| |
Nostalji |
|
| |
Mahallenin Çocukları
Yaşı yeterince olgun olanlar hatırlarlar:
Evvel zaman içinde, kalbur
saman içinde, çok güzel bir ülkede mahalleler varmış. Bu
mahallelerin çocukları birbirlerini çok severlermiş. Dışarıdan gelen
parolalı bir ıslığa uçarak aşağı iner, beraber olacakları anları
iple çekerlermiş. Kavga etseler de kin tutmaz,her gün yeniden
dünyalar kurarlarmış. Herkeste paylaşma duygusu, sevgi ve
arkadaşlarını kollama duygusu yavaş yavaş gelişirmiş.
O zamanlar çocuklar okula
servis ile değil, köşe başında buluşarak giderlermiş.
Onların yolunu gözlememiş
evdeki bilgisayar, şehrin en iyi dershanesi, hazırlık kursları.
Bilmezlermiş; hamburgeri,
MTV' yi, İnterneti, cep telefonunu, tetrisi, nintendoyu...
Bilirlermiş duvarların
üzerinde sohbet etmeyi, hatıra defterleri doldurup sevgileri
keşfetmeyi.
Bilirlermiş horoz şekercisini, elleri kirli macuncunun tornavida ile
koyduğu rengarenk macunları.
Eve gitmeyi unutmayı, hava
kararınca dayak yemeyi, sonra bir ıslıkla tekrar aşağıya kukalı
saklambaca kaçmayı.
Bilirlermiş o hakkında türlü şeyler söylenen evdeki garip adamdan
korkmayı, küsmeyi, aynı kıza asılmayı, torbalarla misket toplamayı,
gıcır köstek ayırmayı, değiş tokuş kaybedince kapısı, Teksas'ı,
Tommiks' i, Konyakcı' nın dişlerini...
İç içe konan naylon
topları, taştan kale direklerini. Üç korner bir penaltıyı.
Üzerine apartman yapılan
top sahalarını, sonra o apartmana taşınan yeni dostları ve onları
kapma yarışını...
Otobüsteki biletçinin
lastik silgi sarılı kalemini, yoğurtçuyu, kalaycıyı, hallacı...
Evlerin arkasındaki odun
kömür depolarını.
Yakar topun yakışını.
Mantarlı gazoz kapaklarını, yaldız kazımayı.
Yandaki mahalle ile alınan
kavgayı, her kavganın çıkardığı kahramanı - ödleği.
Kan kardeşliğini, ip
atlama, lastiğe basma, topaç virtüözlüğünü, çelik çomağı, kırılan
camları, toplanan paraları...
Açık hava sinemalarını,
frigo buzu...
Sonra zamanla bu güzel
ülkede durumlar değişmeye başlamış.
Yaşlar ilerledikçe bu
birliktelik, koruma kollama duyguları bu mahallenin çocuklarının
başlarına çok işler açmış.
Daha sonra işsizlik, hayat pahalılığı, enflasyon, köşeyi dönme,
adamını bulma, malı götürme falan erken, herkes yüzünde soluk bir
bakış, içinde hayatın yenilgisi, çaresizlikleri, tatminsizlikleri
ile baş başa kalmış.
Çocukları mı? Çocukları şimdi koca koca apartmanların arasında,
nefes alınmaz bir havada, evlerinde, sanal bir dünyada, emniyet
içinde ve yalnız yaşıyorlar. Anneleri babaları onları çok seviyor.
Beta kapmasınlar diye kalabalık ortamlara hiç sokmuyor. Hafta
sonları hep beraber Karum ya da Galleria' dalar. Okul servisleri
çocukları neredeyse yataklarından alıyor. Çocuklar trafik
kaygısıyla, köşedeki markete dahi gönderilmiyor. Babalar şirketlerin
bilançolarını, çocuklar da dershane reytinglerini izliyorlar.
Hepsi birer test uzmanı, sayısal-sözel yuvarlanıp gidiyorlar. Seksek
oynamayı değil ama taban puanları çok iyi biliyorlar.
Hayata açılan pencereleri
Windows 95, 98... Onlar ekrana, ekran onlara bakıyor ve koca bir
hayat dışarıda akıp gidiyor...
Ve şehrin dışında ağaçlar;
tırmanacak, salıncak kuracak, kalp kazıyacak mahalle çocuklarını
bekliyor. Paylaşmayan, yalnız, bencil, kafesler içinde, gürbüz,
güvendeki çocukları...Hiç sopa yememiş, ağaçtan düşmemiş, topu
yandaki bahçeye kaçmamış, dizlerinde yara kabukları olmamış
çocukları...
Can Yücel
Düne
kadar
Kuruyemiş
ve
Tombala
Yılbaşı gecelerinin vazgeçilmez ikilisiydi
Bayram sabahları el öperdik;
ya
bir şeker olurdu armağanımız,
ya
da bembeyaz bir mendil veya çorap içinde minicik harçlık,
Kuru
incir içine ceviz koyar, küçük ellerimizle,
Yafa
portakalları soyardık
Yerli Malı Haftalarında.
Berberlerde "Akbaba"
okunur, kayışlarda çelik usturalar bilenirdi.
"Arap
Mabel"
çiğner, topaç çevirir, misket oynardık, yukarı mahallede.
Mahalle mi kaldı ?
Basketbola başlamadan önce istop, dalya ve yakar topla oldu ilk
tanışmamız.
Beton mantarlar yokken sokaklarda,
mahalle aralarında capon kalesi maç yapılırdı.
Koskoca "
Balina"
küçücük gömlek yakasına nasıl girerdi, anlayamazdık.
Çözemezdik sihrini, masmavi
çivitin
bembeyaz çamaşırları lekelemeden yıkamasını
Gramofonlardan sonra pikaplarda dinledik taş plakları,
Sonra da 45'lilerde Barış Manço' nun "Dağlar
Dağlar"
ını,
Cem
Karaca' nın "Hudey
Hudey"
ini,
Berkant' ın "Samanyolu"
nu,
Radyo dinlerdik : ufkumuz gelişirdi :
"Bak
Bak"
Yüksek Kaldırımdaydı , bilirdik.
Hayat Mecmuasında
Hikmet Feridun Es ile dünyayı dolaşırdık, pasaportsuz, vizesiz
Türkiye' de 67 il vardı düne kadar: Zonguldak ' ta noktayı koyardık.
İş
Bankası kumbaraları ilk tasarruftu, ilk mülkiyet.
Konkensiz kadın günleri yaşanırdı: elişleri, dantelalar örülürken,
İnce
belli bardaklarda çaylar içilir,
Sohbet önce yakın çevreden başlar,
sonra ülke sorunlarına geçilirdi
İsimlerden sonra gelen "Bey"
ve "
Hanım"
takıları rahatsız etmezdi kulaklarımızı,
Yemek, beyaz örtülerin üzerinde, "Yıldız" porselen tabaklarda yenirdi
Komşu sadece dilde değil,
yüreğin içinde de vardı.
Evin
küçük kızı komşuya yollanır:
"
Bir maniniz yoksa annemler bu akşam size gelecek" denirdi.
CINE
5 yoktu: Lacivert yaz akşamlarında, açık hava sinemalarında seyredilirdi
filmler.
Ayçekirdeği alınır, minder kiralanırdı.
Beş
dakika ara beklenirdi, "
Frigo Buz"
yemek için sabırsızlıkla.
Mobil telefonlar sadece James Bond filmlerinde vardı.
Jeton alıp, sıra beklerdik telefon etmek için.
İnsanlar daha mı az yorgundu ne ? Otobüslerde büyüklere ve hamilelere
yer verilirdi o zamanlar....
Tekel Birası
ve
Bafra Maden
delikanlılığa ilk merhaba idi.
Likör müydü ikram edilen, zarif kristal kadehlerde ?
Akide şekercimiz, macuncularımız,
Hacı
Bekir ve Mahdumları
nerede şimdi ?
"Yenice"
sigarasının ara kağıdına yapılırdı aylık bütçeler.
Kimliğini bir türlü çıkarmadığımız ve tabii bir türlü canlandırdığımız
"YUKİ"
ile şenlenirdi evler
Radyo Tiyatrosu, Onaltı Soru Bilgi Yarışması,
Brezilya dizileri gibi vazgeçilmezdi herkes için
Kupon, sertifika tasası olmadan, yalnız okunmak için alınırdı
gazeteler...
Kahve ise yüz gramla alınırdı, her dem taze...
Kuruş bir değerdi, Bir Lira vardı o zamanlar.....
Her
kış öncesi reçeller yapılır, turşular basılırdı evlerde
Gillette Contour yoktu:
JOB
kullanırdı,
NACET
kullanmayanlarımız.
Siyah okul önlükleri, beyaz kolalı yakalar hep geceden ütülenirdi.
Sevdaları ilden ile , gönülden gönüle taşırdı, posta kartlarımız,
mektuplarımız..
Sokak aralarında patates, soğan çığlıkları yerine
yoğurtçu çıngırakları
duyulurdu.
Ezanı hoparlörlerden dinlemez,
Dokuz kez düşünmeden söz söylemezdik.
Çocuklar oyun bile oynarlardı:
Toprağı saksıda değil, arsada bahçede tanırlardı...
Bir
garip Orhan Veli' ye bir garip tabelayı çok gördük: kaldırdık !
Çevre koruma örgütleri boy göstermemişti henüz;
çünkü
çevre
vardı....
10
kasımlarda gazeteler siyah manşet çıkar, fabrikalar sirenlerini çalardı.
Anayurt dört bir yandan çelik ağlarla örülürdü.
Ankara' yı ziyaret eden dostlar Anıt Kabir' e götürülürdü.
Bildiğimiz en gizli şey "gizli
pençe",
konuştuğumuz dil Türkçe idi.
Tatil Programları yerine bayramlarda, Fener alayları yapılırdı cadde
cadde, sokak sokak
Kucak kucak çiçek toplanırdı anneler gününde..
Göğsümüz Cumhuriyetin tunç siperiydi
Turan Güneş'lerimiz, çocukları arkadaşımız olan
İhtilal Albaylarımız
vardı..
Milletvekilleri
milletin vekilleriydi o zamanlar....
Yeni
bir dünya kurulacak ve Türkiye o dünyada yerini alacaktı:
İnanırdık, inanmıştık saf Anadolu çocuğu olarak...
Ne
güzel yerdi Susurluk, yalnız ayranı meşhur olduğu zamanlarda,
Ne
güzel komşumuzdun sen Fahriye Abla.
Geleceği, geçmişten kopmadan kuracağımızı sanırdık, düne kadar.
Yaşadığımız binlerce gerçek ve kurduğumuz binlerce düş vardı:
Savrulduk hepimiz bir yerlere, bağlarımız darmadağın,
Sadece elimizde bir avuç değerle...
Biz mi istedik yoksa hak mı ettik ?
 |
Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı. |
 |
Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı
hiç açmadım. |
 |
Hatta babanım bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir
parçası gibiydi,hep evdeydi. |
 |
Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da
gidilecek bir yer yoktu ki.
|
 |
En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı. |
 |
Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani. |
 |
Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık. |
 |
Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya,
zıplaya yürüyerek gelirdik. |
 |
Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi. |
 |
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara
koyar oyuna bile dalardık. |
 |
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden, |
 |
kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler
hazırlar gönderirdi. |
 |
Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca
girer evlerine su içerdik. |
 |
Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır,
hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik. |
 |
Kısacacı evine girip gelen (ki sadece çişi gelen
giderdi evine) elinde mutlaka yiyecekle dönerdi. |
 |
Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de
gönderirdi. |
 |
Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu.
|
 |
Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır
çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.
|
 |
Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz
kadar güvenli idi. |
 |
Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştılırdık.
Polisler gelmezdi |
 |
kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı. |
 |
Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz,
|
 |
onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da
bitmezdi, |
 |
en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar,
tekme atar, yine oyuna dalardık. |
 |
Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık. |
 |
Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop
kapmazdık. |
 |
Azar işitip, acillere taşınmazdık.
|
 |
Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna
devam ederdik. |
 |
Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.
|
 |
Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim. |
 |
Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki.. |
 |
Komşumu tanımıyorum ama evinin camında temizliğe
gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum. |
 |
Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem. |
 |
Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece ; bilmem
kaç kuruş |
 |
hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik
işleri. |
 |
Evlerimiz var içinde yaşayan yok. |
 |
Parklarımız var içinde oynayan çocuk yok. |
 |
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks
binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar... |
 |
Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..
|
 |
Tahta iskemlelerimiz de oturan yaşlılarımız, onlara
dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu. |
 |
Ben kapılarında '' vale '' lerin, '' bady '' lerin
beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir. |
 |
Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp,
taksitini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine
vermek ters gelir bana. |
 |
Benim değildir bu kültür. |
 |
Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder. |
 |
Nedir bunlar? |
 |
Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş
insanlar olduk. |
 |
Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk. |
 |
İyi de neden böyle olduk ?
|
 |
Biz mi istemiştik? Yoksa hak mı ettik?
|
 |
ya sizce ? |
GEÇMİŞE YOLCULUK
:)
* Çocuklar doğduğunda telefon
başvurusu yapılırdı. ( Telefon sırası 8-10 yılda gelirdi.)
* Telefonun ve radyonun üzerine dantel örtü konurdu.
* Gazocağı ve tel dolabımız vardı. Annem, tıkanan gazocağını, ucunda
kılcal tel olan bir aletle açmaya çalışırken habire söylenirdi.
* Banyoda tuhaf bir soba vardı ve tuhaf bir yakacakla ısıtılırdı.
* Banyomuz kurnalıydı, hamam tasımız vardı.
* Plastikleri çıkmadan önce tuvalette takunya bulunur, ve herkesin
ayağına olması için en büyük numara seçilirdi.
* Okul kapısında ayva, Şam tatlısı, macun şeker, susamlı şeker, pamuk
helva, kestane satılırdı. 5 kuruşa ince bir dilim Şam tatlısı alırdık.
* İlkokulda ABD yardımı sandviçler ve balıkyağı hapları dağıtılırdı.
* Renkli patiskadan dikilme beli lastikli külotlarımız vardı. Artık
yünlerden örülen fanilalara, nazardan korunmamız için muska takarlardı!!
* Okul açılacağı zaman Sümerbank ayakkabıları alınır, çok sevdiğim
modeller için de bayram beklemem söylenirdi.
* Bayramlarda, kıyafetlerimiz ve yeni ayakkabılarımız başucumuzda
dururdu.Bazılarımız koynuna alır, yatardı.
* Uyduruk oyuncaklarımız vardı. Hatırlı bir kişiden çok güzel bir
oyuncak araba veya bebek geldiği zaman, bozulmaması için kaldırılır,
bize verilemezdi!! Biz ona o bize bakardık.
*İlkokulda sepet kadar kurdele takardık. Ne kadar kabarık ve büyük
olursa o kadar makbuldü. 2 kafa gezerdik!!
* Babalarımızın gömlek yakaları, bizim okul yakalarımız pazar akşamları
kolalanırdı.
* Genellikle herkes pazar günleri yıkanırdı!! banyo merasimle yanar,
çamaşır değişilirdi!!
* Ecnebi filmlere aydın aileler , Türk filmlerine de fakirler ve
eğitimsizler giderdi.
* Akşam 18.00 seansı tercih edilirdi.
* Filmler, sokak sokak dolaşan arabalardan bağırarak duyurulur, reklamı
yapılırdı.
* Sokaklardan, yoğurtçu, yorgancı, kalaycı, dondurmacı, eskici, bileyici
, sülükçü(!!) geçerdi.
* 25 kuruşa Bisiklet kiralar, ''şans kader kısmet talih niyet 5 kuruuş''
diye bağıran ve yuvarlak delikleri kazıtarak ilkel piyango çektiren
çocukların peşine Fareli Köyün Kavalcısı gibi takılırdık
* Herkesin en güzel ve en büyük odası misafir odası olarak ayrılır,
kapısı kapatılırdı. Sonra da tüm aile küçük bir odaya tıkılınır, hayat
geçirilirdi.
* Radyo en kıymetli eğlencemizdi. Orhan Boran ve Yuki kaçırılmazdı.
Uğurlugil ailesindeki Arap Bacı'ya herkes hayrandı.
* Radyo tiyatrosu sayesinde tüm klasikler ezberimize girmişti. Haluk
Kurdoğlu, Semih Sergen ve Işık Yenersu' nun sesine aşıktım. Genellikle
Kerim Afşar, Tomris Oğuzalp esas oğlan ve esas kız olurdu.
* TS Müziğini kentliler, TH Müziğini de köylüler dinlerdi.
* İlkokulda okuma bayramı, kurdele bilmezdik. Herkes okurdu, kimse de
bayram etmezdi.
* Aşı olunacağı zaman tek iğne ile neredeyse koca sınıf bitirilirdi.
Aids henüz çıkmamıştı, eşcinsellik duyulmamıştı.
* İsveçli sarışın güzeller güzeli May Britt ile çirkinler kralı zenci
Sammy Davis Jr evlendiğinde yer yerinden oynamıştı.
* Okulda, Kürt ,Türk, Ermeni, Yahudi, köylü, şehirli bilmezdik. Kimse
kimseye böyle garip soru sormaz, merak dahi edilmezdi. Sadece Alevi
kelimesi fısıldanarak söylenirdi.
* Herhangi bir sebeple götürülen hediye paketini açmak , geleneklerimize
aykırıydı , ayıptı. Misafir gidince ilk iş onu açmak olurdu.
* Misafirlikte ne kadar aç olursanız olun, ikram tabağındakileri
bitirmek de ayıptı. Görgülüler bir lokma mutlaka bırakır, görgüsüzler
hepsini yerdi.
* Dondurma mayıs sonunda çıkar, annem temmuza kadar izin vermezdi.
* Sokakta oynarken en sevdiğimiz yiyecek, bir dilim taze ekmek üzerine
sana yağı ve toz şekerdi.
* Kaçık çoraplar, çektirilmek için tuhafiyeciye götürülür, ertesi günü
alınırdı.
*. Külotlu çoraptan önce tüm kadınlar jartiyer kullanır, yaşlılar,
baldırlarına lastik takardı.
* 60 lı yıllarda evlenen her genç kızın çeyizinde mutlaka 1 adet baby
doll bulunurdu..
* Fotoğraflarda gülmek laubalilikti. Pek çok kişinin düğün resimleri
cenaze törenlerini andırırdı. Ağır, vakur ve ciddi olmak önemliydi.
* Anneler, vapurda, trende, otobüste rahatlıkla bebek emzirirlerdi.
* Yazlık Sinemalara battaniye ve minderlerle gidilir, çekirdek
çitlenirdi. Arada frigo buz satılırdı. Pahalı olduğu için babam almazdı.
* Çarşıda, pazarda anne ve babamızdan bir şey istemek ayıptı. Ancak
sorulursa yanıtlardık. Canımız istediği halde çoğunlukla da red
ederdik.
* Her gencin en kıymetli eşyası Dual pikaptı. Plak almak için harçlık
biriktirirdik.
* Defter-kitap kaplama kağıtları ya kırmızı ya da mavi olurdu.
* Gazete kağıtlarından kese kağıdı yapar, undan yapılmış tutkalla
yapıştırırdık.
* 'Bir maniniz yoksa annemler bu akşam size gelecek ' bir teklif
değil, bir kararın iletilmesi gibiydi. Bu soruya 'hayır' demek mümkün
değildi, adetlerimize göre ayıptı. Önemli bir program varsa (bilet,
başka ziyaret vs) derhal iptal edilir, aile telaş yumağına dönerdi.
BİR TAKIM YOKLUKLAR İÇİNDE MUTLU VE UMUTLU
İDİK...
RADYO KÜLTÜRÜMÜZE NE OLDU?

Her sabah uzun çarşıdan geçerken, çökelekçi
dükkanının önüne geldiğimde şu radyo anonsunu duyardım:
“Saat 8.
Demirbank iyi günler diler”
Çökelekçinin radyosu hep açık kalırdı. Haberleri
hiç kaçırmaz, dinlerdi. “Saat 13.
Burası Türkiye radyoları, şimdi haberler” diye anons yapıldığında
beleşçi esnaf arkadaşları da, çökelekçinin önüne yığılır haberleri
dinlerlerdi. Müşteri bile gelse;
“5 dakka
bekle ciğerim. Şimdi acansları dinliyok” derdi…
Radyo…
Hangimizin radyo ile ilgili hatıraları yok ki?
Radyo; kültürümüzdü. Okulumuzdu. Eğlence kaynağımızdı.
Evimizdeki lambalı radyoyu hâla özlüyorum! Radyoyu
açtığımızda ısınmasını beklerdik. Düğmesi ile istasyonu bulmaya
çalışırken parazitli sesler gitsin diye radyonun üstüne, arkasına
hafiften bir iki tokatta atardık! Radyo programlarından; radyo
tiyatrosu, arkası yarın, Ankara radyosu ses sanatçıları ile Orhan Boran
ve Yuki’ yi keyifle dinlerdik… Okulda öğretmenimiz bize mutlaka “çocuk
saatini” dinlememizi tembihlerdi… Yaşam ile ilgili birçok şeyi buradan
öğrenmiştim. Radyo reklamlarının bazılarını da unutamıyorum!
“Bir bilmecem
var çocuklar!
Haydi haydi sor sor!
çayda kahvaltıda yenir!
Acaba nedir nedir?
Bisküvi denince akla…
Tamam şimdi buldum!
Hemen onun adı gelir!
ETİ ETİ ETİ”
“Önce güneş,
hava, su
sonra bol gıda gelir.
Akşama babacığım, unutma
Ülker getir”
“şşt şşt
gördün mü, kartopu alıp ördün mü?”
“mintaxla canım mintaxla…
mintaxla canım mintaxla”
Hele bir reklam var ki,
aklıma geldikçe gülerim. Ablam evlilik çeyizinin içinde mutlaka “zetina
dikiş makinası da isterim” diye tutturmuştu!
“Her genç
kızın rüyası, zetina dikiş makinesi”
Gece ise; Deniz
kuvvetlerinden alınan bir bilgi denizcilere önemle duyurulurdu:
“Deniz kuvvetleri Komutanlığı,
Seyir hidrografi ve oşinografi dairesi başkanlığından bildirilmiştir.
Denizcilere 113 sayılı bildiri…”
ve, İstiklal Marşı ile radyo yayını kapanırdı…
Kıbrıs’ın “Bayrak”
radyosunu unutmak mümkün mü? Türkiye radyolarında yayınlanmayan
şarkıları, buradan dinlerdik…
Ülkemizde radyo
yayınları 1927 yılında hizmete girmiştir. Kısa, orta ve uzun dalga
üzerinden yayın yapan Türkiye Radyolarının önemli bir amacı da; Türk
Devleti’nin sesini, Türkçeyi, Türk kültürünü, Türk müziğini, Orta
Asya’dan Balkanlara, Kırım’dan Afrika’ya kadar taşımaktı…
TRT bu hizmeti 2008
yılına kadar başarıyla sürdürdü. 2008 yılında ne olduysa, devlet
radyoları orta ve uzun dalga üzerinden yayın yapmayı sona erdirmiştir.
Kapatılma sebebi ise duyduğumuza göre fazla enerji israfı oluyormuş!
Artık Kafkaslarda,
İran’da, Orta Doğu’da, Orta Asya’da, Balkanlar’da, Avrupa’da, Afrika’da
yaşayan Türkler; Türk Devleti’nin sesini duyamıyor, ancak televizyonlar
ve internet aracılığıyla kültürel hiçbir değeri olmayan programları
izliyorlar. Tabi ki, izleyen varsa!
Tüm Dünya’ya orta ve
uzun dalga üzerinden yayın yapabilecek güçte radyolarımı geri istiyorum.
Ya siz?
|
|
|
|