[ Anasayfa ]
Yazilar Indeksi ] Gönül Öğretmenim ] Ölüler Kültü ] Osiris Gizemleri ] Türkçe’mizi  katledişimiz üzerine.. ] Kuran Tercüme Edilebilir mi? ] İslam Üzerine ] Sure İsimleri ] Recm ] Yasin Suresi ] Kurban ] Sayılar ] 3M ] Anzak Törenleri ] Gelibolu Gezisi ] Arabalara göre Şoför Karakterleri ] Kadın Mantığı ] İnternet Tehlikelerinden.. ] Femme Fatale ] Pırlanta... ] 2 şarkının anımsattıkları... ] Sevenin gözü kör mü oluyor acep? ] Var mısın ? ] Bir şehiriçi Otobüs Yolculuğu ] Kültürlü Olmak... ] Kültürlü Olmak: Santral İstanbul ] Pierre Loti Üzerine ] Bizantion' dan İstanbul' a ] İstanbul 1910-2010 ] Kültürlü Olmak... ] Rehberlik Anıları 1 ] Rehberlik Anıları 2 ] Rehberlik Anıları 3 ] Rehberlik Anıları 4 ] Rehberlik Anıları 5 ] Doktor Anıları 1 ] Pazarcılar ] Eşitlik ] Su Ateş Toprak ] Sütunlar ] Hygia ] Dünyanın Yeni 7 Harikası ] Ayasofya ] Süleymaniye ] [ SultanAhmet ] Saraylar ] GS Lisesinden de Karaktersizler çıkar ]

 

 

sdmenu.gif (328 bytes) SULTAN AHMET CAMİ

 

Seneler Önceki Amatör Rehberlik Kursu tezim..

            1603’de 14 yaşında tahta çıkan 1. Ahmet ömrünü büyük bir din vecdiyle geçirmiş bir hükümdardır. Yazlık kasırlarına mescitler, camiler yaptırmış, dini günlerde başına Peygamberimizin ayağı şeklinde bir tuğ takarak halka görünmüş, putlara ve hayali olarak yapılan dini tasvirlere kin beslemiş 1617’ de vefat etmiştir.

            En büyük emeli Ayasofya’ yı geride bırakacak bir cami  inşa ettirmekti. Sarayın ileri gelenleri uzun zaman bu caminin yerini düşünmüşler ve padişaha seçtikleri yerleri göstermişlerdi. Fakat 1. Ahmet her birinde bir kusur buluyor ve teklifler bir türlü kabul  olunmuyordu.

            Gösterilen yerler arasında Rüstem Paşa Sarayı da vardı ; Yüksekliği, saraya yakınlığı, havadar oluşu bakımından Sultan 1. Ahmet bu semti beğenmişti. Fakat etrafın büyük bir mahalle olması önemli istimlakları gerektiriyordu. Yıkılacak binalar arasında tekkeler ve vakıf binaları da vardı. Padişah bu mahsurları yüzünden camiyi Rüstem Paşa Sarayı  semtinde yaptırtmaktan vaz geçti.

            Nihayet 1. Ahmet’ in aklına caminin bugünkü yeri geldi. O zamanlar, burada Ayşe  Sultan’ ın  sahibi olduğu Sokullu Mehmet Paşa Sarayı  vardı; yer denize hakimdi,  saraya yakındı ve şehrin en bayındır semtiydi. Camiyi burada kurmak  için hükümdar Ayşe Sultan 30 yük altın gönderip sarayı satın aldı ve yıktırdı. Yeni yapılacak caminin inşaatı içinde başmimar Mehmet Ağa’ yı görevlendirdi. Mehmet Ağa musikişinaslıkta, sedefkarlıkta ve mimarlıkta tanınmış bir  sanatkardı. Mimarlık öğrenimini  Yeni Saray’ da yapmış ve 1606‘ da mimarbaşı olmuştu. Şimdi ise talihi onu Ayasofya’ nın karşısında ve Sinan’ ın kubbeleriyle süslenmiş bir şehirde çetin bir imtihana çekiyordu.

            Ayşe Sultan’ ın sarayı yıktırılmış, sarayın arsası, bahçeler, civar tesviye ettirilmiş ve caminin temelleri Mehmet  Ağa’ nın  çizdiği plana göre kazılmaya başlanmıştı. Kazılma bittikten sonra Şeyhülislam Mevlana Mehmet Efendi, Şeyh Mahmut Efendi, Vezir-i azam Murat Paşa ve diğer vezirler, kadı, askerler, ulema, ellerine kürekleri alarak dualarla ilk harcı koymuşlar, onları takiben padişahta aynı şekilde hareket etmişti (1609). Bu esnada kurbanlar kesilmiş, ameleler, hademeler ve hatta bir gün boyunca yeniçeriler, bir gün de sipahiler toprak naklinde çalışmışlardı. Vezirler ve devlet erkanı da bu işe kendi adamlarını göndermişler, böylece camiinin inşaatında İstanbullular hizmet görmüşlerdi.

            1026 ( miladi: 1616) Cemaziyel ahirinin 4. günü, kubbesi tamamlanıp, camii kilitlenebilecek hale geldiği zaman camii sahasında otağlar kurulmuş, taht konulmuş, 1. Ahmet, vezirler, önemli devlet adamları davet  edilerek burada büyük bir ziyafet tertip edilmişti. Yemekler yenildikten sonra saraydan getirilen kaftanlar camiinin inşaatında emeği geçenlere dağıtılmış, 1. Ahmet davetliler tarafından tebrik edilmiştir.

            Kapı kitabesinde de caminin 1616’ da bittiği belirtilmektedir. Halbuki caminin bitiş tarihi 1027 ( Miladi: 1617) zilkadesi’ nin sonlarına rastlar ki genç hükümdar o tarihten evvel vefat etmiş bulunuyordu. Nitekim şimdi Topkapı Müzesinde bulunan caminin inşaat defteri 1. Mustafa tarafından tasdik olunmuştur.

Sultan Ahmet Camii ( Foto : Reşat Süthan )

            Sultanahmet Camii’ nin  6 minaresinin simetrikliği yalnız Sultanahmet’ in ahenk ve güzelliğini değil, İstanbul panoramasının da harikulade bir parçasını teşkil etmektedir. 6 minaresinden caminin köşelerinde bulunan 4 minare üçer, avlunun iki köşesindekiler ikişer şerefelidir. Mehmet Ağa’ nın hatırasını teşkil eden “ Risale-i M imariye” de:

            “...6 minaresi vardır. 14 şerefeyle ittifaken saadetlu Padişah ile ebai izam ve ecdadı kıramlarından bu âne gelince vaki olan padişahların adedine mutabık vaki olmuştur denilmektedir. Son zamanlarda da yazılan eserlerde böyle bir kayıt bulunmaktaysa da halen  Sultanahmet Cami’ nin 16 şerefesi bulunmaktadır. Bu yüzden herhangi bir onarımda bu şerefe adetinin çoğaltılmış olması hatıra gelmektedir.

            6 Minaresinin olmasının sebebi de

·         Bir rivayete göre 1. Ahmet’ in fetihten sonra 6. padişah olmasından

·         Diğer bir rivayete göre Mekke’ deki caminin 7 şerefelsini geçmesin diyedir.

            Bundan sonra bu şekilde bir cami inşaasını  caiz olup olmayacağı şeyhüliislama sorulunca şu cevabı almışlardı:

            “ Bu konuda, bir camii şerif binasına  mani olucak bir sebebi şer’ i ve bir mabed-i  latif  ihyasına dâfi bir emr-i mer’ I yoktur.”

            Camii iç ve dış olmak üzere pencereli duvarlarla çevrili iki avlusu vardır. Dış avluya 3 cepheden olmak üzere 8 kapıdan girilir.

            Camii iki kareden oluşan bir plana göre kurulmuş olup yüksek bir su sarnıcı üzerindedir. Bu su sarnıcı yazın camiyi serin tuttuğu gibi, zelzeledede yıkılmasına mani olur.

            Bir kare plan iç avluyu teşkil eder:

            İç avlu 26 adet granit, mermer ve porfir sütunla taşınan 30 kubbeyle çevrilmiştir. Her  kubbe altından dış avluya 4 pencere açılır. Bu 30 kubbeden 8 porfir sütunun tuttuğu 9 kubbe son cemaat yerini meydana getirir. Mabetten son cemaat yerine 21 pencere açılır.  Kemerler beyaz mermerle kırmızı somakiden örülmüştür.

            Mermer döşemeli iç avlunun ortasındaki şadırvan sahanın azametini gösterir. Şadırvanın  kemerleri kabartma olarak rumî geçmelerle ve köşebentleri yine kabartma lâle ve karanfil motifleriyle süslüdür.

            İç avluya biri cepheden, ikisi yandan olmak üzere 3 kapıdan girilir. Gerek bu kapılar, gerek dış avlunun cümle kapısı bronzdan olup, ne o vakte kadar, ne de ondan sonra yapılmış camilerde benzeri görülmez. Halbuki bunların İstanbul’ da  yapıldığı yukarıda sözü geçen defterde verilen ücretle birlikte yazılıdır; ustası da Evliya Çelebi’ nin babası Kuyumcubaşı  Zilli’ dir.

            Dış avlu 1. kapısının ( Atmeydanı’ na açılan kapılardan soldakinin bitişiğinde ) altındaki sebil  kitabesi şöyledir:

            İçen âbdan carı-naim icre mesrur ola

            Yazılub amalı-hüsnü deftere mestur ola

            Camii Han Ahmed’ in banii âla meşrebi

            Hz. Mimarbaşı ahreti mamur ola

            Kim Muhammed anın nam-u  âli himmeti

            İtti bu râna binayı haşrederek meşhur ola

            Olmamıştır  dani olmaz böyle âli bina

            Bir eser konmuştur ki kim dedim mezkur ola

                                                                                  Sene:1026

                        Camiyle beraber imaret ve medresesi, bir kasır, mektup, sebilhane, tabakhane, tek ve çift katlı dükkanlarda yapılmıştı.

            Caminin cemaat mahalli kareye yakın bir planda olup 64 m. uzunluk, 72 m. genişliktedir. Tavanında ana kubbe ve onun etrafında 15 pencereli 4 yarım kubbe vardır. Yarım kubbelerin altında üçer eksebra vardır. Yalnız mihrabın üzerinde eksedra yerine kemer vardır. Yarım kubbelerin içinde sırasıyla “  Allah, Muhammed, Ebubekir, Ömer, Hasan, Ali, Hüseyin, Osman ” yazmaktadır. Esas kubbe 23 m. çapında, 45 m. yüksekliktedir. Ana kubbede bulunan 3 devekuşu yumurtasının neşrettikleri koku örümceklerin cami içinde ağ kurmalarına mani olur. Ana kubbe 5 m. çapında dilimli mermerden yapılmış içi boş 4 fil ayağına istinat eder. Bu pilpayelerin, Şehzade Camii’ndekiler gibi yalnız üst kısımları değil, her tarafı yivlidir, böylece payelerin ağırlığı biraz hafiflemektedir. Arka payelerin altında Kraliçe Viktorya‘ nın hediye ettiği 2 saat vardır.

            Kapladığı alan bakımından Sultanahmet camii 200 metrekare fazlasıyla hem Süleymaniye’ yi, hem Ayasofya’ yı geride bırakmaktadır. Bu yapı İstanbul’ un en büyük ve en ifadeli mekan tesirli binası olup,aynı zamanda keskin merkezîlikle 4 yarım kubbe sisteminin, bir mihverli ve 2 yarım kubbe sistemine üstünlüğünü de ispat etmektedir.

            Caminin sol köşesinde, mozaik ve yeşim süslemeli, sedefli kapısı, turkuaz üzerine altın yaldız çinileriyle hiç bir yerde görülmeyen Hünkar Mahfili bulunmaktadır. Bu mahfilin hem oyma ve kabartma işlemeli mermer korkulukları, hem de minberindeki taş işçiliği harikuladedir. Bu mahfilin yanında Sultan 1. Ahmet ‘ in bir çilehanesi ( itikaf köşesi ) vardır. Hünkar Mahfiline camiden girildiği gibi, mimari bakımdan da önemi olan Kasr-ı Hümayundan da girilir. Mahfilin altındaki ahşap tavan da deri işçiliği bakımından pek kıymetlidir. Caminin minberi çok ince işlemelidir ve yekpare mermerdendir. Mihrap ise 5 ayrı mermerden yapılmıştır ki bunların 5 vakit namazı temsil ettiği söylenir. Mihrabın üzerinde Hacer-ül Esvet‘ den getirilmiş taş parçaları vardır. Mihrabın iki tarafında 300 seneden fazla kullanılmış olan büyük mumlar mevcuttur. Yandıkları zaman yağları altlarındaki kaplara aktığından, bu mumların hiç bitmeyeceği söylenir.  Mihrabın sol tarafında Yemen’ den  getirilen ve sarılığa iyi geldiği sanılan sarı bir taş vardır.

            Duvarlar ve payelerin 1/3 ‘ i üst kornişlere kadar, koyu mavi zeminleriyle iç kısmın soğukluğuna bir zenginlik bağışlayan çinilerle kaplıdır. Tonoz, kemer ve kubbeler de ince örnekli boya tezyinatıyla bu dekorasyona uymaktadır. Duvarların alttan 1/3’ i ise Ayasofya‘ da olduğu gibi herhangi bezeme yapılmadan bırakılmıştır.

            Sultanahmet  Camii’ ni diğer camilerden ayıran farklardan biri de içinin bol ışıklı olmasıdır. Cami bu suretle insanda uhrevi bir huşu hissinden ziyade ferah ve aydınlık bir sofada duyulan daha dünyevi duygular uyandırmaktadır.

            Manburi bu konuya temas ederken diyor ki:

            “ Caminin içine ışık 260 pencereden girmekteyse de bunların XVIII.yy.’a kadar sağlam kalmış olan renkli camları da tamirlerde maalesef değiştirilmiştir. Bugün mevcut olan adi ve renksiz camlardan öyle şiddetli bir ziya nüfuz etmektedir ki vaktiyle hafif bir loşluk içinde görünen çinilerle halıların letafeti külliyen zayi olmuştur. Cami ihtişam hususunda kazandığını, samimiyet ve istiğrak cihetinden kaybetmiştir. Öyle ki, içine girildiği zaman bir ibadetgahın dahilinden çok, geniş bir sarayın büyük ve muntazam bir daire tesirini vermektedir.”

             Buna mukabil Celal Esad Arsever:

            “ Mimar Mehmet Ağa bu eseriyle Süleyman Camii’ ndeki loşluğu yok ederek camiye gayet aydınlık bir sofa hali vermeğe çalışmıştır.” demektedir.

            Diez’ de :

            “ Sultanahmet Camii, geniş zemin kat pencereleriyle kuvvetle aydınlanmış bir mekan hissi vermekte ve dini atmosferinden çok kaybetmektedir.” düşüncesindedir.

            1181 yük 2944 akçeye mal olan ( o devirde 1 altın 120 akçeydi ) Sultanahmet Camii, iç tezyinatı bakımından da büyük bir değer taşımaktadır. Camiye her biri 16-18 akçeye satın alınmış 21043 çini sarf edilmiştir. Caminin duvarları zengin, büyük çini panolarla süslüdür; beyaz zemin üzerine muhtelif renkteki çiçek, üzüm ve rumi şekilleriyle çinicilik sanatının şaheserleri vücuda getirilmiştir. Sultanahmet camiindeki Türk çinisinin en yüksek devrine ait parçalarla, duraklama devrine ait numuneler bir araya toplanmıştır. Camide elliden fazla muhtelif desende çini bulunmaktadır.

            Cami taş, tunç ve tahta işçiliği bakımından da nadir örnekleri ihtiva etmektedir. Caminin yazıları Ametli Kâsım Gubarî tarafından yazılmıştır.

            Sultanahmet Camii’ nin asırdaşı olan Evliya Çelebi duyduklarını ve gördüklerini şöyle hikaye etmektedir:

            “ Bu camii İstanbul’ daki selatin camilerinin en güzelidir. Merhum Sultan Ahmet  Han bu caminin zemininde 5 tane vezir sarayını malıyla alıp, cümlesini esasından yıktırıp, sahralar kadar geniş bir yer açtırdı. Cümle üstad mühendisleri ve mimarları toplayıp, Üsküdarlı Mahmut Efendi ve üstadımız Evliya Efendi’ in dualarıyla esasının kazılmasına başlandı. 1. Sultan Ahmet Han eteğine toprak doldurup :

            “ Yarab ! Ahmet kulunun hizmeti dergah eyle...” diye ırgatlar ile temelden toprak taşımıştır...

            ...Caminin cümle pencereleri öyle müzeyyendir ki kanatları sedefkârî müreffi  kapaklıdır. Süleymaniye’ deki gibi gerideki iki payede, cemaatin abdest tazeleyip su içmesi için musluklar vardır. Caminin 5 kapısı vardır. Kapıların her biri 3.5 ton ağırlığındadır ve üzerleri fildişi, kemik ve sedeflerle işlenmiştir. Cümle kapısının üzerinde “ Kelime-i Tevhit ” yazılıdır. Caminin sağ tarafındaki köşede hatip kapısı, sol tarafta sanatkar mahfili, imam kapısı, iki yan kapıları dahi sedefkârîdir. Bu 4 kapıdan camiye kadar taş merdivenle çıkılır. Ama 5. kapı büyük kıble kapısıdır ki cümleden seramettir.

            Bu camideki avizeler yüz mısır hazinesine eşittir diyorlar. Çünkü merhum Sultan Ahmet Han ..... ecdadından beri ne kadar kıymetli, ibretnüs cevahir makülesi hediye var ise camiye astırdı ve cemi düvelden nice hediyeler gelip ve cemi diyarın marifet erbabı ihsan etmesiyle birer ibretnüma eşya ihtira edip getirdiklerinde camii tezyin ettiler, cümleden biri mahil üzerinde Habeş veziri Cafer Paşa 6 adet  zümrüt kandil hediye gönderip Mühr-ü Süleyman üzere altıncısı dahi mücevher altın zincirlerle asmışlar ki her bir kandil altışar okka gelir birer kâse-i müdevver kadar vardır.

            ...Bu caminin mihrab tarafında olan müzehheb ve sedefkâri rahleler üzere nice yüz  Kelam-ı Kadimler vardır ki diyar-ı İslam’ da ne kadar padişah camileri varsa hiç birinde bu kadar güzel kitablar görülmemiştir.

            Sultanahmet’ in tarz-ı mimarisindeki şirinkârlık hiç bir diyarın camiinde görülmemiştir,”  diyen Evliya Çelebi camiin tarihini de :           

“ Görücek bu camii dedim anın tarihin

Eyledim bu dehr içinde hak bu kim ali nişan “ diye söylemektedir.

 

1. AHMET’ İN TÜRBESİ:

             22 Ekim 1617 tarihinde ölen 1. Ahmet, Atmeydanı’ ndaki camiinin yakınına gömülmüş ve bundan sonra inşaasına başlanan türbe 3 sene sonra oğlu II. OSMAN’ ın saltanatında tamamlanmıştı.

            Türbe dörtköşe bir plana göre inşa edilmiş olup önünde kubbeli bir dehliz ve arkasında ayrıca gene dörtköşeli bir çıkıntı vardır. Kubbe kemerlere ve duvarlara oturtulmuştur.       

            Türbenin giriş kısmındaki revak 6 direklidir. Camekanlı olan bu kısım, ortada bir çapraz tonoz ve yanlarda ikişer küçük kubbeyle örtülmüştür.Türbenin abanoz kapıları üstünde ayetler vardır. Kapı üstündeki 6 beyitli kitabenin sonunda :

Türbe-i Ülyasının itmanına tarihtir

Türbe-i Sultan Ahmet evc-i illiyin ola.

Tarih beyiti bulunmaktadır.Giriş kapısının aralığındaki tavan yekpare mermerden gayet sanatkarene bir şekilde lale, karanfil motileriyle işlenmiştir. Türbenin içi alçı pencerelerin yerlerine sonradan konulmuş düz beyaz camlar yüzünden çok aydınlıktır. Bu ışık bolluğu diğer türbelerde hissedilen ruhani  havayı dağıtmaktadır. Dar olan pencere astarları XII. Asır çinileriyle kaplanmıştır. Bunlar Ayasofya türbelerindeki nefis çinilerin yerine dolduramamaktadır. Çiniler, beyaz, koyu yeşil, koyu kırmızı, mavi renklerinden yapılmış vazolar ve yapraklarla kaplanmıştır. Türbenin en nefis tezyinatını, diğer türbelerde olduğu gibi, lacivert zemin üzerine beyaz hatla yazılmış ayetlerden oluşan çini panolar meydana getirmektedir. Bu panolar türbenin içini çepeçevre bir kuşak halinde dolaşmaktadır. Kubbe ve duvarlar badanalıdır. Kubbe kenarlarında beyaz badana üstüne tezyini şekiller yapılmıştır. Kubbe göbeğine ve kemerler arasındaki boşluklara daireler içinde ayetler yazılmıştır. Kemerler çiğ turuncu renklerle süslenmiştir.

            Giriş kapısının iki yanındaki dar kapılardan kubbeye ve türbeye nazır balkona çıkılmaktadır. Türbenin alt pencere kapakları klasik oyma tahtalardan yapılmıştır. Türbede bir de oyma tahtadan yapılmış ve hiç değiştirilmemiş bir seyyar dolap vardır.

            Türbenin kapıya mukabil olan cephesinde ileriye doğru bir çıkıntı yapılmıştır. Bu çıkıntının iki başında, mihrab şeklindeki mermer oyukların üstünde yeşil zemin üzerine altın yaldızla yazılmış II. Osman’ ın türbeyi inşaasından bahseden beşer beyitli iki kitabe bulunmaktadır.

            Türbede büyüklü küçüklü 36 sanduka bulunmaktadır. Önce ve ileride küçük çıkıntıya doğru olan sanduka I. Ahmet’ e aittir. Diğer sandukalar :

            IV. Murat, II. Osman, I. Ahmet’in annesi Kösem Valide Sultan, I. Ahmet’ in çocukları : Şehzade Selim, Beyazıt, Mehmet, Orhan, diğer Mehmet, Hasan, Osman / Ayşe Sultan, Cevherhan Sultan, Zahide Sultan, Übeyde Sultan, Zeynep Sultan, Hatice Sultan, Esma Sultan, II. Osman’ ın çocukları :Şehzade Mustafa, Zeynep Sultan, IV. Murat’ ın çocukları: Şehzade Ahmet, Abdülhamid, Selim, Orhan, Numan, Mahmut, Hasan, Osman / Rabia Sultan, Fatma Sultan, Safiye Sultan, Sultan İbrahim’in çocukları: Şahzade Ahmet, Mehmet, Ahmet, Süleyman / Safiye Sultan’ a  aittir.

Hükümdar ve şahzade kavuklarının üzerindeki tuğların tüyleri dökülüp, bir sopa halinde kaldıklarından tuğlar değiştirilmiş ve eskileri taklit edilerek yenileri yapılmıştır.

            Türbenin önünde XIX. asırda esas binaya eklenmiş olan geniş mermer kaplı bir muvakkithane vardır. Arka tarafında bir kütüphanesi bulunur. Halen burada türbeye hizmet edenler oturmaktadır. Türbenin önündeki hatirede iki mezar bulunmaktadır. Bunlardan biri Sabıka İmam Sultani olhaç Mehmet Efendi, diğeri cennet mekan Firdevs Aşiyan Sultan Ahmet Han tabe Sürake Hazretlerinin haremi hümayun ağalarından İdris Ağa’ ya aittir.

           

SULTANAHMET CAMİİNDE GEÇMİŞ BAZI VAK’ ALAR:

             Sultanahmet Camii inşaasından sonra burada her rebiülevvel ayının onikisinde Mevlit okuma merasimi yapılırdı. Merasime devlet erkanı ve ulema resmi kıyafetleriyle gelirler ve camide teşrifata göre ayrılmış yerlerinde otururlardı. Yeniçeri, sipahi ileri gelenlerininde hazır bulunduğu bu merasim için cami dar geldiğinden 1768’ den sonra sipahi ve silahtar kethüdaları ile katipler merasimden affedilmişlerdi.

            Padişahtan evvel ve diğer bütün davetlilerden sonra camiye gelen sadrazam ayağa kalkanların arasından etrafa selam vererek geçer ve mihrabın önüne konmuş olan seccadesine otururdu. Reis-ül küttab ile çavuşbaşı ise sadrazamın karşısında yer alırdı.

            Bu sırada teşrifatçılar buhurdanlar getirip birini sadr-ı azamın, diğerlerini şeyhülislamın önüne koyarlardı. Padişah gelmeden evvel müezzin mahfilinde sure-i fetih olunurdu. Padişahın camiye geldiği ise sanatkar mahfilin bir kafesinin açılmasıyla belirtilirdi; o zaman bütün camidekiler ayağa kalkarlardı. Bu esnada Sadrıazam halk namına seccadesinden aşağıda yer öper, kafes kapanır ve herkes yerine otururdu. Müezzin mahfilindeki okuma bitince evvela Ayasofya, sonra Sultanahmet şeyhi kürsüye çıkarak vaaz verirler, bu esnada yazıcı efendilere feraceler, samur kürkler giydirilirdi. Şeyhler kürsüye çıktıkça vezirlere, ulemaya vs. ileri gelenlere zülüflü teberdarlar üç defa şerbet verirlerdi. Şeyh efendiler kürsüden indikçe de sadrazam tarafından gönderilen hediye çıkınları teşrifatçılar eliyle koyunlarına konulurdu. Mevlidin okunması esnasında da bazı merasimler yapılırdı. Bazı şahsiyetlere hil’ at ve kürkler giydirilirken padişah sadr-ı azama bir gümüş tepsi içinde Medine’ den gönderilmiş hurmalar hediye eder ve bu tepsiden sadrazam, şeyhülislam bir iki hurma alıp, diğerlerini dağıttırırlardı.

            Eski bayram alayları çoğu zaman Sultanahmet  ve bazen de Ayasofya camilerinde yapılırdı. Padişahlar camiye büyük bir alayla gelirler, saraydan gelirken ve camiye girerken alkışlanırlar ve bayram namazını caminin mahfilinde kılarlardı. Padişahların vefatlarında cenaze namazları Topkapı Sarayı’ nda kılınır, fakat ölüm haberleri Ayasofya, Sultanahmet ve Fatih camilerinin minarelerinden verilen salalarla İstanbullulara bildirilirdi.

            Yeni Padişahlar ilk cuma namazlarını ekseriya Ayasofya’ da kılarlar, fakat bazen Sultanahmet’ i  tercih ederlerdi. Sultan Aziz de ilk cuma namazını Sultanahmet camiinde kılan padişahlardandı.

            19 Mayıs 1622 günü yeniçeriler ve sipahiler Fatih camiine dolmuşlar, ileri gelen ulemayı oraya davet etmişlerdi. Fakat ulema Sultanahmet Camisi’ nde toplanmak istediğinden askere bu yolda haber gitmiş ve yeniçeriler Fatih Camiindeki duadan sonra İstanbul sokaklarında sel gibi akarak Atmeydanını doldurmuşlardı. Müftü, Nakib Gubari Efendi, Yahya Efendi, Kadızade, Bostanzade, Azmizade Efendiler, Kethüda Mustafa Efendi, Ayasofya vaızı Ömer Efendi, Derviş Efendi, Kadızade Efendi ve Yeniçeri ihtiyarları, tecrübelileri Sultanahmet Camii’ ne girip ayaklanma sebebini konuşmuşlardı.

            Asiler 6 kişinin katline karar vermişlerdi. Feridun Efendi ile Hayali Çelebi bellerindeki divitleri çekip, bir bahar havası şenliği içinde, çinilerin önünde bu katil arzuhalini yazmışlardı. Sütunların dibinde, mahfilin altlarına da fısıldaşmalar, konuşmalar olmuş, Sultanahmet camiine bir ihtilal mahkemesinin korkulu havası sinmişti. Başları istenenler : Hoca Ömer Efendi, Darüssaade Ağası Süleyman Ağa, Kaymakam Ahmet Paşa, Defterdar Baki Paşa, Veziriazam Dilaver Paşa ve Nasuh Ağa’ydı.

            Cemiyet içinden biri:

            -Bunların cürmü nedir? diye sormuştu. Ocak ihtiyarları hep birden homurdanmışlar ve:

            -Hoca Efendi ve Kızlar Ağası Padişahı sefere tahrik ettiler, Dilaver Paşa’ nın sarayına vardığımızda adamları bize saldırıp oklarıyla bir kaç kişimizi öldürdüler. Defterdar bozuk akçe verir,  kaymakam İstanbul’ da korucu ve otrak ulüfesini vermemek ister. Nasuh Ağa da seferden dönüşte Sekbanbaşı oldu ve kaymakamla ittifak eyledi, diye cevap vermişlerdi. Camide toplanan ulema arzuhali alıp saraya gitmiş ve vaziyeti Padişah’ a anlatmıştı. ll. Osman :
            -Katli talep olunan adamları vermem, diyerek ısrar etmiş, ulemanın rica ve nasihatları fayda vermemişti. Üstelik Sultan Osman:
            -Siz mukayyed olun, onlar başsız askerdir, tez dağılırlar, diyerek de ulemayı saraydan dışarı bırakmamıştı. Ayasofya minarelerine çıkartılan yeniçeriler sarayın içini gözlemişler, bostancı kuvvetlerinin bulunmadığı, kapıların açık olduğu görülmüş ve bunun üzerine asiler saraya yürümüşlerdi. İsyan muaffak olmuş, ll. Osman indirilmiş ve akli muazenesi bozuk olan l. Mustafa ikinci defa tahta çıkarılmıştı...

            Bu vakalara baş olan ve l. Mustafa’ nın annesi tarafından sadr-ı azamlığa getirilen Davud Paşa, bir müddet sonra azledilmiş, yerine Merre Hüseyin Paşa tayin olmuştu. Merre Hüseyin Paşa sipahi mülazimlerine 500 kuruş koyun akçesi vermiş ve bu paranın taksimi için şabanın 11. günü Sultanahmet Camii’ nde toplanılmıştı. Fakat gelenler az olduğundan sipahiler bunun taksimine razı olmayıp münakaşaya tutuşmuşlardı. Bu esnada eli bıçaklı bir deli cami kapısından içeri girmiş ve:
            -Sultan Osman’ ı neylediniz? diye askerlerin üzerine saldırmıştı. Sipahilerin ilk şaşkınlığından istifade ederek bir kaçını yaralamış ve mülazımbaşıyı da öldürmüştü. Bunun üzerine seksen  kişi kadar olan mülazımlar delinin üzerine üşüşüp,  zavallıyı katletmişlerdi.

            Bu kanlı hadiseden üç gün sonra l. Mustafa cedlerinin ağır ve an’anevi kıyafetinde merasimle Sultanahmet Cami’ ne gelmiş ve burada Cuma namazını kılmıştı, Hafif elbiseler giyen Sultan Osman’ ın bu halinden memnun olmıyan halk, Sultan Mustafa’ yı eski padişahların kılığında görünce sevinmişti.

             ...Devirler geçmiş, İmparatorluk sevinçli ve üzüntülü günler yaşamış, nesiller, Mimar Mehmet Ağa’ nın kubbesi altında namazlarını kılıp, dualarını ederek birer gölge, birer misafir gibi çekilip gitmişlerdi. 1826 yılındaki son yeniçeri isyanınında Sultanahmet bir karargah, bir danışma merkezi haline sokulmuş; avlusununda içinde insanlar kaynaşmış; din ve devlet adamları camide gecelemişlerdi.

            Yeniçeri isyanına karşı l. Mahmut, vezirler ve ulema milleti sancak-ı şerif altına davet etmeye karar vermişler ve Padişah “Hırka-i Şerif” odasından “Sancak-ı Şerif ” i çıkararak sadrazam ve şeyhülislama teslim etmişti. Yeniçeriler, yoldaşlarını isyan alameti olan kazanlarının yanına davet ederlerken, İstanbul sokaklarında münadiler: “ Müslüman olan Sancak-ı Şerif altına gelsin “ diye nidaya başlamıştı. Halk Bab-ı Hümayun önüne toplanmış, Sancak-ı Şerif görününce Ahiskalı Ahmet Efendi herkesi ağlatan bir dua okumuş ve sancak tekbir sesleriyle Sultanahmet Camii’ ne götürülerek minberin üzerine asılmıştı. Bu esnada, Boğaz muhafızları Hüseyin ve izzet Paşaların askerleri de henüz gelmediğinden, yeniçeriler halk üzerine hücum edip sancak -ı Şerif’ i ele  geçirmeye karar vermişlerdi. Bu hatırasını nakleden eski bir yeniçeri diyor ki:

            “ Ben yeniçerilerin bir güzide fırkası içinde bulundum. Etmeydanı’ ndan Atmeydanı’nın bir ucuna kadar geldik. Niyetimiz yatağanları çekip sancak-ı şerif-i derdest eylemekti. Hüseyin ve İzzet Paşaların askerleri de henüz gelmemiş olduğundan bunu yapabilirdik. Lakin binlerce başı kavuklunun gülbank tekbirleriyle bab-ı hümayundan sancak-ı şerif göründüğü anda cümlemizi bir dehşet kapladı, dizlerimizin bağı çözüldü, hareket edecek mecalimiz kalmadı, ne yapacağımızı şaşırdık, ne tarafa gideceğimizi bilemedik. Ben bu aralık savuşup firar ettim.”

            Sultanahmet Camiinde sancak-ı şerif’ in iki tarafında nöbet bekleniyor, vezirler, ulema, rical ve devlet erkanı zaman zaman mihrab önünde ihtiram duruşunda bulunuyorlardı. Caminin içi, dışı Dinlerce Müslümanlarla doluydu. Paşalar ve ulema camide vaziyeti görüşmüşler, yapılacak işleri kararlaştırmışlardı, yeniçerilere adam gönderip müzakere yoluna girme teklifi kabul edilmemiş, neticede sadrazamın karargah haline getirilen Sultanahmet camiinde kalması, Hüseyin ve İzzet Paşların asileri yakalamaları uygun görülmüştü. Hüseyin ve İzzet Paşalar emirlerindeki kuvvetlerle asiler  üzerine yürümüşler, ele geçenleri takım takım Sultanahmet Camii’ ne sevke başlamışlardı. Camiin sol tarafında avluya bakan kısımda sadrazam ve ulema kendilerine karargah yapmışlardı. Tutulan asilere buraya getiriliyor, sorguları yapılıp hünkar mahfili altındaki hapishane haline sokulan kagir odaya gönderilerek orada boğduruluyorlardı. Ölenlerin cesetleri sürüklenerek Sultanahmet meydanındaki meşhur çınarın altına atılıyordu.

            1956 tarihinde zorbalar tarafından öldürülen saltanat erkanının kafaları bu çınarın dallarına asılmış, bu yüzden ağaç “ şecere-i vak vak” diye anılmıştı. İzzet Molla bu konuya değinerek:              

                       Bir zaman ehli fitne Camii Hanı Ahmet’ te

                       Bigünah asmış iki kullarını Hallakın

                        Şimdi erbabı şekânın dökülüp kelleleri

                       Meyva vaktine yetiştik şecere-i vakvakın       kıt’ asını yazmıştı.

            İsyan yatıştırılmış, yeniçerilerden ve elebaşlardan yüzlerce kişi yakalanıp idam olunmuş, ele geçemeyenler muhtelif yerlere savuşmuşlardı. Bu suretle yeniçeri ordusu fiilen ortadan kalkmış bulunuyordu. Bu arada devleti idare edenlerden bir kısmı yeniçeri ocağını tamamen ortadan kaldımak, diğerleri ocağı islah etmek tezlerini savunuyorlardı. Cuma günü akşamı Sultanahmet Camiinin hünkar mahfilinde eski şeyhülislamlarında hazır bulunduğu vükela meclisi toplanmıştı. O gece yapılan uzun ve hareketli müzakelerle yeniçerilerin kaldırılması ve yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı yeni bir ordunun kurulması uygun görülmüştü. Gece sadrazam mahfilinin kapısı yanında kurulan çadırlarda ulema, cami avlusundaki çadırlarda diğer devlet ricali ve camiin içinde de mevali ve müderrisler yatmışlardı.

            Ertesi cumartesi günü hünkar mahfilinde tekrar meclis toplanmıştı. Fakat bu defa, yeniçeri ocağının pek eski bir ocak olduğundan onun islah edilerek devamını tercih edenlerin ekseriyette bulunduğu görülmüştü. Bunun üzerine Reisülküttab Seyda Efendi yeniçeri ocağının devletin başına açtığı dertleri veciz ve mantıki bir ifade ile anlattı ve :

            -Bunlar imha edilmedikçe fesat ve fineleri bertaraf edilemez, Her vakit böyle fırsat geçmez, sonradan nedamet fayda vermez. Yeniçeri ocağını külliyen imhadan başka çare yoktur, demişti. Bu nutukla tereddütler dağılıp diğerleri de kendisini tasdik ettiklerinden hemen yeniçeri ocağının imhasına karar verilmişti. Meclise vezirler, ulema, devlet ileri gelenleri, camilerin şeyhleri de davet edilerek Beylikçi Pertev Efendi’ nin kaleme aldığı ferman müsvettesi okunmuştu. Bu suretle Sultanahmet Camiinde Mühim bir tarihi karar alınmış oluyordu. Keçizade İzzet Molla kazan kaldıra kaldıra kendi ocaklarını söndüren yeniçerilerin akibetine izafeten şu kıt’ ayı söylemiştir :

                       Tecemmü edüp meydanı lahma

                       Edüp küfranı nimet nice bağı

                       Koyun kaldırmadan ikide birde

                       Kazan devrildi söndürdüğü ocağı

             İçinde 342 senedir ibadet ettiğimiz, Allah’ a yakardığımız Sultanahmet Cami Türk mimarisinin ebediyete yadigar ettiği şaheserlerden biridir.

 

 

Dr. Ahmet Girgin'in Göz Hastalıkları Sitesi