan
camiye kadar taş merdivenle çıkılır. Ama 5. kapı büyük kıble kapısıdır ki
cümleden seramettir.
Bu camideki
avizeler yüz mısır hazinesine eşittir diyorlar. Çünkü merhum Sultan Ahmet
Han ..... ecdadından beri ne kadar kıymetli, ibretnüs cevahir makülesi
hediye var ise camiye astırdı ve cemi düvelden nice hediyeler gelip ve cemi
diyarın marifet erbabı ihsan etmesiyle birer ibretnüma eşya ihtira edip
getirdiklerinde camii tezyin ettiler, cümleden biri mahil üzerinde Habeş
veziri Cafer Paşa 6 adet zümrüt kandil hediye gönderip Mühr-ü Süleyman
üzere altıncısı dahi mücevher altın zincirlerle asmışlar ki her bir kandil
altışar okka gelir birer kâse-i müdevver kadar vardır.
...Bu
caminin mihrab tarafında olan müzehheb ve sedefkâri rahleler üzere nice yüz
Kelam-ı Kadimler vardır ki diyar-ı İslam’ da ne kadar padişah camileri varsa
hiç birinde bu kadar güzel kitablar görülmemiştir.
Sultanahmet’
in tarz-ı mimarisindeki şirinkârlık hiç bir diyarın camiinde
görülmemiştir,” diyen Evliya Çelebi camiin tarihini de :
“ Görücek bu
camii dedim anın tarihin
Eyledim bu dehr içinde hak bu kim ali nişan “ diye söylemektedir.
1. AHMET’ İN TÜRBESİ:
22 Ekim 1617 tarihinde ölen 1. Ahmet, Atmeydanı’ ndaki camiinin yakınına
gömülmüş ve bundan sonra inşaasına başlanan türbe 3 sene sonra oğlu II.
OSMAN’ ın saltanatında tamamlanmıştı.
Türbe
dörtköşe bir plana göre inşa edilmiş olup önünde kubbeli bir dehliz ve
arkasında ayrıca gene dörtköşeli bir çıkıntı vardır. Kubbe kemerlere ve
duvarlara oturtulmuştur.
Türbenin
giriş kısmındaki revak 6 direklidir. Camekanlı olan bu kısım, ortada bir
çapraz tonoz ve yanlarda ikişer küçük kubbeyle örtülmüştür.Türbenin abanoz
kapıları üstünde ayetler vardır. Kapı üstündeki 6 beyitli kitabenin sonunda
:
Türbe-i Ülyasının
itmanına tarihtir
Türbe-i Sultan Ahmet evc-i
illiyin ola.
Tarih beyiti
bulunmaktadır.Giriş kapısının aralığındaki tavan yekpare mermerden gayet
sanatkarene bir şekilde lale, karanfil motileriyle işlenmiştir. Türbenin içi
alçı pencerelerin yerlerine sonradan konulmuş düz beyaz camlar yüzünden çok
aydınlıktır. Bu ışık bolluğu diğer türbelerde hissedilen ruhani havayı
dağıtmaktadır. Dar olan pencere astarları XII. Asır çinileriyle
kaplanmıştır. Bunlar Ayasofya türbelerindeki nefis çinilerin yerine
dolduramamaktadır. Çiniler, beyaz, koyu yeşil, koyu kırmızı, mavi
renklerinden yapılmış vazolar ve yapraklarla kaplanmıştır. Türbenin en nefis
tezyinatını, diğer türbelerde olduğu gibi, lacivert zemin üzerine beyaz
hatla yazılmış ayetlerden oluşan çini panolar meydana getirmektedir. Bu
panolar türbenin içini çepeçevre bir kuşak halinde dolaşmaktadır. Kubbe ve
duvarlar badanalıdır. Kubbe kenarlarında beyaz badana üstüne tezyini
şekiller yapılmıştır. Kubbe göbeğine ve kemerler arasındaki boşluklara
daireler içinde ayetler yazılmıştır. Kemerler çiğ turuncu renklerle
süslenmiştir.
Giriş
kapısının iki yanındaki dar kapılardan kubbeye ve türbeye nazır balkona
çıkılmaktadır. Türbenin alt pencere kapakları klasik oyma tahtalardan
yapılmıştır. Türbede bir de oyma tahtadan yapılmış ve hiç değiştirilmemiş
bir seyyar dolap vardır.
Türbenin
kapıya mukabil olan cephesinde ileriye doğru bir çıkıntı yapılmıştır. Bu
çıkıntının iki başında, mihrab şeklindeki mermer oyukların üstünde yeşil
zemin üzerine altın yaldızla yazılmış II. Osman’ ın türbeyi inşaasından
bahseden beşer beyitli iki kitabe bulunmaktadır.
Türbede
büyüklü küçüklü 36 sanduka bulunmaktadır. Önce ve ileride küçük çıkıntıya
doğru olan sanduka I. Ahmet’ e aittir. Diğer sandukalar :
IV. Murat,
II. Osman, I. Ahmet’in annesi Kösem Valide Sultan, I. Ahmet’ in çocukları :
Şehzade Selim, Beyazıt, Mehmet, Orhan, diğer Mehmet, Hasan, Osman / Ayşe
Sultan, Cevherhan Sultan, Zahide Sultan, Übeyde Sultan, Zeynep Sultan,
Hatice Sultan, Esma Sultan, II. Osman’ ın çocukları :Şehzade Mustafa, Zeynep
Sultan, IV. Murat’ ın çocukları: Şehzade Ahmet, Abdülhamid, Selim, Orhan,
Numan, Mahmut, Hasan, Osman / Rabia Sultan, Fatma Sultan, Safiye Sultan,
Sultan İbrahim’in çocukları: Şahzade Ahmet, Mehmet, Ahmet, Süleyman / Safiye
Sultan’ a aittir.
Hükümdar ve şahzade
kavuklarının üzerindeki tuğların tüyleri dökülüp, bir sopa halinde
kaldıklarından tuğlar değiştirilmiş ve eskileri taklit edilerek yenileri
yapılmıştır.
Türbenin
önünde XIX. asırda esas binaya eklenmiş olan geniş mermer kaplı bir
muvakkithane vardır. Arka tarafında bir kütüphanesi bulunur. Halen burada
türbeye hizmet edenler oturmaktadır. Türbenin önündeki hatirede iki mezar
bulunmaktadır. Bunlardan biri Sabıka İmam Sultani olhaç Mehmet Efendi,
diğeri cennet mekan Firdevs Aşiyan Sultan Ahmet Han tabe Sürake
Hazretlerinin haremi hümayun ağalarından İdris Ağa’ ya aittir.
SULTANAHMET CAMİİNDE
GEÇMİŞ BAZI VAK’ ALAR:
Sultanahmet
Camii inşaasından sonra burada her rebiülevvel ayının onikisinde Mevlit
okuma merasimi yapılırdı. Merasime devlet erkanı ve ulema resmi
kıyafetleriyle gelirler ve camide teşrifata göre ayrılmış yerlerinde
otururlardı. Yeniçeri, sipahi ileri gelenlerininde hazır bulunduğu bu
merasim için cami dar geldiğinden 1768’ den sonra sipahi ve silahtar
kethüdaları ile katipler merasimden affedilmişlerdi.
Padişahtan
evvel ve diğer bütün davetlilerden sonra camiye gelen sadrazam ayağa
kalkanların arasından etrafa selam vererek geçer ve mihrabın önüne konmuş
olan seccadesine otururdu. Reis-ül küttab ile çavuşbaşı ise sadrazamın
karşısında yer alırdı.
Bu sırada
teşrifatçılar buhurdanlar getirip birini sadr-ı azamın, diğerlerini
şeyhülislamın önüne koyarlardı. Padişah gelmeden evvel müezzin mahfilinde
sure-i fetih olunurdu. Padişahın camiye geldiği ise sanatkar mahfilin bir
kafesinin açılmasıyla belirtilirdi; o zaman bütün camidekiler ayağa
kalkarlardı. Bu esnada Sadrıazam halk namına seccadesinden aşağıda yer öper,
kafes kapanır ve herkes yerine otururdu. Müezzin mahfilindeki okuma bitince
evvela Ayasofya, sonra Sultanahmet şeyhi kürsüye çıkarak vaaz verirler, bu
esnada yazıcı efendilere feraceler, samur kürkler giydirilirdi. Şeyhler
kürsüye çıktıkça vezirlere, ulemaya vs. ileri gelenlere zülüflü teberdarlar
üç defa şerbet verirlerdi. Şeyh efendiler kürsüden indikçe de sadrazam
tarafından gönderilen hediye çıkınları teşrifatçılar eliyle koyunlarına
konulurdu. Mevlidin okunması esnasında da bazı merasimler yapılırdı. Bazı
şahsiyetlere hil’ at ve kürkler giydirilirken padişah sadr-ı azama bir gümüş
tepsi içinde Medine’ den gönderilmiş hurmalar hediye eder ve bu tepsiden
sadrazam, şeyhülislam bir iki hurma alıp, diğerlerini dağıttırırlardı.
Eski bayram
alayları çoğu zaman Sultanahmet ve bazen de Ayasofya camilerinde yapılırdı.
Padişahlar camiye büyük bir alayla gelirler, saraydan gelirken ve camiye
girerken alkışlanırlar ve bayram namazını caminin mahfilinde kılarlardı.
Padişahların vefatlarında cenaze namazları Topkapı Sarayı’ nda kılınır,
fakat ölüm haberleri Ayasofya, Sultanahmet ve Fatih camilerinin
minarelerinden verilen salalarla İstanbullulara bildirilirdi.
Yeni
Padişahlar ilk cuma namazlarını ekseriya Ayasofya’ da kılarlar, fakat bazen
Sultanahmet’ i tercih ederlerdi. Sultan Aziz de ilk cuma namazını
Sultanahmet camiinde kılan padişahlardandı.
19 Mayıs
1622 günü yeniçeriler ve sipahiler Fatih camiine dolmuşlar, ileri gelen
ulemayı oraya davet etmişlerdi. Fakat ulema Sultanahmet Camisi’ nde
toplanmak istediğinden askere bu yolda haber gitmiş ve yeniçeriler Fatih
Camiindeki duadan sonra İstanbul sokaklarında sel gibi akarak Atmeydanını
doldurmuşlardı. Müftü, Nakib Gubari Efendi, Yahya Efendi, Kadızade,
Bostanzade, Azmizade Efendiler, Kethüda Mustafa Efendi, Ayasofya vaızı Ömer
Efendi, Derviş Efendi, Kadızade Efendi ve Yeniçeri ihtiyarları,
tecrübelileri Sultanahmet Camii’ ne girip ayaklanma sebebini konuşmuşlardı.
Asiler 6
kişinin katline karar vermişlerdi. Feridun Efendi ile Hayali Çelebi
bellerindeki divitleri çekip, bir bahar havası şenliği içinde, çinilerin
önünde bu katil arzuhalini yazmışlardı. Sütunların dibinde, mahfilin
altlarına da fısıldaşmalar, konuşmalar olmuş, Sultanahmet camiine bir
ihtilal mahkemesinin korkulu havası sinmişti. Başları istenenler : Hoca Ömer
Efendi, Darüssaade Ağası Süleyman Ağa, Kaymakam Ahmet Paşa, Defterdar Baki
Paşa, Veziriazam Dilaver Paşa ve Nasuh Ağa’ydı.
Cemiyet
içinden biri:
-Bunların
cürmü nedir? diye sormuştu. Ocak ihtiyarları hep birden homurdanmışlar ve:
-Hoca Efendi
ve Kızlar Ağası Padişahı sefere tahrik ettiler, Dilaver Paşa’ nın sarayına
vardığımızda adamları bize saldırıp oklarıyla bir kaç kişimizi öldürdüler.
Defterdar bozuk akçe verir, kaymakam İstanbul’ da korucu ve otrak ulüfesini
vermemek ister. Nasuh Ağa da seferden dönüşte Sekbanbaşı oldu ve kaymakamla
ittifak eyledi, diye cevap vermişlerdi. Camide toplanan ulema arzuhali alıp
saraya gitmiş ve vaziyeti Padişah’ a anlatmıştı. ll. Osman :
-Katli talep
olunan adamları vermem, diyerek ısrar etmiş, ulemanın rica ve nasihatları
fayda vermemişti. Üstelik Sultan Osman:
-Siz
mukayyed olun, onlar başsız askerdir, tez dağılırlar, diyerek de ulemayı
saraydan dışarı bırakmamıştı. Ayasofya minarelerine çıkartılan yeniçeriler
sarayın içini gözlemişler, bostancı kuvvetlerinin bulunmadığı, kapıların
açık olduğu görülmüş ve bunun üzerine asiler saraya yürümüşlerdi. İsyan
muaffak olmuş, ll. Osman indirilmiş ve akli muazenesi bozuk olan l. Mustafa
ikinci defa tahta çıkarılmıştı...
Bu vakalara
baş olan ve l. Mustafa’ nın annesi tarafından sadr-ı azamlığa getirilen Davud
Paşa, bir müddet sonra azledilmiş, yerine Merre Hüseyin Paşa tayin olmuştu.
Merre Hüseyin Paşa sipahi mülazimlerine 500 kuruş koyun akçesi vermiş ve bu
paranın taksimi için şabanın 11. günü Sultanahmet Camii’ nde toplanılmıştı.
Fakat gelenler az olduğundan sipahiler bunun taksimine razı olmayıp
münakaşaya tutuşmuşlardı. Bu esnada eli bıçaklı bir deli cami kapısından
içeri girmiş ve:
-Sultan
Osman’ ı neylediniz? diye askerlerin üzerine saldırmıştı. Sipahilerin ilk
şaşkınlığından istifade ederek bir kaçını yaralamış ve mülazımbaşıyı da
öldürmüştü. Bunun üzerine seksen kişi kadar olan mülazımlar delinin üzerine
üşüşüp, zavallıyı katletmişlerdi.
Bu kanlı
hadiseden üç gün sonra l. Mustafa cedlerinin ağır ve an’anevi kıyafetinde
merasimle Sultanahmet Cami’ ne gelmiş ve burada Cuma namazını kılmıştı,
Hafif elbiseler giyen Sultan Osman’ ın bu halinden memnun olmıyan halk,
Sultan Mustafa’ yı eski padişahların kılığında görünce sevinmişti.
...Devirler
geçmiş, İmparatorluk sevinçli ve üzüntülü günler yaşamış, nesiller, Mimar
Mehmet Ağa’ nın kubbesi altında namazlarını kılıp, dualarını ederek birer
gölge, birer misafir gibi çekilip gitmişlerdi. 1826 yılındaki son yeniçeri
isyanınında Sultanahmet bir karargah, bir danışma merkezi haline sokulmuş;
avlusununda içinde insanlar kaynaşmış; din ve devlet adamları camide
gecelemişlerdi.
Yeniçeri
isyanına karşı l. Mahmut, vezirler ve ulema milleti sancak-ı şerif altına
davet etmeye karar vermişler ve Padişah “Hırka-i Şerif” odasından “Sancak-ı
Şerif ” i çıkararak sadrazam ve şeyhülislama teslim etmişti. Yeniçeriler,
yoldaşlarını isyan alameti olan kazanlarının yanına davet ederlerken,
İstanbul sokaklarında münadiler: “ Müslüman olan Sancak-ı Şerif altına
gelsin “ diye nidaya başlamıştı. Halk Bab-ı Hümayun önüne toplanmış,
Sancak-ı Şerif görününce Ahiskalı Ahmet Efendi herkesi ağlatan bir dua
okumuş ve sancak tekbir sesleriyle Sultanahmet Camii’ ne götürülerek
minberin üzerine asılmıştı. Bu esnada, Boğaz muhafızları Hüseyin ve izzet
Paşaların askerleri de henüz gelmediğinden, yeniçeriler halk üzerine hücum
edip sancak -ı Şerif’ i ele geçirmeye karar vermişlerdi. Bu hatırasını
nakleden eski bir yeniçeri diyor ki:
“ Ben
yeniçerilerin bir güzide fırkası içinde bulundum. Etmeydanı’ ndan
Atmeydanı’nın bir ucuna kadar geldik. Niyetimiz yatağanları çekip sancak-ı
şerif-i derdest eylemekti. Hüseyin ve İzzet Paşaların askerleri de henüz
gelmemiş olduğundan bunu yapabilirdik. Lakin binlerce başı kavuklunun
gülbank tekbirleriyle bab-ı hümayundan sancak-ı şerif göründüğü anda
cümlemizi bir dehşet kapladı, dizlerimizin bağı çözüldü, hareket edecek
mecalimiz kalmadı, ne yapacağımızı şaşırdık, ne tarafa gideceğimizi
bilemedik. Ben bu aralık savuşup firar ettim.”
Sultanahmet
Camiinde sancak-ı şerif’ in iki tarafında nöbet bekleniyor, vezirler, ulema,
rical ve devlet erkanı zaman zaman mihrab önünde ihtiram duruşunda
bulunuyorlardı. Caminin içi, dışı Dinlerce Müslümanlarla doluydu. Paşalar ve
ulema camide vaziyeti görüşmüşler, yapılacak işleri kararlaştırmışlardı,
yeniçerilere adam gönderip müzakere yoluna girme teklifi kabul edilmemiş,
neticede sadrazamın karargah haline getirilen Sultanahmet camiinde kalması,
Hüseyin ve İzzet Paşların asileri yakalamaları uygun görülmüştü. Hüseyin ve
İzzet Paşalar emirlerindeki kuvvetlerle asiler üzerine yürümüşler, ele
geçenleri takım takım Sultanahmet Camii’ ne sevke başlamışlardı. Camiin sol
tarafında avluya bakan kısımda sadrazam ve ulema kendilerine karargah
yapmışlardı. Tutulan asilere buraya getiriliyor, sorguları yapılıp hünkar
mahfili altındaki hapishane haline sokulan kagir odaya gönderilerek orada
boğduruluyorlardı. Ölenlerin cesetleri sürüklenerek Sultanahmet meydanındaki
meşhur çınarın altına atılıyordu.
1956
tarihinde zorbalar tarafından öldürülen saltanat erkanının kafaları bu
çınarın dallarına asılmış, bu yüzden ağaç “ şecere-i vak vak” diye
anılmıştı. İzzet Molla bu konuya değinerek:
Bir zaman ehli fitne Camii Hanı Ahmet’ te
Bigünah asmış iki kullarını Hallakın
Şimdi erbabı şekânın dökülüp kelleleri
Meyva vaktine yetiştik şecere-i vakvakın kıt’ asını yazmıştı.
İsyan
yatıştırılmış, yeniçerilerden ve elebaşlardan yüzlerce kişi yakalanıp idam
olunmuş, ele geçemeyenler muhtelif yerlere savuşmuşlardı. Bu suretle
yeniçeri ordusu fiilen ortadan kalkmış bulunuyordu. Bu arada devleti idare
edenlerden bir kısmı yeniçeri ocağını tamamen ortadan kaldımak, diğerleri
ocağı islah etmek tezlerini savunuyorlardı. Cuma günü akşamı Sultanahmet
Camiinin hünkar mahfilinde eski şeyhülislamlarında hazır bulunduğu vükela
meclisi toplanmıştı. O gece yapılan uzun ve hareketli müzakelerle
yeniçerilerin kaldırılması ve yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı
yeni bir ordunun kurulması uygun görülmüştü. Gece sadrazam mahfilinin kapısı
yanında kurulan çadırlarda ulema, cami avlusundaki çadırlarda diğer devlet
ricali ve camiin içinde de mevali ve müderrisler yatmışlardı.
Ertesi
cumartesi günü hünkar mahfilinde tekrar meclis toplanmıştı. Fakat bu defa,
yeniçeri ocağının pek eski bir ocak olduğundan onun islah edilerek devamını
tercih edenlerin ekseriyette bulunduğu görülmüştü. Bunun üzerine
Reisülküttab Seyda Efendi yeniçeri ocağının devletin başına açtığı dertleri
veciz ve mantıki bir ifade ile anlattı ve :
-Bunlar imha
edilmedikçe fesat ve fineleri bertaraf edilemez, Her vakit böyle fırsat
geçmez, sonradan nedamet fayda vermez. Yeniçeri ocağını külliyen imhadan
başka çare yoktur, demişti. Bu nutukla tereddütler dağılıp diğerleri de
kendisini tasdik ettiklerinden hemen yeniçeri ocağının imhasına karar
verilmişti. Meclise vezirler, ulema, devlet ileri gelenleri, camilerin
şeyhleri de davet edilerek Beylikçi Pertev Efendi’ nin kaleme aldığı ferman
müsvettesi okunmuştu. Bu suretle Sultanahmet Camiinde Mühim bir tarihi karar
alınmış oluyordu. Keçizade İzzet Molla kazan kaldıra kaldıra kendi
ocaklarını söndüren yeniçerilerin akibetine izafeten şu kıt’ ayı söylemiştir
:
Tecemmü edüp meydanı lahma
Edüp küfranı nimet nice bağı
Koyun kaldırmadan ikide birde
Kazan devrildi söndürdüğü ocağı
İçinde 342
senedir ibadet ettiğimiz, Allah’ a yakardığımız Sultanahmet Cami Türk
mimarisinin ebediyete yadigar ettiği şaheserlerden biridir.