|
| |
| |
Doktor Olmanın
Dayanılmaz Hafifliği (veya)
DOKTORLARIN KADERİ |
|
| |
Sevgili Hastalarımız ve
Yakınları
1. Eğer bizi kahve makinesinin başında ya da sigara molasında
yakalarsanız muhakkak hastalıklarınızla ilgili bir soru sorun. Bizim
dünyada zevk aldığımız tek şey tıptır ve molayı sizin sorularınızı
yanıtlamak için verdik
2. Evdeki ilaçlarınız iyi gelmiyorsa hemen bizi telefonla arayın.
Telefondan teşhis koymak gibi müthiş bir yeteneğimiz vardır.
3. Ayaküstü, merdiven aralığında, kapı arkasında veya asansörde
karşılaştığınızda hemen oranızın buranızın ağrıdığını anlatmaya
başlayın, biz her an sizi düşünürüz ve zaten asansöre de hastalarla
karşılaşabilmek için bineriz.
4. Gazete okuduğunuz asparagas tıp haberleri hakkında doktorları her
fırsatta sıkıştırınız, çünkü gazeteciler her zaman tıp konularını
doktorlardan daha iyi bilirler, güncel takip ederler ve her yazdıkları
doğrudur. Böylece doktorun bilgisizliğini ve açıklarını yüzüne vurma
fırsatını yakalamış olursunuz.
5. Doktorlar sinirsiz insanlardır, hatta insan değil robotturlar,
yorulmaz, uyumaz, tatil yapmaz ve sinirlenmezler. İstediğiniz kadar,
hatta sonsuza kadar soru sorabilirsiniz, hatta sorduğunuz soruların
cevaplarını dinlemek bile zorunda değilsinizdir, doktor önceki soruya
cevap vermekteyken, yeni soru sorabilirsiniz, doktor buna hiç alınmaz.
Üstelik, doktora sorduğunuz ve cevabını aldığınız konuda doktorun
dediklerini uygulamak zorunda bile değilsiniz, ama iyileşmediğinizde
doktorun dediklerini uygulamadığınız halde doktora hesap sorma hakkınız
da vardır...
6. Bize kolay kolay teşekkür etmeyin. Nasıl olsa para veriyorsunuz ve
köle satın alıyorsunuz.
7. Doktor olurken nasıl olsa Hipokrat Yemini ettik ya, doktorları
kızdırsanız bile onlar size sonsuza kadar köle gibi hizmet etmeye
mecburdurlar. Hakaret edebilirsiniz, üstüne yürüyebilirsiniz, şikayet
edebilirsiniz, sağda solda aleyhinde konuşabilirsiniz, ama işiniz
düştüğünde hiç utanmadan yine kendinizi ellerine teslim edebilirsiniz,
ne de olsa Hipokrat Yemini etmişlerdir.
8. Doktorlara danışmadan kendi kendinize her türlü tedaviyi
yapabilirsiniz, hastalığınız daha da kötüye gittiğinde doktor sizi her
durumda kurtarır, sorun değil.
9. İlacın acı olduğundan veya iğnenin yaktığından dolayı doktora
kızmakta serbestsiniz, çünkü sizi doktor hasta etmiştir ve ilacın tadını
doktor ayarlamıştır.
10. Verilen ilaç " Kanser yapar mı ? " diye sorunuz. Çünkü
doktorlar sizi kasıtlı olarak kanser etmeye çalışmaktadır. Hamileyseniz
verdiğiniz ilacın çocukta bir sakatlık yapıp yapmayacağını doktora
sorun, çünkü doktor sizin sakat bir çocuk doğurmanızı istemektedir.
11. Doktorlar tüm dünya tıbbını bilirler, cildinizdeki kaşıntıyı beyin
cerrahına rahatça danışabilirsiniz. Sadece karşılaşmış olmanız
yeterlidir, uzmanlık alanı diye bir kavram tamamen palavradır.
12. Doktorun evine telefon ederek, doktor evde yokken eşine
hastalığınızla ilgili soru sorabilirsiniz, mutlaka bilecektir, doktor
eşidir ya, bilir.
Dr. Esat
ORHON'dan alıntıdır.

Doktor
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr
Kız
verirken...
Kocaya varırken...
Otomobil alırken...
“Doktor civanım.”
Muayene ücretine
gelince...
“Hepsi şerefsiz!”
(Harala gürele yüzünden yazmaya fırsat bulamadık, şu tam
gün yasasını... Hazır, yeni bir darbe planı çıkmadan,
fırsat bu fırsat, aradan çıkarıvereyim bari.)
*
Deniyor ki:
“Başbakan kadar maaş
alacaklar.”
*
Safra kesesi ameliyatı
yapabilir mi başbakan? Böbrek nakli? Pansuman bile
yapamaz... Ama, çok sıradan bademcik ameliyatını
yapabilen bir hekim, gayet güzel başbakanlık yapabilir.
Refik Saydam mesela, hekimdi...
O halde, hekimlerin maaşını siyasilerin maaşıyla niye
kıyaslayalım ki?
Komada geliyorsun, bacağını kesiyor, damar çıkarıp,
kalbine bağlıyor, gebermekten kurtuluyorsun. Sonra da
“Çok para aldı” diyorsun. Kaç para ki senin hayat? O
kadar etmez mi?
Gece yarısı ateşi 40'a vuran evladını Azrail'in elinden
almanın, hızara kaptırdığın parmağını yerine dikmenin,
görmeyen gözünü gördürmenin, kanserini erken yakalamanın
fiyatı nedir?
12 sene üniversite okuyor. Boru değil. 18 yaşında girdi,
geldi 30'una, hâlâ kafa patlatıyor. İki kapılı handa,
yolun yarısı eder... Lütfedip, müsaade edelim de, biraz
para kazansın bu ülkede.
*
Karaktersiz hekim yok mu?
Var elbette... Ne kadar karaktersiz gazeteci, ne kadar
karaktersiz avukat, ne kadar karaktersiz esnaf varsa, o
kadar karaktersiz hekim var... Ama, Rabbim herkese
“Cleveland” demiyor... Parası olmayana bakan
vicdanlı hekim de var bu ülkede.
Tahmininizden çok.
Üstelik, silah zoruyla ameliyata alınan hastayı hiç
duymadım ben... Yeşil kartlı bile olsan, seçme şansın
var. Paragöze gitme, öbürüne git. Diyeceksiniz ki,
“Kuyruk oluyor, yeterli hastane yok...” Müteahhit
midir hekim?
*
Peki nedir? Aslanı
kediye, eğitimliyi cahile kırdırma projesidir bu...
Hakkını alamayanlar kendisinden hesap sormasın diye,
“Bak şunlar senden fazla alıyor” diye hedef
göstermektir. “Sen az kazandığına itiraz etme,
onunkini de indirelim” demektir. Refahı
paylaştıracağına, yoksulluğu paylaşmayı doğruymuş gibi
göstermektir.
Kendi suçunu örtbas etmek için, suçlu yaratma
projesidir... Hekimlerin durup dururken başına gelen
budur.
Yazılarınızı zevkle okurum.
Ama bugünkü yazınız mesleğim hakkındaydı ve çok
objektif yazılmıştı.
Doktor olmayan bir insanın
bizleri ve bizlere karşı halkın(?) tutumunu bu kadar
güzel tarif etmesi ve hükümetimizin bize neden tavır
aldığını açık seçik söylemesi o kadar hoşuma gitti
ki teşekkür etmeyi bir borç bildim.
Elinize, zihninize,
yorumunuza sağlık...
Dürüst kaleminizin hiç susmaması dileğiyle,
Tekrar teşekkürler..
Dr. Ahmet Girgin

İtiraf ediyorum, Ben paracı doktorum!
Doktorlar Neden Çok
Kazanmalıdır?
MEDİMAGAZİN OKUYUCU KÖŞESİ:
Tam gün yasası sebebiyle çıkan toz duman arasında kamuoyu
desteğini arkasına alabilmenin telaşı ve dayanılmaz hafifliği
ile başta sayın Sağlık Bakanının kendisi olmak üzere tüm
bakanlık sözcüleri doktorluk mesleğini icra eden ve mevcut
kanun tasarısına eleştirileri olan herkesi “paracı” olarak
tanımlamışlardır. Birincisi dünyanın hiçbir ülkesinde konunun
bir tarafı olan kişileri suçlayarak kanun çıkarılmaz. Eğer bir
suç ve suçlu varsa bunun yeri mahkemelerdir, TBMM değil.
Gelelim “paracı” suçlamasına. Kendi adıma ben “paracı”
suçlamasını kabul eden bir doktorum, yani itiraf ediyorum
ki, “paracıyım”. Peki neden?
Ekonomik olarak bir malın yada hizmetin değerini tayin eden
pek çok kriter var. Bunlardan birisi malın ya da hizmetin
hazırlanma aşamasındaki zaman, emek ya da para olarak yapılan
harcamalardır. En pahalı, en uzun süreli, en yorucu eğitim
sürecine sahip tıp eğitimini tamamlayanları n “pahada da ağır”
olmaları kaçınılmazdır. Şöyle ki; 18 yaşında tıp fakültesini
kazanan bir erkek öğrenci (hiçbir basamakta takılmayan bir
süper kahraman olduğunu düşünürsek) 6 yıl tıp fakültesi, 5 yıl
uzmanlık eğitimi, 3 yıl yan dal eğitimi, 1.5 yıl askerlik ve 2
yıl da mecburi hizmetten sonra toplam 17.5 yılda yani 36
yaşında gastroenterolog olabilir. Kaç yılda öğretmen, savcı,
kaymakam, mühendis olunabildiğinin hesabını size bırakıyorum.
“Paracı” olmam için bir başka sebep mesleğimin
benzersizliğidir. Hepimiz çeşitli mesleklere sahibiz ama
hepimizin ortak bir mesleği daha var; hasta olmak. Kaçınılmaz
şekilde kendimiz ya da canımızın en değerli parçaları
hastalanıyorlar. Önyargısızca hep beraber cevap verelim;
kendiniz ya da yakınızın en ufak diş ağrısından tutun aylar
süren kanser tedavilerine kadar en çok kime ihtiyaç
duyarsınız? Bir gece ağrısız ve deliksiz uyuyabilmenin,
çocuğunuzu bulaşıcı bir hastalıktan koruyabilmenin, tren
ışığını zar zor seçebilen gözlerle tekrar dantel örmeye
başlayabilmenin, yeni doğan çocuğu kucağa almanın, kanser
hastası olan annenizi birgün fazla yaşatabilmenin ekonomik
karşılığı nedir? Herkesin mesleğine saygım var ama hukukçu bir
arkadaşım “dünyada iki kişi bile kalsa hukukçuya ihtiyaç var”
diyerek biraz böbürlenmişti, benim yanıtım ise kısaydı “ya
dünyada tek kişi kalmışsa?”
Gelelim tekrar ekonomik bazı kurallara. Bir hizmeti değerli
yapan kriterlerden birisi de hizmet sonucu ortaya çıkan ilave
hizmetlerin değeridir. İzah edeyim; eğer bir sağlık ocağında
bir pratisyen hekim günde ortalama 80 hastaya bakıyorsa (ki
pek çok sağlık ocağında bu sayı komiktir) ve her hastaya
yaklaşık değeri ortalama 50 TL olan reçete yazıyorsa (ki
yazdığı her bir harfin sorumluluğu gülle kadar ağırdır) günde
en az 4.000 TL’ lik ayda en az 80.000 TL’ lik reçete yazıyor
demektir. Şimdi sıkı durun, oldu ya bütün reçetelerin aynı
eczaneye gittiğini farz edersek eczacının (mal fazlaları vs
hariç!) aylık geliri doktorun yaklaşık 10-15 katı olmaktadır!
Trajikomik! Bahsedilen hekim ürettiği hizmet geliri hemen
hemen en az olan hekimdir ve tetkik kısmı hesaba hiç dahil
edilmemiştir. Çok daha pahalı ve sözde seçkin hizmet üreten
hekimler için de manzara ne yazık ki değişmemektedir. Bu
sisteme göre doktorlar bir süre sonra çalıştığı elmas
madeninde elmaslara ya tamamen yabancılaşan ya da yutkunarak
bakan kölelere benzetilmeye çalışılmaktadır.
Tıp eğitimi alanlar arasında yapılan bir araştırmada
öğrencilerin yaklaşık %90’ ının alt-orta gelir seviyesine
sahip ailelerden geldiği görülmüştür. Zengin çocukları için
mevcut şartlarda tıp okumak aptallık haline gelmiştir. Bu
gariban öğrenciler için (zamanında ben de onlardan olduğum
için iyi bilirim) bu meslek paçayı kurtarmanın tek yoludur.
Ailelerinin onca fedakarlığını bir gün bir şekilde ödemek
isterler, kendi yaşadığı sıkıntıları çocukları yaşasın
istemezler, hayatları boyunca uzaktan baktıkları güzelliklere
bir gün sahip olmak isterler. O yüzdendir ki hemen hemen her
tıp fakültesi mezunu az çok “paracı” olarak mezun olur.
Peki “paracı” bir doktor olarak paraları balyalarken (!)
nelerden vazgeçiyorum? Birincisi geç evlendim, dünyanın en
güzel insanını geç tanıdım, geç sahip olduğum iki çocuğumun
büyümelerini ıskalıyorum, otomobil kullanırken bile gözlerim
kapanıyor, düzenli izleyebildiğim son dizi “ikinci bahar”, son
okuduğum kitabı inanın hatırlamıyorum ama emin olabilirsiniz
tıp ile ilgilidir, vizit yürüyüşlerini sayarsanız spor
yapıyorum, her ayın 20’ si inanılmaz hızlı geliyor çünkü konut
kredisi ödemem var, ülserim, gözlüğüm, göbeğim var, saçım yok.
Neden “paracı” olduğumu daha uzatabilirdim ama özetlemek
istiyorum; bu işe çok ama çok emek verdim, ailem ve
devletim bu işe sahip olabilmem için çok para harcadı,
vazgeçilmez ve yeri doldurulamaz bir iş yapıyorum, çok büyük
bir ekonominin en önemli ayağıyım ama en önemlisi kendim,
eşim, çocuklarım için harcayabileceğim tek şey para, zira çok
ama çok üzgünüm ki zamanım ve enerjim yok. Bu yüzden itiraf
ediyorum ben “paracı” bir doktorum.
Saygılarımla.
Dr A.A.
Mersin.
"Doktorlar sık sık duygusallıktan yoksunlukları, rüşvetle ilgili
kokuşmuşlukları ve aptalca ya da aşırı tutkunlukları yüzünden
kınanırlar. Ancak onlar bize hayatlarının ilkbaharını feda ettiklerini;
öbür insanlara yararlı olmak üzere yirmili ve otuzlu yaşlarında en
değerli yıllarını tümüyle yitirdiklerini hatırlatmazlar bile. Dahası pek
çok yokluğa göğüs germiş, çoğu doktor bütün bu zaman dilimleri içinde
bir düzine geceyi bile gerçek uykuda geçirmemiştir. Pek çoğu bu yolda
evliliklerini kurban etmiş ve çocuklarının büyümesini izlemenin
benzersiz fırsatını kaçırmışlardır. Bu nedenle doktorlar dünyanın
diğerine zenginlik, saygınlık ya da toplumsal yeri sağlamak gibi bir
bedeli borçlu olduğunu savunduklarında onların bu istekleri tümüyle
nedensiz değildir. Ayrıca asık suratlı istatistikler göstermektedir ki,
doktorlar sık sık hastalarından daha kötü acıları çekerler. Çünkü kimse
yıkılan bir evliliği onaramaz ya da babasının sürekli savsaklamaları
yüzünden yıkıma uğramış çocukların ahlakını düzeltemez."
ERICH
SEGAL
DOĞUDA MECBURİ HİZMET
(ALINTI)
Aşağıdaki mektup, vatan millet sevgisi diyerek mantıksız ve
akılsız yatırımlar ve siyaset sonucu yapılan gereksiz ve yanlış
görevlendirmelerin mağdur ettiği bir doktor arkadaşımıza ait. Her ne
kadar insansak ve insana hizmet etmek için bu mesleği seçtiysek de her
mesleğin ve insanın da bir onuru var.
Değerli Üyeler,
9-1-2010
Uçlarla ilgilenmekten kendimizi alıp gerçeklerden
haberimizin olmasının önemini gösteren uyarıcı bir mektubu, doğuda bir
ilçede mecburi hizmet yapan sayın ortopedist ...... den aldım. Hatırını
sordum ve aşağıdaki yanıtı aldım. Bu meslektaşımızın mektubunu aşağıda
yayınlıyorum.
Saygılarımla
Dr. Taşkın C
Merhaba,
Öncelikle anlayışınıza teşekkür ederim.
Buraya ilk gelince insan önce bir şeyler başarmak istiyor
ve bütün olanaklarını zorluyor. Ancak bir süre sonra bütün isteğini
kaybedip 'Ben burada ne arıyorum ?' diye sorgulamaya başlıyor. Aile
parçalanıyor. Malzeme almak istenildiğinde yerel firmalar (ki hepsi
siyasilerin) kendi inisiyatiflerinin dışında her türlü alıma engel
oluyorlar. Hastane yönetimlerine baskı had safhada. 2 yıldır buradayım;
artroskopim ve skopim yok. İlk 1 yıl gerçekten bu malzemeleri almak için
her türlü çabayı sarf ettim. 3 defa ihaleye çıkıldı, ancak bu aşiret
firmaları yüzünden hep iptal oldu. Siyasiler hastane üzerinden resmen
devleti soyuyorlar. 1'e mal olanı 4'e satıyorlar.
İnsanlar doktorlara
karşı büyük bir öfkeye sahip. Geldiğimden beri darp edilmeyen arkadaşım
kalmadı. Burada halk aşırı şımartılmış. Hastanede sıra bulamayan direk
kaymakama şikâyete gidiyor ve işin acısı kaymakam bunu ciddiye alıp
hastaneyi arayıp hastaya baktırtmaya çalışıyor. Batıda kaymakamın yanına
bu kadar kolay kaç kişi çıkabiliyor? İnsanların işini halletmeyince,
'Ben pkk lıyım seni vururum' diye tehdit ediliyoruz. Kısacası devlet
bizi buraya sallıyor, sonrasını hak getire. Can ve mal güvenliğimiz
sıfır.
Burada insan 'Acaba
buralar ülkemiz için çok mu gerekli ' diye düşünmeden edemiyor. Kimse
vergi vermiyor, elektrik-su vb. faturalar ödenmiyor. Herkese ayda 150 tl
çocuk parası (ki çocuk başına), çocuk ultrasonda görüldüğü andan
itibaren mama ve bez parası ödeniyor. Sorarım batıda bu yardımları hiç
alabilen var mı? Okula giden her çocuğa devlet harçlık veriyor, harçlık
gecikince anneler okulu basıp çocukları okuldan almakla tehdit ediyor. O
çocuklar ne yapıyor peki? Üzerlerinde üniformaları, ellerinde pkk
bayrakları ile DTP mitingine gidiyor. Herkese, eksin ya da ekmesin,
toprak yardımı yapılıyor (ki zaten kimse ekmiyor ya). Bu yardımda sadece
beyana bakıyorlar. Adam 5'i 50 yazdırabiliyor. Van da dağıtılana bakınca
toprak yardımı miktarının, göl bile tarım arazisi olarak kabul edilse,
bu alandan daha fazla miktarda olduğunu biliyor musunuz? Her Cuma
kaymakamlık elden nakdi para dağıtıyor.
Buralarda tek vergi
verenler devlet memurları. Yani mecburen, ailemden ayrılıp zorla
getirildiğim bir yerde, zorla tedavi ettiğim insanların tedavi
masraflarını ve dahi bakımlarını da ben karşılıyorum. İnsan içinden ve
de dışından lanetler okuyor.
Kafanızı şişirdiğim için kusura bakmayın
Saygılarımla
Dr. .............
*NOT: OLAYLAR SADECE
DOKTORLAR İÇİN DEĞİL DİĞER ÖĞRETMEN, EBE, HEMŞİRE, SAVCI, HÂKİM, SUBAY
YANİ TÜM DEVLET GÖREVLİSİ KAMU HİZMETİ GÖRENLER İÇİN AŞAĞI YUKARI
AYNIDIR.*
(BEN DE BİR) ÖĞRETMEN OLARAK, YILDIRICI HER TURLU ENGELLERİ GÖĞÜSLEMEK
ZORUNDA KALDIM.
*SEVGİLİ DEVLETİM ;*
*GİDİP DE
HÜKMEDEMEDİĞİN YER SENİN DEĞİLDİR.*
*SOSYAL YARDIM PARASI ALTINDA YAPILAN MALİ DESTEK İKİ AY
GECİKSE VEYA VERİLMESE, BURALARI AÇLIK VE SEFALETTEN KIRILIP DÖKÜLÜR.
BÖYLE İNSANCIL BİR DEVLETİN DE EŞİ VE BENZERİ DE DÜNYA ÜZERİNE YOKTUR.**
Bu yazıyı yazan kişinin ellerine sağlık, doğruları yazmış.
Sizin fikriniz ne olacağı bilmiyorum ama ben çok beğendim, iyi
okumalar
İletilmiş e-postadır (anonim)
Türk halkının doktorlarından nefret etmesi -ekşisözlükten
genel olarak 'okumuş' kesime karşı Türk halkı'nda görülen
halin doktor örneğine yansıması. ayrıca sözlüğün popüler
konularından da birisi. yazılmış olanları okudukça ne diyeyim,
nereden başlayayım bilemedim. en iyisi tane tane gidelim.
birincisi, bu doktor denen zevatın nereden geldiğini
zannediyorsunuz siz kuzum? yalıtılmış özel bölgelerde klonlama
ile üretildiğini falan mı düşünüyorsunuz, yoksa mars'tan falan
geldiklerini mi? biraz hafızanızı zorlarsanız o beyaz
önlüklülerden hiç olmazsa bir-iki tanesinin mahalleden oyun
arkadaşınız, okulda sıra arkadaşınız olduğunu kolayca
hatırlayabilirsiniz. yani siz nereden geldiyseniz onlar da
oradan geldi.yani toplumun genel kalitesi neyse onlarınki de o
kadar.
ikincisi, evet, çok şaşıracaksınız biliyorum ama, doktorlar bu
işi para için yapıyorlar. şaşırmayın, çünkü bu onların
mesleği. hayatlarını idame etmek, çoluk çocuklarına bakmak
için para kazanmak zorundalar ve bunu da bir mühendis, bir
mimar, bir öğretmen nasıl yapıyorsa aynı şekilde yapıyorlar,
yani bilgilerini satıyorlar. yani sebil çalışmıyorlar...
üçüncüsü, sizin gibi onlar da 80 sonrasında, Özal'ın
neoliberal politikaları empoze edilerek büyüdüler, paranın en
kutsal değer olduğu öğretildi onlara da. şimdi ise birileri
çıkıyor ve diyor ki, herkes kapitalist olabilir, ama sen
sosyalist olacaksın. vay be, ne güzel...
dördüncüsü, doktorlar çok eğitim görüyorlarmış şeklinde dudak
büken arkadaşlara gidiyor. eğer 70 civarında bir iq'nuz ve
ilkokul birinci sınıf seviyesinde bir matematik bilginiz varsa
basit bir hesapla (6-4=2) görebileceğiniz gibi onlar herkesten
daha fazla üniversite okuyorlar. buna beş (sanırım çoğu dört
yıla düştü) yıllık uzmanlık ve bir kısmı için üç yıllık yandal
süresini de eklerseniz bu süre bazıları için on dört yıla
kadar çıkıyor.
beşincisi, bu da doktorlar çok zor şartlarda çalışıyormuşa
dudak büzen arkadaşlara gitsin bari. bu arkadaşlardan - buraya
dikkat - herhangi biri hayatında hiç 33 (yazıyla otuzüç) saat
aralıksız çalışmış mıdır acaba? bir denesinler, sonra da bunu
ayda on kez yapmaya çalışsınlar. kolay değil mi?
ya da ondan geçtim, çıksınlar yüksekova'nın bir köyünde 1.5
sene çalışsınlar, bakalım hoşlarına gidecek mi?
altıncısı, doktorlar güler yüzlü değilmiş. bugün yoğun çalışan
bir marketteki kasiyer bile size it gibi davranırken (diğer
devlet dairelerinden bahsetmiyorum bile) iki gündür uyumamış
ve akşama kadar 60-100 hastaya bakmak zorunda olan adamdan
güler yüz bekliyorsunuz ha. çok beklersiniz.
yedincisi, en eğlencelisi bu, sağlık sistemindeki
aksaklıklardan doktorları sorumlu tutan arkadaşlar, alkışlar
size. sağlık sisteminin oluşturulmasında değil doktorların,
onların örgütü tabipler birliği'nin bile fikri sorulmaz.
Türkiye'de sağlık sistemi oy hesaplarına dayalıdır. akp
iktidarı da bunun en somut örneğidir, oy uğruna yaptıkları ile
bu ülkeyi her sene 50 milyar dolar zarara uğratıyorlar,
farkında mısınız? tam gün yasası denilen komedinin tek
amacının doktor işgücünü ucuzlatıp sağlıkta özelleştirme
sürecini hızlandırmak olduğunu, bugün önünü arkasını
düşünmeden bunları alkışlayan sizlerin birkaç yıl sonra
yediğiniz kazığın acısını nasıl çekeceğinizi anlatırdım ama,
boşverin.
evet, Türk halkı doktoru sevmez, ama tuhaftır, cebinden
çekilip alınan paralarla yedi kuşak akrabasını zengin edenleri
sırtında taşır.
Dr. Sercan
Bakkallar Ve Doktorlar
Son dönemde, konumları ve sorunları oldukça benzeşen iki kesim, bunlar.: Bakkallar ve doktorlar.
Bakkallar
Bakkallar, Sayın Başbakan’ ın değerlendirmesiyle gündeme geldiler. Değerlendirmede, bakkalların bir araya gelerek, güçlerini birleştirmeleri çağrısı yapılıyordu. Bundan sonra ne yapacakları belirtilmiyordu. Ancak, tahmin edildiği üzere, büyük alışveriş merkezlerine (AVM) direnmemeleri, kendi işyerlerini tasfiye ederek, bu AVM’ ler içinde işçileşmeleri önerilmekteydi.
Bakkallar ve onları temsil eden organizasyonlar, bu değerlendirmelere katılmadıklarını, bu beyanların talihsiz açıklamalar olduğunu belirttiler ve sitemlerini dile getirdiler.
Bu konuda, birkaç sorunun yanıtını vermek gerekiyor. Bunlar:
1. Bakkallara gereksinim var mıdır ? Tabii ki vardır. AVM’ lerin yeri ayrı, bakkalların yeri ayrıdır. Herkes AVM’ lere gidecek zamanı ve imkanı bulamayabilir. İhtiyacını en yakınından ve en hızlı şekilde karşılamak isteyebilir. Bu durum oldukça da doğal ve gerçekçidir. İşte bakkallar, bu ihtiyacı karşılarlar. Bu nedenle, her mahallede, bazen her sokakta, bazen de bir sokakta birkaç tane olmak üzere, ihtiyaç oranında bakkal (veya market) olacaktır ve olmaya da devam edecektir.
2. Büyük AVM’ ler zararlı mıdır ? Bu durum sürekli tartışma konusudur. AVM’ lerin kuşkusuz yararları vardır. Daha çok ürünü aynı alan içinde görebilme, daha toplu ve ucuza satın alabilme gibi. Ancak, AVM’ ler sakıncalı yönleriyle de sürekli gündemdedirler.
Öncelikle, etraflarında büyük bir trafik yoğunluğu yaratmaktadırlar. Bu nedenle, gelişmiş ülkelerde şehir merkezine yapılmalarına izin verilmemektedir. Ayrıca, bu alanlara gidebilmek için, daha fazla araç trafiğe çıkmakta ve trafikte cepheden de, trafik sorununa olumsuz katkı yapmaktadırlar.
Aynı zamanda, bu nedenlerle hava ve çevre kirliliği yaratmaktadırlar.
Küçük ve orta ölçekli işletmeler olan bakkal ve marketleri ezdikleri için, bu alanda işsizliğe neden olmakta, istihdam sorununu negatif olarak etkilemektedirler.
Daha toplumsal diyaloga dayalı ve insancıl ilişkileri yaşatan bakkal-market benzeri kuruluşların sayısını azaltarak, büyük beton binalar içinde, insanı ezen mekanik yapıları öne çıkarmaktadırlar.
Bu nedenle, gelişmiş ülkeler çıkardıkları anti-tekel yasalarıyla, orta ve küçük işletmelerin ezilmesini engellemeye çalışmakta ve AVM’ leri şehir dışlarına çıkarmaktadırlar.
Maalesef Türkiye’ de, bu yöndeki toplumsal bilinç ve duyarlılık henüz yeterince olgun değildir. İktidarlar da, bu konularda orta ve küçük işletmeleri koruyacak önlemler alacaklarına, belirli rant gruplarının saldırılarına kayıtsız kalmakta ve hatta çoğu zaman onlara kolaylık sağlamakta ve işbirliği yapmaktadırlar.
Doktorların Durumu
Maalesef, onların şu andaki durumu da bakkalların durumuyla büyük benzerlik göstermektedir. Son dönemde bu alanda alınan kararlar, daha da acımasız ve talihsiz niteliktedir. Ülke ve toplum çıkarlarına da aykırıdır.
Benzer soruları burada da soralım:
1. Muayenehane, Poliklinik, Laboratuar, Tıp Merkezi gibi küçük ve orta ölçekli sağlık kuruluşlarına toplumun ihtiyacı var mıdır ?
Kesinlikle evet. Çünkü bu kuruluşların kuruluş ve işletme maliyeti daha ekonomik olduğu için, her yerde açılabilirler. Bu nedenle, toplum içinde yaygın olarak konuşlanabilirler. Dolayısıyla da, halka en yakın sağlık üniteleri niteliğindedirler. Halkın bunlara erişimi çok kolaydır ve aynı zamanda da ekonomiktir. Ayrıca, bu nitelikte kuruluşlar ve hekimler, halk ile içli dışlı hale gelmişlerdir ve halkın sağlık sorunlarını çok iyi tanır haldedirler. Dolayısıyla, sağlık sorunlarını daha hızlı, kolay ve ekonomik biçimde çözmektedirler.
Tüm dünya da bu durumun farkına varmış haldedir ve genel uygulama olarak, işletmesi daha kolay ve ekonomik olan bu nitelikteki sağlık kuruluşları devlet ve sigorta sistemi tarafından desteklenmekte, teşvik edilmektedir.
Hastaların % 80’ den fazlasının sorunları, bu nitelikteki ayaktan tanı ve tedavi kuruluşlarında çözülmektedir.
Türkiye’ de ise, bunun tam tersine bir uygulama söz konusudur. Alınan kararlarla, hastane tarzı kuruluşlar desteklenmekte ve adeta teşvik edilmektedir. Halbuki hastaneler, kuruluşu ve işletmeciliği pahalı olan yapılardır. Ayrıca, her yere hastane kuramazsınız. Büyük şehirlerde, buna uygun alanlar bulamazsınız. Bunun dışında, 24 saat hizmet sunumu zorunluluğu ve ek donanımlar nedeniyle, hizmet oldukça pahalı bir özellik kazanmaktadır. Hastaların birim maliyeti, ayaktan tanı ve tedavi kuruluşlarına göre yaklaşık 3-5 kat daha pahalıdır. Yani, hastaları böyle bir çarktan geçirmenin maliyeti kat kat daha fazladır.
Bunun dışında, her yerde hastane kurulamayacağı için, hastaların bu yerlere erişimi zordur. Zaman kaybı söz konusudur. Trafik sorununu daha da ağırlaştıracak bir insan ve araç hareketlenmesini gerektirir. Hastanelerde yığılma nedeniyle, kuyruklar oluşmaktadır.
Sonuç olarak, sağlık sorunlarının çözümünde özellikle hastane tarzı işletmeleri desteklemek ve teşvik etmek yanlıştır. Hastanelerin rolü ayrıdır, ayaktan tanı ve tedavi kuruluşlarının rolü ayrıdır. Ayaktan tanı ve tedavi kuruluşlarında sorunu çözülebilecek hasta oranı % 80’ den fazladır ve bu hastalar bu tür kuruluşlarda sağlık sorunlarını çözmelidirler. Yatış gerektiren hastalar da, hastanelere sevk edilmelidirler.
Ülkemizde, maalesef bu basit kural bile uygulanamamaktadır. Aksine, bunun tam tersine, akıl almayacak yasa ve yönetmelikler çıkarılmaktadır.
Örneğin, SGK yalnızca hastaneler ve bazı hastane benzeri tıp merkezleriyle sözleşme yapmaktadır. Muayenehaneler, poliklinikler, laboratuarlar ve görüntüleme merkezleri sözleşme kapsamı dışındadır. Bu durum, açık şekilde hastaneciliği teşvik niteliğindedir.
Yine çıkarılan yönetmeliklerle, poliklinik ve tıp merkezi gibi kuruluşların açılabilmeleri zorlaştırılmaktadır.
Son olarak çıkarılan Tamgün Yasası ile, doktorların bağımsız olarak işletmeler oluşturabilmeleri ve bağımsız çalışabilmeleri pratikte çok zor hale getirilmiştir. Doktorların, kendi muayenehane ve polikliniklerini kapatarak, devlet hastanelerine dönmeleri için bir dizi zorlama kararlar getirilmektedir.
Tüm bunlar, ülkenin ve toplumun çıkarlarına aykırı kararlardır. Kararların ekonomik bedeli daha ağır olacaktır. Aynı zamanda, dünyadaki evrensel uygulamalara da aykırıdır. Basit akıl-mantık kurallarına da aykırıdır.
Şemsiye tersine çevrilmiş durumdadır.
Peki, bu kadar hatalı, ülke ve toplum yararına olmayan düzenlemeler neden yapılabilmektedir ?
Acaba bakkallara karşı AVM’ lerin acımasız saldırılarının benzeri, sağlık alanında da doktorlara karşı, ucu dışarıda birtakım rant grupları tarafından sürdürülüyor olmasın ?
Hiç kuşkunuz olmasın ki, “Teşbihte hata olmaz !”. Birazcık düşünür ve gözlerseniz, yürütülmekte olan programın, kimler tarafından zorlandığını ve hangi rant gruplarının yararına geliştiğini kolaylıkla görürsünüz.
Acaba bu durumda Türkiye’ nin milli kurumları olan Sağlık Bakanlığı, SGK, Maliye Bakanlığı, TBMM, hükümet gibi kuruluşların görevi küçük ve orta ölçekli sağlık kuruluşlarını korumak mı, yoksa onları uluslararası rant kuruluşlarının önüne yem olarak sunmak mı olmalıdır ?
Temel tercih burada yatmaktadır.
Ancak emin olduğumuz ve kesinlikle inandığımız bir durum vardır ki, o da yanlış ve toplum yararına olmayan politikaların kalıcı olmayacağı ve bir gün geri döneceğidir.
12-02-2010
Doç. Dr. Paşa Göktaş
Tel/Fax : 0216-348 26 12
GSM : 532 243 84 7
web : www.tiplab.org
|
|
HEKİMLİK VE FAHİŞELİK
a. Her ikisi de dünyanın en eski meslekleridir.
b. Her ikisi için de 'Allah muhtaç etmesin ama yokluklarını da
göstermesin' denir.
c. İkisinin de aldığı ücrete 'vizite ücreti' denir.
d. Eğer özel sektörde çalışıyorlarsa ne ala, toplumda her ikisinin de
saygınlığı yüksek olur; ama eğer kamu sektöründe iseler halleri
perişandır.
e. Sosyetik olanları daima el üstünde tutulur; sık sık televizyonlarda,
basında boy gösterirler.
f. Her ikisinin de çalışma saatleri düzenli değildir. Ne zaman
çağırılırsa o zaman gitmek zorundadırlar.
g. Her ikisi de müşterilerini seçme şansına sahip değildir.Ancak
müşterileri onları seçebilir.
h. Muameleleri iyi olmak zorundadır, müşteri memnun kalmazsa bir daha
gelmez.
i. Her ikisi de otobüste, trende vs. yolculuk yaparken yanlarında oturan
kişiye mesleklerinin ne olduğunu söylemekten çekinirler. Aksi takdirde
yanlarındaki kişi kendilerinden yararlanmaya kalkışabilir.
j. Mesleklerini sevmeseler de bir kere başladılar mı artık geriye dönüş
yoktur.
k. Her ikisi de çocuklarını en iyi okullarda okuturlar kendileri gibi
olmasınlar diye...
l. 'Ne olacaksan ol ama en iyisi ol' düsturu her iki meslek için de
geçerlidir.
m. Her ikisinin de en büyük hayali, bol para kazanıp, en kısa zamanda bu
meslekten kurtulmak ve normal insanlar gibi bir yaşam sürebilmektir.
Ama nerdeee...
Antik şehirlerden günümüze kadar genelde iki yapı ayakta kalmıştır...
Şifahane ve kerhane.
Çünkü ikisi de yıkılmasın diye çok sağlam yapılmışlardır.
“TÜRKİYE’DE DOKTOR OLMAK”...
Gözlerini gözlerime dikti, “sizinle özel konuşmak
istiyorum” dedi güçlükle. Son günlerindeydi, düzelmesi imkânsız bir kan
hastalığı ile bir yıla yakın bir süre boğuşuyordu. Eşi ve çocukları onu
bir dakika bile yalnız bırakmıyor, olanaksız bir iyileşme için
gözlerinin içine bakıyorlardı…
Yalnız bir zamanında odasına girdim, gülümsedi. Yanına
oturmamı işaret etti. Vücudunun savunmasından sorumlu beyaz kan
hücreleri hasta kemik iliğinde yapılamadığından iltihap oluşumundan onu
koruyabilmek için maske takıyorduk. Eliyle maskemi çıkarmamı istedi,
dediğini yaptım.
“Biliyorum” dedi, ”umut yok, yakın bir zamanda öleceğim,
ne olur beni yorma, eşim, çocuklarım her şeyin yapılmasını
isteyeceklerdir, boş ver, beni uğraştırma.” Ellerini tuttum, “onlara
bir şey anlatma” dedi, “bu konuşmayı bilmesinler”. “Siz” dedim,
“inanılmaz bir kadınsınız”. “Hayır” dedi, ”ben, çok sıradan bir
kadınım”…
İzleyen süreçte şuurunu kaybetti, çevreyi tanımadı,
çığlıklarla uyandı geceleri. Ailesi son güne kadar hep yanındaydı. Her
sabah vizitinde gözümün içine bakıyor, “yeter artık” diyordu, ya da bana
öyle geliyordu.
Ben bir hekimim ve son ana kadar bir hekim ne yapmalıysa
onu yaptım, tıbbi desteği kesmedim tabii, ama gözlerinin içine de
bakamadım hiç. Sonraki günlerde onu kaybettik.
Sevgili Hocam Prof Dr Akif Berki, “her kaybettiğim
hastamla benim de bir yanım ölür” derdi, haklıydı… Her hekimin hastası
öldüğünde onun da bir tarafı ölür gerçekten.
Bu anımı neden paylaştım…
Çünkü genç lise mezunları meslek tercihlerini yapıyorlar
bu günlerde. Son yıllarda Tıp fakültelerinin puanları yeniden çok
yükseldi, insanlar meslek garantisi yüzünden “hekim” olmayı tercih
ediyorlar artık. Onlara çok kısaca şunu hatırlatmak isterim, hekimlik
bir meslek değil, bir yaşam biçimidir. Sizler bakmayın son yıllarda
hekimler ile ilgili çok yetkili ağızlardan “paragöz” oldukları
anlamına gelen imalara… Gündelik siyasetin sarmalına takılmış, hekimlik
ile ilgili hiçbir fikri olmayan insanlar farklı anlayabiliyor ve öyle
anlatabiliyorlar hekimleri insanlara. Şunu bilmenizi isterim, bir avucu
geçmeyecek kadar olan nadir örnekleri bir yana koyarsanız, yukarıda size
aktardığıma benzer tek bir anısı olan bir hekim bile yaptığı işin
eksenine parayı koyamaz. Sizlerin yazılı basında okuduğunuz,
televizyonlarda seyrettiğiniz tam gün yasası, öğretim üyelerinin
farklı üniversitelerde görevlendirilmesi gibi sorunların ana eksenini
hekimlerin “paragöz” olmaları oluşturmuyor. Bu tartışmanın ana eksenini
olanaksızlıklardan, politika üretememekten, hastane kapılarında ölen
hastaların, halen ilaca ve hekime ulaşamayan vatandaşların
sorumluluğundan kurtulmaya çalışan politikacılar oluşturuyor. Onların
hesapları hekimleri hedef göstererek işlemeyen bir sağlık sisteminin
sorumluluğundan kurtulmaktır. Hekimler ve diğer tüm sağlık personelini
ucuza, yok pahasına çalıştırmak ve her bir zorlukta onları hedef
göstermektir.
Hekimlik mesleğini seçmeyi planlayan hekim adaylarının şunu iyi
bilmeleri gerekir. Eğer ekonomik nedenler ile hekimlik mesleğini
seçecekseniz, bunu yapmayın. Çünkü önümüzdeki süreç Türkiye’de bu
mesleği insanlık sınırlarını zorlayan bir özveri gerektiren ve boğaz
tokluğuna yapılacak bir meslek haline getirecektir. Dahası yaşanacak her
zorlukta siz ve mesleğiniz suçlanacaksınız.
Ama eğer içinde “insan” olan bir meslek seçmek
istiyorsanız, başka insanların acılarını dindirerek mutlu olacağınızı
düşünüyorsanız, yaşamınızın her anını işinizle geçirmeyi kabul
ediyorsanız “hekim” olun.
Sağlık Bakanı Akdağ diyor ki, “Bunlar ısrarla para
kazanmak istiyorlar”…
Kendisi de bir hekim olan bakanın “bunlar” diye hitap
ettiği insanları ileride meslektaşınız olarak görecek ve sayacaksınız,
onlara değer verecek ve beraber çalışmayı isteyecekseniz hekim olunuz.
Şuna inanın, “bunların” asıl istediği insanca, uygarca, bilimin
rehberliğinde, hastayı ve sağlık personelini gözeten iyi planlanmış
sağlık sistemleri içinde insanca hastalarına yardımcı olabilmektir.
Eğer halen “hekim” olmak istiyorsanız, buyurun gelin,
sizlerde aramıza katılın, meslektaşımız olun.
Dr. Mustafa Çetiner
*Hasan Pulur*
* Olaylar ve İnsanlar*
*Yine doktorlar!*
18 Ocak Pazartesi 2010
Bazı olaylar ve bazı haberler vardır ki, sanki
kutlanacak anılacak gün gibidirler.
"Doktorlar" da bunlardan biridir.
Her yıl, hatta yılda bir kere ya da daha çok, sağlık personeli, tabii
başta doktorlarla ilgili haberler iletişim araçlarında yer alır.
Doktorlar şikâyetçidir, eczacılar şikâyetçidir, hemşireler,
hastabakıcılar, başta hastalar, herkes şikâyetçidir. Hükümet yasa
hazırlar doktorlar beğenmez,
doktorlar isteklerini sıralar, hükümet kabul etmez.
* * *
Bu yıl da alışılmışın dışına çıkılamadı, hükümet "tam gün" yasası
hazırlamış, doktorlar karşı...
Şimdi size bir yazı göstereceğiz, okuyun sonra konuşalım.
"Doktorların 'Emeğimizin hakkını istiyoruz' pankartlarıyla yürüyüşünü
gösteren gazete fotoğraflarını burnumuza sokan bir dostumuz 'Şimdi bunun
sırası mı?' dedi:
'Memlekette kan gövdeyi götürüyor, şunların yaptıklarına bak!'
* * *
Biz de kendisine, önümüzdeki gazetelerin birindeki 'Vur patlasın, çal
oynasın!' sayfasındaki fotoğrafları gösterdik, yarı üryan kadınlar,
kadın kılıklı oğlanlar, sarmaş dolaş karılar, kızlar:
Memlekette kan gövdeyi götürüyor, şunların yaptıklarına bak!" Birden
afalladı, biz bu defa başka bir gazeteyi alıp, birinci sayfasını
gösterdik... Baştan aşağı yolsuzluk, hırsızlık, devlet soygunu
haberleriydi: 'Memlekette kan gövdeyi götürüyor, şunların yaptıklarına
bak!'
Sonra ekledik: 'Ahlaksızlık, hırsızlık, devlet soygunu ayıp olmuyor da,
doktorlar emeğimizin hakkını istiyoruz, diye yürüyünce mi ayıp oluyor?'
* * *
Dostumuz, 'Ama canım!' diye itiraz edecek olunca biz lafımızı sürdürdük:
'Doktorların yürüyüşünü yasaklarsın fakat, hırsızların soygununu
durduramazsın... Hırsızların soygununu durdurabilirsen, doktorların
yürümesine de gerek kalmaz... 30 yıllık bir doktor, 10 milyon lira aylık
alamıyorsa, doktorlar yürür. Vergi kaçırandan kaçırdığı vergiyi almak
şöyle
dursun, adını bile saklarsan, doktorun yürüyüşüne nasıl engel
olacaksın?'
* * *
Durdu, düşündü; kendisine bir doktorun yazdıklarını okuduk, yanlış
tedavi yüzünden insanların başına gelenleri anlatan bir habere 'Tıpta
terör başlığının atılmasına kızmıştı... O haberde sözü edilen insanların
başına gelen olayları ne küçümsüyor, ne de örtülü kalmasını istiyordu...
* * *
Ya ne istiyordu? Ona göre tıpta terör şunlara denilirdi... Tıpta terör;
3–4 tane Tıp Fakültesi varken ve daha bunlara bile yeterli eğitim
sağlayacak düzenlemeler yapılmadan 27 tane daha Tıp Fakültesi açmaktır.
* * *
Tıpta terör; 100–200 kişilik olması gereken sınıflarda 500 kişinin
okutularak mezun edilmeye çalışılmasıdır.
* * *
Tıpta terör; yüzde 2,5 oranında bütçe payı ayırarak sağlık hizmetlerinin
yürütülmeye çalışılmasıdır. Tıpta terör; ilkokul mezunu bile olmayan
belediye temizlik işçisinin yarısı kadar maaş vererek doktorları ve
sağlık personelini 24 saat çalışmaya zorlamaktır.
* * *
Tıpta terör; modernleşme ve yenileşme sağlanmadan, gerekli aletleri alıp
alt yapıyı hazırlamadan insanlardan en üst düzeyde hizmeti beklemektir.
Tıpta terör; şartları muayenehane olarak bile hizmet vermeye uygun
olmayan yerlere, poliklinik ve hastane ruhsatı vererek hızla
çoğalmalarını sağlamaktır. Tıpta terör; yasal olarak, Türkiye’ de
doktorluk yapması mümkün olmayan insanların doktor olarak çalışmasına
izin vermektir. Tıpta terör; dört duvar inşa edip, içine bir muayene
masası ve tansiyon aleti koyarak ve bir doktorla hemşireyi burada
çalışmaya zorlayarak, halkı sağlık merkezi açtık diye kandırmaktır.
* * *
Tıpta terör; sorunları ilgililere anlatmaya çalışan, fikrini açıklayan
meslek kuruluşu mensuplarını sürgüne göndermektir. Tıpta terör; sağlık
sektörü ve sağlık sorunları hakkında hiçbir bilgi ve eğitime sahip
olmayan insanların, bu konuda karar verecek danışmanlar olarak
atanmalarıdır. Tıpta terör; sadece bazı reklam meraklılarını memnun
etmek için herkesin bildiği ve uyguladığı tedavi yöntemlerini yeni ve
tek kişi tarafından uygulanıyor gibi yayımlayarak halkı kandırmaktır."
* * *
Bu yazı 17 yıl önce bu köşede yayımlanan bizim yazımızdır.
Ankara’ da Tabip Odası'nın yürüyüşünde, yazı büyütülmüş, çerçevelenmiş
ve en önde taşınmıştır:
25.10.1993...
17 yıl önce...
Bugün hâlâ geçerliyse, kabahat yazıda mı?
Ve bir link: Ben Doktorunuzum.. Beni
hatırladınız mı?
http://www.dailymotion.com/video/xctej0_ben-doktorunuzum-beni-hatyrladynyz_lifestyle
Zorba
Doktorların Bıçak Paraları
Düğünlerde pastayı kesmiyor diye bıçak parası,
hastanelerde hastayı kesmiyor diye bıçak parası...
Bu yazım hastaların (hasta, insanlar için
kullanılan bir
sıfattır) en zor anlarında, en gariban hastalardan dahi utanmadan
bıçak parası isteyen ve onların çaresizliğinden yararlanarak alan
insafsız ve
soysuz doktorlara adanmıştır.
Düğünlerdeki adamlar cahil, insanların şen
günlerinde ne
kopartırsak kardır diye bakıyorlar da, en az 10 yıl üniversite
eğitimi gören cerrah doktorlar insanların bu zor durumlarından faydalanarak
istedikleri bıçak parası ne oluyor? Cenazelere gelip insanların acili
anlarında duygularını sömüren dilencilerden ne farkları var?
Daha da kötüsü 600-700 TL maaşla çalışan insanlardan
bile 400 TL, 4000 TL ve bilmem ne kadar bıçak parası isteyenler...
Sırf bıçak parasını almak için "ameliyat şart, acil
ameliyatlıksınız"
diyenler. Geliri düşük olmasın isterse ülkenin en zengini olsun, bu
hukuksuz talebi söyleyenler belli ki yasalardan korkmuyorlar da
Allah'tan, verecekleri hesaptan da mi en büyük günah "kul hakki"
yemekten de mi korkmuyorlar?
Sonra o paralarla aldıkları aşırı lüks arabalarına DR
plakası taktırıp hava atarlar, vicdansızlar. DR değil BP alsınlar
plakalarına. Arabalarının maddi kaynağını oluşturan Bıçak
Paralarının
bas harfleri, daha hatırlatıcı olur kendilerine.
Hepsi devlet hastanesinde de çalışmaz bunların.
Bazıları üniversite hastanelerinde görevlidir. Bunlar genç yasta
başlarlar bıçak parası almaya. Yaşları ilerler, doçent olur, profesör olurlar. O zaman
artık hem önlerinde düğme iliklenir, hem de tarifeleri artar.
Anne babaları, eşleri, evlatları gururlanır onlarla.
Çünkü o, kutsal bir is olan doktorluk yapıyordur, insanların
hayatlarına sağlık katıyordur, hem alın teriyle kazandığı parayla
ailesine de iyi imkanlar sunuyordur, ama bilmezler oğlunun/eşinin/babasının
bıçak parası adi altında zorla para alarak insanları zor duruma
düşürdüğünü, kahraman görünümlü bir zorba olduğunu.
Hasta bu durum karşısında çaresizdir, korkar. Doktor ya
ameliyatı özensiz yapar da iyileşemezsem diye, ya doktor bir terslik
çıkarırsa diye, doktor kafayı takar ameliyattan sonra ilgilenmezse,
ameliyat sonuca ulaşamazsa diye korkar.
Kaç hükümet geldi geçti, kaç parti geldi geçti, kaç
sağlık bakanı geldi geçti, bu sorun Türkiye' nin önünde bir vicdan
sorunu olarak duruyor. Bu zorbalığa karşı insanlık namına savaş
başlatılması gerekiyor. Hem de derhal..!
(Hipokrat yeminine sadık kalan, benliğini
kaybetmemiş
işini hakkıyla yapan, zor zamanlarımızda bizlerin yanında olan tüm
dürüst doktorlara buradan saygı ile selam olsun).
TEVFiK BiR / MKVB 04.Subat.2010
http://www.tevfikbir.blogspot.com/
Doktorlar!
Birkaç zamandır birkaç hastanede yaşıyorum.
Hastanelerde 'hayat' öyle tuhaf ki. İnsan evine dönünce soluk alıp
vermeye başlıyor. Hastaneler birer oksijen çadırı: Oralarda 'normal'
soluk alıp vermek mümkün değil. Her şey, kullanılan her şey, atılmak
için yapılmış. Geçici şeyler. Sürekli bir kampçılık durumu. Çay
kaşıkları plastik, kupaların üstünde ilaç şirketlerinin isimleri var,
her şeyin üstünde ilaç şirketlerinin isimleri var. Elinizi değdirdiğiniz
her şey çirkin ve atılası. Her an, her şey atılabilir, geride
bırakılabilir ve zaten öyle yapılıyor.
Herkes, her an 'kampçılık' yapıyor. Bu duygu, bu mutlak göçebelik ve her
an işbaşında olma uygusu, bende dehşet yaratıyor. Bu hayatın içinde bir
de doktorlar var. Asıl, doktorlar var. İster istemez onları
düşünüyorsunuz. Eşyalarıyla, koridorlarıyla, duvarlarıyla bu mekânlara
nasıl tahammül ettiklerini. Tabii, bu işin estetik kısmı.
Doktorların bir de hastaları var. Her gün, her gece, birilerinin kolunu,
bacağını, beynini, hayatını kurtarıyorlar. Ya da kurtaramıyorlar. Ama
hep oradalar. O çirkin binalardalar ve böylesine ağır bir işleri var.
Hayretle izliyorum: Kötü yemekler (zaten ne yiyip, ne yemediklerinin
farkında olmayacak kadar çok çalışıyorlar), kötü eşyalar (neye dokunup
nasıl bir kaptan içtiklerinin farkında olmayacak kadar çok
çalışıyorlar), kötü renkler, mekânlar (bulundukları yerin nasıl
döşendiğini fark edemeyecek kadar çok çalışıyorlar): Doktorlar habire
ayaktalar, 'işlerinin' başındalar. Üstelik, inanmayacaksınız ama
DUYGULANIYORLAR. Üzülüyorlar, seviniyorlar; hastalar için yorulmadan
savaşıyorlar.
Yaşadığım bu korkunç günlerde, hakikaten iyi insanlarla: doktorlarla
tanıştım, onları seyretmek durumunda kaldım. Bu esnada bu 'işi' niye
seçtiklerini habire düşünmemek, elimde değil. İnsan, bu denli ağır bir
işi, hayatla ölüm arasında ellerinde gidip gelen insanlarla olmayı,
onlar hayatla ölüm arasında sallanırken hayatta kalmaları için günler ve
geceler boyu çalışmayı, nasıl seçer, neden seçer?
Onlar bu tercihi yapmasalar, bizler sapır sapır dökülürüz bir kere.
Onlara bu tercihi yaptıran bilinçaltı ve üstü dürtüler, onların 'üstün'
insanlar olduğu anlamına mı geliyor? Egoları bizimkilerden daha mı
büyük? Süper egoları daha mı güçlü? En azından vakti bol, parası bol
reklamcılar, borsacılar, bankacılar gibi oturup bunalıma girecek ve
'hayatın anlamı nedir' diye kıvranarak günler ve geceler geçirecek
halleri yok. Buna ne vakitleri var, ne takatleri.
Hayatın anlamı üzerine düşünüyorlarsa da, bu çok derinlerde ve hakiki
bir yerlerde cereyan ediyor. Zira ellerinde insanların hayatları var ve
onlar, bununla meşguller. İnsanların hayatını kurtarmakla.
'Yeni' doktorlar diyebileceğim 1955 yılından itibaren doğmuş olan
doktorlar, hakikaten bambaşka. Anneannemin hastalığı esnasında muhatap
olduğum dinozor doktorlara asla benzemiyorlar. 'Dünya ve evrenin hâkimi
benim; yolumdan çekil küçük karınca' ruhuyla varolmuyorlar. Size her
şeyi izah ediyorlar, fikrinizi alıyorlar; bağırıp çağırdıklarına ya da
yorulduklarına şahit olmadım.
Savsaklamıyorlar hiçbir şeyi. Hep iş başındalar ve hep yürekleriyle,
beyinleriyle seferberlikteler. Bu episod esnasında tanıdığım bütün o
olağanüstü doktorlara, ben nasıl teşekkür edeceğimi kestirebilmiş
değilim.
Nazik bir Çinli gibi habire teşekkür etmekteyim gerçi. Ama onların
hayatlarını bizlere akıtmalarının karşılığı hangi teşekkürle mümkün,
bunu kestiremiyorum. Aynen onları bu işi tercih etmeye itenin tam da ne
olduğunu kestiremediğim gibi. Ama işte o inanılmaz çirkinlikte
mekânlarda, bir sürü imkânsızlıkla kuşatılmış olarak, başları dik ve
üstelik her an size gülümsemeye, cevap vermeye hazır, gecenin üçünde
dördünde dahi koşuşturarak, bizler için paralanan birileri var. Bazen
anlamadığımız, anlayamadığımız şeyler daha güzel ve özeldir.
Onlar da öyleler.
PERİHAN MAĞDEN
Çocuktan
intikam almanın yolu: Onu doktor yapmak..
Selahattin
Duman
Lafım çocuklarına kızdıkça “Seni doğuracağıma taş doğuraydım..” diye
ilenen analadır.. Hesap görmenin harika bir yöntemi var.. Bırak çocuk
istediğini yapsın ancak dersini çalışsın, tıp fakültelerinden birini
kazansın..
Sağlık politikamız intikamınızı fazlasıyla alır..
Antalya ve çevresinde “Kongre Turizmi” almış başını yürümüş..
Ben oradayken sadece doktorların üç ayrı dalda uzmanlık kongresi vardı..
Benim izlediğim “Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği..” kırk
dördüncü kongresi için iki bine yakın uzman doktoru buraya getirmiş..
Cümlesi anestezist..
Belek’teki Susesi Otel’in bunları tek başına ağırlaması mümkün
olmayacağından katılımcıları birbirine komşu üç otele yaymışlar..
Etkinlikler ise Susesi Otel’de toplanmış..
Türkiye’nin dört bir yanından gelen genç doktorlar, doçentler, profesör
dediğimiz “ağır abiler” yani hoca takımı hep burada.. Patnos’tan,
Erzincan’dan, Van’dan, Akyazı’dan gelen yüzlerce doktor; sabahın köründe
kalkıp iki lokma tıkınıyor..
Sonra salon salon koşturuyor..
***
Hem de ne koşturmaca!
Kongreyi düzenleyen dernek yöneticileri, tabii başta bizim kızımız olan
başkanları (liseden arkadaşım) profesör ille de doktor Şükran Şahin kafa
kafaya vermişler..
Biz bunları beş yıldızlı ultra lüks otellerde ağırlıyoruz ama öyle bir
program yapalım ki bu lüksün bir gıdımından sebeplenemesinler, diye plân
yapmışlar..
Her saat başı üç beş salonda birden ayrı ayrı sunum var..
Garipler salondan salona koşturmaktan ne havuz başına inebiliyorlar ne
de denizde şöyle bir çimebiliyorlar..
Hava da inadına yirmi altı derece.. Güneş pırıl pırıl..
AL SANA SUNUM
Ben de heveslenip bir iki sunumu izlemeye kalkıştım..
Çektim programı önüme.. Sunumlardan sunum beğeneceğim..
Günlük programdan aktarıyorum..
“Volatil anesteziler (Sevofluran Desfluran) TİVA yöntemlerinin kan hücre
sitolojilerine etkileri..”
Düzce’den gelen bu sunum başlığının açıklamasını okuyorum..
Açıklama başlıktan beter..
Galiba kanı bozuk hastaların veya hastalardaki kan bozukluğunun
istatistik hesabına dair bir şey..
Geçiyorum.. Daha heyecanlı bir şey bulacağım.. Al sana heyecan:
“RDX (Hexogen, Cyclonite) inhaller ve dermal maruziyet sonucu fatal
seyreden intoksikasyon olgusu..”
Peh peh peh!! Araştırmacılar taaa Diyarbakır’dan.. Bomba patladığında
telef olan bir vatandaşın başına gelenlerin tıbbi tarifi bu..
Açıklamayı üst üste yedi sekiz kez okuyup didikledikten sonra
anlayabildim bunları.. Hiç içinden çıkamadıklarım da var..
“Septik peritonitli ratlarda, sevofluran ve izofluran anestezilerin..”
Bu yazdığım daha başlık cümlesinin yarısı.. Tamamını yazsam okurken en
az on bin beyin hücresi telef edersiniz..
Salonlara takılmaktan vazgeçtim.. En iyisi “Hayal Kafe”ye çıkmak..
Burçin abim ile Faruk kardeşim orada konuşlanmış, beni bekliyorlardır..
Yine de derneğin dört santim kalınlığındaki kongre kitabını alıp
sakladım..
İçinden bazı deyimleri veya konu başlıklarını seçip, ezberleyeceğim..
Özellikle Osman Müftüoğlu ile Eser Alptekin’i dost ortamlarında zor
durumda bırakmak için..
“Yav Osman Hocam!” diyeceğim mesela..
“Spontan pnömomediastinum mu yaptırmak iyidir yoksa deneysel hipatik
iskemi reperfüzyon modeli mi iyidir?”
Versin cevap da göreyim.. İddialıyım veremez.. Çünkü böyle bir konu
yok..
İki ayrı tebliğin başlıklarını birbirine karıştırıp, sonuna soru işareti
ekledin mi böyle acaip bir şey çıkıyor ortaya..
***
Bunları üstün bir gayretle yazmaya çalışmamın sebebi şudur.. Özellikle
hükümetin sağlığın başına diktiği adamı uyarmak isterim..
Bu diller, bu laflar altından kalkılacak gibi değil.. Sen gel bu doktor
milleti ile fazla uğraşma.. Yarın ellerine düşersin.. Yatırıp
uyuturlar..
Sonra uyandırma düğmesine basmayı unuturlar.. İşin sonunda gözünü
Cennet’teki devremülkte almak bile var..
Aynı uyarılarım hükümetin başında dikilen “seyrek bıyıklı asabi
şahsiyet” için de geçerlidir.. Aman haaa!
BU ZULÜMDÜR..
Genç doktorlarla konuşuyorum.. Yeni bitirmişler stajlarını.. Anestezi
uzmanı olmuşlar.. Güzeeel..
Sonra beş yüz elli beş günlük mecburi hizmet için kura çekip Doğu’nun il
veya ilçelerinden birine gitmişler..
Güzeeel..
Hesaba göre bu beş yüz elli beş günlük mecburi hizmet bittiğinde
gönüllerince bir yere tayin istemek hakları değil mi?
İşte burada işler karışıyor..
Seni mahrumiyet bölgesi denilen yerlere gönderen hükümet adamları oradan
geri getirmemek için ellerinden geleni yapıyorlar..
Plân da şöyle..
Kayseri’nin batısından itibaren bir yere gidebilmek için yirmi beş bin
puan biriktirmeniz lazım.. Şöyle bir cıcıkladım işi.. Yirmi beş bin puan
en az on beş senede birikiyor..
Yani Hozat’ta yaptın mecburi hizmetini.. Ödemiş’e gelmek istersen ömür
tüketeceksin..
“İstifa eder serbest çalışırım..”
Nah çalışırsın! Diploman rehin olarak Bakanlığın elinde..
Mecburi hizmete gitmezsen uzmanlık bir yerde dursun doktor olduğunu bile
ispat edemezsin..
***
İşe bakın.. Tıbbiyeyi kazanmak için lisede dört yıl köle gibi
çırpınacaksın.. Kazandın diyelim..
Altı senelik ağır bir tıp eğitimi var.. Bitirdin diyelim..
Uzmanlık sınavı için yeniden çalışıp onu da kazanacaksın..
Kazandın diyelim..
Dört senelik yeni bir kölelik devri başlayacak.. Katlanıp onun da
hakkını verdin, uzman oldun diyelim..
Sonra yallah Ağrı Doğubeyazıt’a, Mardin Midyat’a veya Van Özalp’a..
Hele kız çocuğuysan iyice yandın.. Koca bulma imkânın yok..
Hangi “şuurlu erkek” seviyorum deyip kızın peşinden Muş’a, Patnos’a,
Çukurca’ya gider..
Yörenin adamından zaten hayır yok.. Cümlesi parasız, işsiz..
Koca adayları arasında en iyi seçenek yine korucular.. Altı yüz lira
maaşları var..
Buyur seç birinden birini..
“Benim çocuğum okuyacak, doktor olacak..” diye hırs yapan analar babalar
bir şey anlamıştır her halde..
http://haber.gazetevatan.com/Haber/337991/1/Gundem
Doktorun çilesini bir de “babası”ndan dinleyin -1-
Üniversite öğrencisiyken, kaldığımız yurtlarda tıpta okuyan arkadaşlarım
vardı. O zamanlar onların kalın kalın ders kitaplarını ürkek bakışlarla
süzerdik. Okul bitti, iş hayatına atıldım. Yine doktor komşularım,
arkadaşlarım oldu. Onların yaşantılarını uzaktan da olsa izleme fırsatı
buldum. Hep dertli insanlarla haşir neşir olmalarının ruh hallerine
yaptığı tesiri, özel yaşantı diye bir şey bırakmayan çalışma tempolarını
yıllarca gözlemledim.
Liseyi birincilikle bitirdiğim zaman, mühendislik okuyacağımı
söylediğimde, tıbbı seçmem için öğretmenlerim, özellikle de coğrafya
öğretmenim âdeta yalvarmışlardı. Bu gözlemlerimden sonra onları
dinlememekle ne isabetli bir karar verdiğimi defalarca düşünmüşümdür.
Oğlum tıbbı seçti, acı gerçeğİ yakından gördüm
Yıllar sonra üniversite tercihi yapma sırası büyük oğluma geldi. Demek
ki içinde bir ukde varmış, tıbbı seçti. Böylece bir tıp öğrencisi 6 yıl
boyunca ne yapar, nasıl çalışır, sınavlara nasıl girer, son yıldaki
“intörn” yani stajyer doktorluk devresini nasıl geçirir, yakından ama bu
defa çok yakından izledim.
6 uzun yıl geçti ve oğlum tıbbı bitirdi. Ailece mezuniyet törenine
gittik. Başta ben ve annesi olmak üzere bütün yakınları olarak onunla
gurur duyduk. Daha 24 yaşında saçları seyrelmeye başlayan oğlum artık
“pratisyen doktor” olmuştu.
Artık onunla birlikte hepimizin, daha öğrenciyken bile kendisine “doktor
bey” denmeye başlanmasının karın doyurmayacağını, “devlet baba”nın
doktorlara nasıl eziyet ettiğini anlamanın, daha doğrusu yaşamanın
zamanı gelmişti.
Liseyi onunla aynı yıl bitirenler, meslekte üçüncü yıllarına
başlamışlar, mühendis, mimar, avukat olmuşlardı. Kimisi bu iki senede
yeteri kadar para biriktirmiş, evlenmişlerdi. Aralarında çocuk sahibi
olanlar bile vardı. Ama doktor oğlumun evlenmesi, bizim de torun sahibi
olmamız için anlaşılan daha uzun seneler beklememiz gerekecekti.
Bugün artık mesela böbrek rahatsızlığı olanın, iç hastalıkları uzmanına
gitmediği, derdinin şifasını, bu dalın bir üst uzmanlık alanı olan
nefroloji uzmanı aradığı bir çağdayız. Dolayısıyla hangi doktor
pratisyen kalmak ister? En yüksek puanlarla tıp fakültesine girerek
doktor çıkan bu parlak gençlerin de hedefi uzman doktor olmaktır pek
tabii...
Ciltler dolusu Tıpta Uzmanlık Sınavı kitaplarını birkaç kere devirmeden,
bu sınavı ilk girişte kazanmak kaç doktora nasip olur? Geçerli bir puan
alsa bile istediği yerde ve istediği dalda asistan olmayı, ilk 1-2
denemede kaç pratisyen başarabilir? Oğlum da binlerce yeni mezun
pratisyenin akıbetine uğruyor. İlk sınavında başarılı olamıyor ve
mecburi hizmete gidiyor.
MECBURİ HİZMET :
HAKSIZ BİR UYGULAMA
Doktorlara uygulanan bu mecburi hizmet konusu, insanlarımızın sağlığını
teslim ettiğimiz bu mümtaz zümreye uygulanan korkunç bir haksızlıktır.
Bu insanlar asker değildir, polis değildir. Asker ve polis gibi, kendi
özel okullarında, öğrencilerinin yatacak yerinden, yemeğinden elbisesine
kadar devlet tarafından karşılanarak okutulmaz. Onlara öğrencilikleri
boyunca öğrenci maaşı verilmez. Ama okul bitince, asker ve polis gibi
mecburi hizmete gönderilir.
6 yıl ter döktükten sonra doktorlara diplomalarının hemen verilmediğini
sanırım çoğunuz bilmezsiniz. Onlar diplomalarını, mecburi hizmet bitince
yani neredeyse 2 yıllık doktorken, Sağlık Bakanlığı, mezun olduğu tıp
fakültesine “bu doktor mecburi hizmetini tamamlamıştır” yazısını
gönderdikten sonra alabilirler.
Biz de çaresiz oğlumuzu, devletimizin mühendise, mimara, avukata
uygulamadığı bu mecburi hizmete, İstanbul’a 850 kilometre uzakta, 1800
metre yükseklikte bir dağın tepesindeki sağlık ocağına uğurladık.
Hayatında Ankara ve İstanbul’dan başka bir yerde yaşamamış bu gencecik
insan, kendi halkının bile terk ettiği bu köyde, 1.5 senesini geçirmek
zorunda kaldı. Ahırdan biraz iyice “lojman” ile sağlık ocağı arasında
sıkıştı kaldı. Uzun kış aylarında karın kapattığı dağ yollarından ilçeye
gitmek mümkün değildi. Hoş, gitse kime, nereye gidecekti o da başka.
Dolayısıyla genç doktorun 50 metrekare lojmancığının kapısı, cumartesi,
pazar, gecenin bir yarısı da dâhil olmak üzere 7 gün 24 saat köylülerce
çalınmaya amadeydi.
Bu şartlarda çalışmanın karşılığı kaç TL maaş alıyordu dersiniz? 6 yıl
tahsilin akabinde, doktorluğunun ikinci yılında 1400 TL. O da 4. bölgede
olduğu için. İstanbul’da olsa 1200 TL geçecekti eline zavallının. Devlet
babanın, 50 metrekare ahır lojmanın kirasını 100 TL olarak her ay
aldığından da şüpheniz olmasın. Ama “döner” diyeceksiniz şimdi. Döner
sermayeden ayda bazen 150 TL gelir bazen 300-400 TL. İzin ayında da hiç
gelmez. (Doktorlara verilen döner sermaye gelirinde geçen ay, bir miktar
iyileştirme yapıldığını duyduk.) (Devamı yarın)
Bir Doktor babası
Doktorun çilesini
“babası”ndan dinleyelim -2-
Devletimiz 50 bin uzman, 20 bin asistan ve 50 bin de pratisyenden
meydana gelen bu topluluğu, “dürüst olmayan”, “aldığı çuvalla paraya
doymayan” iflah olmaz bir zümre olarak tanıtıp, halkın önüne
atıvermekten çekinmez. Aldıkları ücretlerden misal verirken, halkı
yanıltır, 120 bin kişilik doktor kitlesinin, çok azının alabileceği
seviyeyi seçer.
Artık hastaların, kendisinden şifa beklediği doktoruna saygısı, sevgisi
kalmamıştır. Ona diklenmeyi, gerekirse bağırıp çağırmayı kendinde hak
olarak görür vatandaş. “Parasıyla değil mi, bakacak tabii bana!”
düşüncesi hâkim olur. Yıpratıcı uzun tahsilinin ve yorucu mesaisinin
karşılığını göremeyen, geleceğinden endişe duyan doktorun da ruh sağlığı
bozulmuştur. Zaten her gün ama her gün dertli, acılı, sıkıntılı
insanlarla uğraşmak zorunda olan bu insanın, içi kan ağlarken
gülümsemesi, kendi derdine yanarken karşısındakine gerekli şefkati
göstermesi imkânsız hale gelir. Kanaatimizce bugün hasta-tabip ilişkisi
en sağlıksız evresini yaşamakta, bizzat ilgililer tarafından, bu iki
kesim arasına husumet sokularak, sosyal bir yara açılmış durumdadır.
Doktorlar mutsuz ve huzursuz
Ama devlet çıkarılan kanunlarla, yönetmeliklerle, genelgelerle
doktorları hizaya getireceğini düşünmeye devam eder. Sağlık reformu
yapılmış, sağlık tesislerinin kapısı bütün millete açılmış. Ama içindeki
doktorların kafası bozuk, kendilerine haksızlık yapıldığını düşünüyorlar
ve için için isyan ediyorlar. Doktorluk mesleğinin, özveri demek
olduğunu, kendinden vermek demek olduğunu en iyi bilmesi gereken
meslektaşları Sağlık Bakanının, bu çileli mesainin karşılığını almaları,
haksız uygulamalara tabi tutulmamaları konusunda kendilerini
savunmadığını düşünüyorlar.
Bu çileler bitmek bilmez
Şimdi oğlumuz 6 ayda bir yapılan TUS’a bir daha girecek. Kazanırsa
asistan olacak. 3 ila 5 yıl sonra uzman doktor olacak. Devlet baba onu
yine mecburi hizmete gönderecek. En verimli yılları, “Bitsin de yerime
döneyim” diyeceği bir yerde beklemekle geçecek. Ondan sonra bir yan
dalda üst uzmanlık için sınava girecek, kazanırsa asistanlığa devam
edecek. Onu bitirdikten sonra gene mecburi hizmete gidecek. Peki, bitti
mi çile? Ne gezer. Daha askerlik var. Doktor kısa dönem askerlik
yapamaz. O asteğmen olarak diğer meslek gruplarından mutlaka 7 ay daha
fazla askerlik yapmak zorundadır. Komando birliğinde ise birliği ile
beraber operasyona gitmek zorundadır. Orada “döner” falan da kalmaz,
sadece maaşa talim eder. Bu askerlik işinden sadece bayan doktorlar
yakayı sıyırır. Erkek meslektaşlarını kariyer kulvarında haksız yere 1
sene sollayıverir.
Uzman olma şansı % 50’yİ geçmez:
Misal bir nefroloji uzmanı 4+3=7 yıl asistanlığın üzerine, en az 5.5 yıl
da mecburi hizmet ve askerlik yapacaktır. Yaş ise artık 40’ı aşmıştır.
Uzmanlık kadrolarının düşük tutulması sebebiyle bir doktor için şu ana
kadar anlatılan çileli ama kendisi için şans olan bu sürecin içinde
olmak ihtimali %50 civarındadır. En başarılı öğrencilerden olup
üniversite sınavında en yüksek puanları almış olmalarına rağmen, bir
doktor %50 ihtimalle pratisyen kalacaktır. İş hayatında bir mühendis de
yüksek mühendis gibi aynı kadrolarda çalışabilir. Kimse sen neden yüksek
mühendis değilsin demez. Ama tıp doktorluğunda pratisyen ile uzman
doktor arasında iş hayatı değerleri bakımından uçurum vardır.
Şunu da hatırlatalım: Ben çocuğumu özel üniversitede okuttum. Tıp
fakültesine 6 senede 120 ila 150 bin lira ödedim. Devletten beş kuruş
yardım almadım demek tıp doktorunu bu mecburi hizmetten kurtarmaz. Özel
okuldan mezun tıp doktoru ile devlet üniversitesinde okumuş olan
arasında bu açıdan bir fark yoktur.
Doktora sahip çıkın
Meclisteki 542 milletvekilinden 336’sı iktidar partisine mensup.
Bunlardan 17’si, Sağlık Bakanı ve TBMM Sağlık Komisyonu Başkanı dâhil
tıp doktoru. 10 tıp doktoru milletvekili de diğer partilerden var. Çoğu
da profesör.
Ey Sağlık Bakanımız, ey Sağlık Komisyonu Başkanımız, ey tıp doktoru
diğer 25 milletvekilimiz! Meslektaşlarınıza haksızlık yapmayın. Toplumun
her ferdine, doğumundan başlayarak hizmet veren bu sosyal kitleyi, her
toplulukta olabilecek birkaç tıynetsiz sebebiyle toplumun önünde
itibarsızlaştırmayın. Doktordan, “Doktor Bey, benim şöyle bir
rahatsızlığım var” diye edeple söze başlanarak hizmet alınır. İnsanı
hastane, ameliyathane, eczane iyileştirmez. Bu imkânlara kendi
birikimini ve deneyimini katarak insanımıza şifa sunacak tabiplerimizi
daha fazla rencide etmeyin!
Bir Doktor Babası
http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=466098
UY
UYGUN KOŞULLARDA HASTA ARANIYOR
 |
Karnesine
başkasının ilacını, ilacını başkasının karnesine yazdırmaya
çalışmayacak, |
 |
Elinde eczane
tarafından doktora yazılmış reçetemsi kağıt olmayan, |
 |
Geldikten sonra,
doğrulatmak için doktor doktor gezmeyen |
 |
Poliklinikte
sıra beklemeyi sosyal faaliyet olarak
görüp, ASM'de gün düzenlemeyen, |
 |
Sıradaki
herkesle kavga etmeyi alışkanlık haline getirmemiş, |
 |
Hastalığı, dili,
dini, ırkı, cinsi, rengi ne olursa olsun fark etmez
|
 |
Ara sıra
konuşmaya ara verip doktoru dinlemeyi de akıl edebilen
|
 |
Ağzındaki sakızı
gelmeden çıkarabilen, |
 |
Mesai saati
kavramını 3 kez anlatınca anlayabilen, |
 |
39 derece ateşli
çocuğu bütün gün bekletip tam çıkarken getirip de "napiim ölsün mü
şimdi bakmazsan" demeyen, |
 |
Mümkünse sırtını
dinlerken telefonda konuşmayacak olan, |
 |
Bütün gün gezip
yada dışarıda işlerini halledip 4-4.5 gibi ASM'ye gelip " ben
hastaydım, okula gidemedim bana rapor ver" demeyen, |
 |
Bir kişinin
muayenesine tüm hane halkıyla gelmeyen, |
 |
Bir yandan
doktorla, bir yandan da telefonla konuşmaya çalışmayan,
|
 |
"10 dakikadır
içerde ne yapıyorsunuz" diye kapıları tekmelemeyen,
|
 |
İçeri 3 çocukla
birden girip,çocuklar doktorun masasını talan ederken,vurdumduymaz
davranmayan, |
 |
"Şu antibiyotiği
yazsan elin mi kırılır" demeyen.... |
HASTALAR ARANIYOR..
Ekleyen:
Selçuk Gümüştaş
BİR DOKTORUN
MESLEĞİ BIRAKIŞININ SEBEPLERİ
Bir
yıl önce başladım ben bu greve. Kendi çapımda, hasta bakmaktan
vazgeçtim. Kime ne?
Çok
düşündüm yazmaya başlamadan önce. Nasıl anlatmalı, diye. Madde madde
sıralamak çok kuru geldi. Çok da uzatmamalıyım, diye düşündüm. Bir
taraftan da anlatacak o kadar çok şey var ki….Sonra dedim ki, örnekler
vereyim, okuyan kıssadan hisse, anlasın. İlk aklıma gelenle başlayayım.
 | İkinci çocuğa yedi aylık hamileydim. İlkinde
asistandım. Bu sefer uzmanım ya, farklı olacak. Ne fark edecekse?
İlkinde, bebeğim iki aylıkken sekiz nöbetle dönmüştüm hastaneye, güya
süt izni altı aydı o zaman. Nöbet dönmez demişler, başladığımın ikinci
günü listeye yazmışlardı. Biliyorum, ben böyle olacağını, anlatması
öyle zor ki. Bir şey hemen başka bir şeyi çağrıştırıyor. Evet, yedi
aylık hamileydim ve çok kötü bir trafik kazası geçirdik. Arabamız pert
oldu, emniyet kemerinin izi vücuduma derin bir morluk olarak çıktı.
Erken doğum tehdidi atlattım. Rapor almadım, çünkü çalıştığım birimde
tek uzman doktordum. Kazadan iki hafta sonra, bu sefer gece yarısı bir
sarhoş sokakta ne kadar araba varsa çarptı. Bir kalp çarpıntısı tuttu
beni. Biliyorum ki, anksiyeteden. Durmadı, sabahı sabah ettim. Sabah
bir kardiyoloji uzmanına gitmeye karar verdim. Erkenden aradım
hastaneyi, polikliniğe gelemeyeceğimi söylemek için. Telefonu
birbirine bağlayan bağlayana. Kimse sorumluluk almak istemiyor. Sebep,
öğleden sonraya gün önceden verilmiş internet randevuları. Sonunda,
dayanamadım “Öldüm ben bugün, tamam mı!” dedim karşımdakine. Beş
dakika sonra o bir türlü ulaşamadığım poliklinikten sorumlu başhekim
yardımcısı aradı. “Dr hanım, sabah adınıza yazılmış yedi sekiz hasta
var, n’olacak?” diye sordu. |
BU MESLEĞİ, BEN DE İNSAN OLDUĞUM VE HASTA OLMA HAKKIMI
KULLANMAK İÇİN BIRAKTIM.
 | Anadolu’nun büyücek şehirlerinden birindeyim. Haftada
iki gün heyet var. Her heyet gününde en az yüz, yüz yirmi hasta var.
Çoğu özürlü veya bakıma muhtaç raporu almak için gelmiş. Raporu
alırsa, devlet para verecek. Diyaloglar: |
1) Hasta yakını: Muayeneye gerek yok doktor!
Dr: Ben muayene etmek için varım.
Hasta yakını: İmzala da şu kağıdı bitirelim işimizi. Daha dolaşacak
çok kapı var.
Dr: Bu kadıncağız Parkinson Hastası. Hiç tedavi aldı mı?
Hasta yakını: Neyse ne hastalığı. Bu saatten sonra tedavi mi olur!
Dr: Tedavi edilirse belki de kendi işini görür, bakıma ihtiyacı
kalmaz.
Hasta yakını: Sen imzala, biz bakarız.
Dr: Hastanın tedaviyle durumunun düzeleceğini düşünüyorsam özür
derecesi veremem. Poliklinikten takip edelim, ilaçlar işe yaramazsa
o zaman yeniden değerlendirelim. Olura olmaza verilen bir şey değil
bu bakım parası
Hasta yakını: Sana mı kaldı kadın, devletin parasını düşünmek! Allah
belanı versin!
BU MESLEĞİ, DURDUK YERE BELA ALMAMAK İÇİN BIRAKTIM.
2) Dr: Eee.. sen geçen hafta da iki özürlü çocuk getirmiştin. Onlar
da mı senindi?
Hasta yakını: Hee..
Dr: Kaç çocuğun var senin?
Hasta yakını: On iki.
Dr: Kaçı özürlü?
Hasta yakını: Sekiz. Bazısı akıldan, bazısı hem vücuttan, hem
akıldan.
Dr: Karın akraban mı?
Hasta yakını: He. Teyze kızıdır. Aklı da kıttır.
Kaba bir hesapla 8×500 TL = 4000 TL. Vergisiz, temiz gelir
BU MESLEĞİ, İNSANLARI EĞİTİLECEĞİ YERDE YANLIŞ YAPMAYA
DEVAM EDİYORLAR DİYE HEPİMİZİN KESESİNDEN HOVARDACA ÖDÜLLENDİRİP,
İNSANLARIN AĞZINA BAL ÇALARAK KENDİ HANELERİNE YAZILAN SEÇMEN OY’UNA
ÇEVİRDİKLERİ İÇİN BIRAKTIM
3) Dr: Ne kadarlık bu bebek?
Baba: İki aylık.
Dr: Sorunu nedir?
Baba: Anne sütü almıyor.
Dr: Dudak, damak yarığı filan mı?
Baba: Şükür, yok öyle bir şey. Bir kusuru yok, her şeyi tamam,
maşallah.
Dr: Siz niye geldiniz peki?
Baba: Devlet memuruyum. Mama parası almaya geldik.
Dr:??
BU MESLEĞİ, İNSANLARIN AÇ GÖZLÜLÜKLERİNE ARTIK
DAYANAMADIĞIM İÇİN BIRAKTIM.
 | Bel ağrısı olan hastanın muayenesi bitmiş, reçete
yazacağım, soruyorum, “Yakınlarda ağır kaldırdınız mı?” Hasta,
kollarındaki bileziklerini şıngırdatarak cevap veriyor, “Allah kabul
ederse, iki kurbanımız vardı. Malum onca et, indir kaldır..Ondan oldu
herhalde.” Önümdeki ekrana bakıyor, bakıyorum. Hasta Yeşil Kartlı.
Hastanın “Dr hanım en iyi ilaç neyse ondan yaz. Bir de MR çektirsen
iyi olur,” demesi ile kendime geliyorum. |
BU MESLEĞİ, BENİM CEBİMDEN ÇALANLAR BANA HASTA HAKKINA DAYANARAK İŞİMİ
KULAKTAN DUYDUKLARIYLA ÖĞRETMESİNLER DİYE BIRAKTIM.
 | Performans, performans. Kaç kişi biliyor bu
“Performans”ın ne anlama geldiğini? Eminim çoğu kişinin anladığı
“işini iyi yapmak.” Performans demek, puan demek. Poliklinikte bakılan
hasta şu kadar puan, hastaya dikiş atılması bu kadar puan, hastaya
muayene testi sırasında x testini yapmak bilmem ne kadar puan. Ay
sonunda listeler asılır. Hastane birincisi bilmem kaç bin puan
yapmıştır. Puanıyla orantılı olarak, döner sermayeden para alır. Zeki
insanlar anlamışlardır, hemen. Bu sistemin nasıl suistimal
edilebileceğini. Geçen yıl mesleği bırakmadan bu konuda olanları da
iki örnekle anlatayım: |
1)
Acil kapıda Aile Hekimliği sisteminden önce pratisyen hekimler
duruyordu. Mantıklı olarak önce hastayı onlar değerlendiriyor, sonra
ihtiyaç duyarsa icapçı konsültan uzman hekimi çağırıyorlardı. Ne
zamanki, konsültan çağırdıklarında onların puanından kesildi, o zamana
değin olura olmaza çağırdıkları uzmanlar bir nebze olsun rahat nefes
aldı.
BU MESLEĞİ MESLEKTAŞLARIMIN PERFORMANS DENİLEN NEDAMETLE
DAHA FAZLA KİRLENDİKLERİNİ GÖRMEMEK İÇİN BIRAKTIM.
2)
Şehrin eski SSK hastanesinde tek nöroloji uzmanıydım. Poliklinik,
acil, servis, EEG, EMG… hepsine tek kişi koşturuyorum. Mutluyum ama,
çünkü sekreterler olsun, acil ekibi, servis hemşireleri, EEG ve EMG
hemşiresi olsun, nasıl iyi bir ekip, anlatamam. Canla başla
çalışıyoruz. Anadolu’dayız. Hasta İstanbul hastası değil, kimi şehrin
diğer ucundan geliyor, çok uzaktan geldim, diyor, kimi de gerçekten
120 km uzaktan, dağın başından geliyor. Biz uğraşıyoruz, EEG ve EMG
ile ne kadar hastanın, ne kadar kısa sürede işin hallederiz, diye.
Bazen işin içinden çıkamadığım oluyor, arıyorum İstanbul’daki
arkadaşlarımı, hocalarımı, hastaları onlara gönderiyorum. Arada
sekreterler puanımı söylüyorlar, aklımda bile kalmıyor. Her ay daha ne
kadar fazla yapabiliriz, randevuları nasıl yakın zamana verebiliriz,
diye uğraşıyoruz. Malu, bakan “İsteyen gece çalışsın, kazansın,”
demiş.Ay sonunda diğer hastanede çalışan eşim, oraya asılan her iki
hastanenin ortak puan listelerine bakıyor (Şehirde bir Devlet, bir de
eski SSK hastanesi vardı. Bir takım sebeplerle iki hastane
birleştirilmiş, tek başhekimlik ile idare edilmeye başlanmıştı. Bu da
ayrı bir hikaye). Benim puan her ay bizim hesaptan en az 8-10 bin puan
eksik. Üç ay böyle gitti. 8-10 bin puan o zaman, yaklaşık 2000 TL
döner demek. Sonunda neden kesiliyor puanlarım, diye araştırdığımda,
yaptığım EMG’lerden kesildiğini öğrendim. Neden? diye sorduğumda “Etik
Komisyon” daki EMG’nin ne olduğunu bile bilmeyen bir başka branşın
uzmanı doktor arkadaşın kararı doğrultusunda olduğunu söylediler. Bir
ay içinde o sayıda EMG yapamayacağıma kanaat getirmiş kuruldaki
arkadaş, puanı yüksek olan işlerin üzeri çizilmiş. Dilekçeler gitti,
geldi. Yalan Performans bildirmekle suçlandım, yani yapmadığım işi
yapmış göstermekle. Gönlüm o kadar rahat ki, her şeyim arşivli,
kayıtlı, raporlarımın hepsi tamam. Israr edince, Bakanlıktan
Soruşturmacı talep etmekle tehdit etti başhekimlik, yani hakkımda
soruşturma açılması ile. Soruşturmacı istiyorum, diye dilekçe verdim.
Sonra da istifa ettim. Dosya da kapandı, gitti. Elimde yazışmaların
örnekleri, üstüne gideyim, dedim. Babası bakanlıkta olan eski bir
arkadaşım,” Boşver, babama sordum, canın yanarmış,” dedi. Lanet ettim.
BU MESLEĞİ, GERÇEKTEN HİZMET ETMEK İSTEMEME KARŞIN,
KARŞISINDAKİNİ DE KENDİ GİBİ BİLEN, HAK YİYEN, NEREDEN GELDİĞİ BELLİ
OLAN KUKLA YÖNETİCİLERİN DAHA FAZLA HEM HEKİMLİK, HEM DE İNSANLIK
ONURUMLA OYNAMAMALARI İÇİN BIRAKTIM.
Fakülte girişimle beraber, on sekiz yılın sonunda, gerçekten severek
yaptığım mesleğimi bıraktım. Kolay bir karar değildi. Doya doya
emziremediğim çocuğumdan, binbir zahmet beni okutan ana-babama,
hocalarıma kadar o kadar çok kişinin emeği vardı ki o, on sekiz yılda.
Benim alternatifim vardı, bırakabildim. Eminim, iki gündür grev yapan,
yapmaya çalışan, yapamasa da gönlü yapmaktan yana olan
o küçük, marjinal,
siyasi görüşlü
arkadaşların çoğu benim yerimde
olsalardı, onlar da benim gibi yaparlardı.
Şimdi artık, mutlu ve huzurluyum. Performansı düşündürmeyen bir kazancım
var. Çalıştığım yerde, insanlar kibar ve nazik. Gün içinde durduk yerde
hakarete uğramıyor, tehdit edilmiyorum. Gece yatağa girerken, telefon ne
zaman çalacak diye düşünmüyorum. Tamamen silinmeyecek olsa da, yavaş
yavaş, insanların çirkin yüzlerine ilişkin anılar berraklığını
yitiriyorlar. Çocuklarıma insana inanabilmeyi öğretme konusunda umudum
yeşeriyor.
Ama…
Tam bir yıl oluyor, hasta görmedim. Hasta gözünde
gördüğüm, o şükran duygusunu, felçli hastanın ilk kez yeniden ayağa
kalkışını görmeyi, hasta bir lokma fazla yedi mi sevinmeyi, kafamda
listeler oluşturup, adım adım ilerleyerek sonunda teşhis koymayı, varsa
tedavisi, tedavi etmeyi özledim.
Halk
başına ne geleceğini bilmiyor, popülist politikaya alet oluyor. Nicelik
olarak artan sağlık hizmetinin aslında niteliğinin artık sıfır bile
olmadığının farkında değil. Sayın bakan ve başbakan, çuvaldaki bir iki
çürük elma için tüm ambarı heba etti. Çürük elmalar duruyor, onlar artık
muayenehaneyi değil Performans Sistemi’ni kullanıyor.
DAHA ÇOK ANLATABİLİRDİM. UMARIM BUNLAR SİZE SAĞLIK
ÇALIŞANLARININ NEDEN GREV YAPTIĞI KONUSUNDA BİR FİKİR VERMİŞTİR.
http://selgingb.wordpress.com/2011/04/20/bir-doktorun-meslegini-birakisinin-sebepleri/
Doktorlara Saldırılar Ve Sonuçları Üzerine Bir Deneme Yazısı
Dr. Semih
Hızıroğlu
I-
Vakalardan Bir Demet
II-
Nereden Nereye
III-
Hasta İyi Oldu
IV-
Hasta İyi Olmadı
V-
Dayak mı Dava mı?
VI-
Olaylar ve Suçlular
VII-
Doktorların Hiç mi Suçu Yok?
VIII-
Tıp Nedir, Bilen Var mı?
IX-
Hak ve Hukuk
X-
Savunma Mekanizmaları (Defansif Tıp Dedikleri)
XI-
Maliyet
XII-
Son Söz
I-
Vakalardan Bir Demet
Gün geçmiyor ki gazetelerde,
televizyonlarda ya da internette saldırılmış ya da mahkemelerde
süründürülme durumunda bırakılmış bir doktor haberi olmasın. Artık
öylesine kanıksadık ki, vaka-ı adiyeden, yani sıradan oldu bu tür
haberler: “Doktora yumruklu saldırı”, “Hasta yakınlarından doktora ölüm
tehdidi”, “Doktora silahlı saldırı”, “…’ta hekimlere çirkin saldırı”, ”
“Savcıyla tartışan doktor tutuklandı”, “… Araştırma Hastanesi'nde bir
asistanın polis memuru tarafından darp edilmesine…”, “Hatalı ameliyat
yüzünden ölen kızı için dava açtı”, “Aile hekimi hastaya ‘yanlış
tedaviden’ 130 bin lira tazminat ödeyecek“, “Yanlış iğne yapan doktora 6
yıl istendi”, “Hastayı ‘bir şeyin yok’ diyerek evine gönderen doktora
soruşturma”, “Hastasıyla ilgilenmeyen bayan doktora 6 ay hapis cezası
verildi”, “Danıştay, yanlış tedavi sonucu sakat kalan kadının
doktorlarına yargı yolunu açtı”, “En seri şekilde olay yerine intikal
etmeye çalışan 112 ekibine, koruma sağlaması ve yardımcı olması gereken
Emniyet Müdürü ‘Neredesiniz, Allah belanızı versin!’ gibi ifadeler
kullanarak hakaret etti.”, “Doktoru linç etmek istediler.”, “Devlet
Hastanesi'nde görevli bir doktor, tedavi için gelen bir hastanın
saldırısına uğradı.”, “Hasta yakını tarafından darp edilen doktorun kolu
kırıldı”, “Dövülen doktorun kırık koluna platin takılacak”, “Sağlık
Merkezi’ne pompalı tüfekle baskın”, “Her yerden hekime darp haberi
geliyor”… Yani artık haberlere yetişilemiyor. Seç seçebildiğini… O kadar
çeşitli ve sayısız örnek var ki, insan hangisini alacağını şaşırıyor.
İster istemez tabip odalarının ana
görevlerinden biri de her saldırının ardından kınama ve basın açıklaması
yapmak oldu. Başka hiçbir meslek grubuna yönelik bu derecede yoğun bir
saldırı görmek ve başka hiçbir meslek odası ya da örgütünden bu kadar
sık kınama açıklaması duymak herhalde mümkün değildir. Olaylar hak
aramanın, mağduriyetinin giderilmesini istemenin çok ötesine geçmiştir.
Bu kadar anormal bir duruma nasıl gelinmiştir ve neler yapmak gerekir
diye oturup üzerinde düşünme zamanı herhalde çoktan gelmiş ve hatta
geçmiştir.
II-
Nereden Nereye
Bizim çocukluğumuzda doktora
gideceğimiz zaman, mutlaka banyomuzu yapar, temiz ve mümkünse yeni
elbiselerimizi giyer ve doktora öyle giderdik. Hatta doktora gidilmezdi,
doktora çıkılırdı. Doktorluk adeta bir üst makam gibiydi. Annemiz bu
buluşma için bizi özenle hazırlardı. Doktora hitap şekli saygılı bir
“Doktor Bey” ya da “Doktor Hanım” ifadesinden başka türlü düşünülemezdi
bile… “Hocam” (“Hoca” değil) şeklinde hitap da saygı sınırları içinde
sayılırdı. Doktor oturmadan oturulmaz, doktor içeri girince ayağa
kalkılırdı. Burada gösterilen saygı sadece bir şahsiyete yönelik
değildi. Bu şahsın kimliğinde, bilime, bilgiye ve emeğe saygı
gösterdiğimizi çocuk bilincimizin derinliklerinde duyumsardık.
Büyüdükten sonra da bu
alışkanlıklarımız devam etti. Hekim olunca da ister istemez karşımıza
gelen hastalardan bu özen ve nezaketi bekler olduk. Ama neredeee? Artık
öyle hasta bulmak çok zor mu desem, imkânsız mı desem bilemiyorum. Geçen
zaman, insanları davranışlarıyla birlikte değiştirince, farklı bir
kültür ortamına alışmaya çalışan yabancılara dönüştük. Artık zaman
zaman, “Doktor”, “Doktorcum”, “Doktorum”, “Beyefendi”, “Hoca”,
“Arkadaş”, “Hey”, “Hop”, “Şefim”, “Üstad”, “Birader”, “Kardeş”, “Bacım”,
“Abla”, “Abi”, “Sen”, “Baksana”, vs gibi hitaplara maruz kalabiliyoruz.
Henüz duymadım ama yakında, “Hemşerim”, “Hacı”, “Usta”, “Baba” gibi yeni
hitap şekilleriyle de karşılaşmamız muhtemeldir ve belki
karşılaşanlarımız olmuştur bile…
Karşınıza ellerini bile yıkamaya
gerek duymadan gelen, konuşurken bir yandan da ağzında sakız çiğneyen,
üstüne başına özen göstermeyi umursamayan, bakışlarında en ufak bir
anlam fark edilemeyen değişik ve yıldırıcı hasta profillerinin muhatabı
olabiliyoruz. Odaya girdiğinizde ayağa kalkmak bir yana, hiç istifini
bozmadan heykel gibi oturan ya da karşınıza geldiğinde rahatça
sandalyeye kurulup bacaklarını iyice açıp ya da bacak bacak üzerine atıp
yayılıveren, duruşuna oturuşuna bir çeki düzen verme gerekliliğini
aklından bile geçirmeyen hasta ya da hasta yakınları ile haşır neşir
olmak zorunda kalabiliyoruz. Hastane koridorlarında, merdivenlerinde,
sanki omuz atacakmış gibi, düşman denizaltısına pike yapan kamikaze
uçağı misali, üzerinize doğru gelen sinirli hasta ve hasta yakınlarından
kendinizi zor kurtarıyorsunuz.
Belki de suç bizde… Değişen zamana
ayak uyduramadık, eskiden kalma alışkanlıkların boş beklentisi içine
girdik. Belki de hep böyle olması gerekiyordu. Yanlış olan bugün değil,
dündü. Saygı gösterme şekilleri mi değişmişti yoksa saygı gösterme
değerleri mi? Bizler farkında olmadan, artık gereksiz ve abartılı
görülen eski saygı kurallarının esiri mi olmuştuk acaba? Bu esaret mi
bizim alıştığımız davranış kalıplarının dışındaki davranışları
saygısızlık olarak algılamamıza yol açıyor ve bizi huzursuz ediyordu.
Böyle bir değişime hazırlıksız olarak mı yakalanmıştık? Yoksa gerçekten
toplumun doktorlara karşı saygı gösterme hassasiyetinde ciddi bir
sarsıntı mı olmuştu?
* * *
Bildiğiniz gibi bir doktor, bir
hasta ile karşı karşıya kaldığında genel olarak iki ana ihtimal vardır:
Hastayı ya iyi edebilirsiniz ya da edemezsiniz. İyi edeyim derken,
eskisinden de beter hallere düşmesine sebebiyet vermek ya da tamamen
değil de kısmen iyileşmesini sağlayabilmek gibi çeşitli ara ihtimaller
de kuşkusuz vardır ama bunları bu iki ana ihtimalden uygun olanının alt
kategorilerinden biri olarak değerlendirmek gerekir.
III-
Hasta İyi Oldu
Hastayı iyi edebilirseniz
kendinizi bu seferlik (bu ‘hasta’lık) paçayı kurtarmış sayabilirsiniz.
Ama sakın hastayı iyi ettiniz diye teşekkür, iltifat, bir buket çiçek,
bir kilo üzüm, bir kutu çikolata veya baklava, bir gömlek, vs… böyle
şeyler beklemeyin, bunlar çok eskilerde kaldı. Yeni hekim neslinin
muhtemelen haberi bile olmayabilir bu tip jestlerden. Bu konuda
prospektif randomize bir çalışma yapmadım ama olayı kendi deneyimlerime
göre biraz istatistiksel olarak ifade etmem gerekirse, sözlü bir
teşekkür veya iltifat ihtimali yüzde bir, yarım kilo erik, bir kutu
şeker veya bir demet nergis ihtimali beşyüzde bir, bir tişört ihtimali
ise binde bir bile değil… Gazeteye teşekkür ilanı verme ihtimali mi?
Öyle bir ihtimal hala var mı, pek bilemiyorum ama herhalde olsa olsa…
Onbinde bir ihtimal… Hayat boyu belki bir iki kere denk gelebilir.
Üzülmeyin canım, yine de piyangodan büyük ikramiye çıkmasından daha
kuvvetli bir ihtimal. Ola ki siz daha başarılı bulunan bir hekimsinizdir
ve bu oranlar sizin için daha yüksek olabilir ama nereye kadar?
Tabii ki hastayı iyi ettiniz diye
ille de bir şey beklemek gerekmez, ama bu bir manevi tatmindir.
Doktorlar bu işi sürdürmek için para dışı motivasyonlara da ihtiyaç
duyabilirler. Yoksa bir kilo portakala, bir kutu pastaya ya da bir
kravata tabii ki hiçbir doktorun tenezzül edeceğini sanmam. Ama
getirilen hediyenin maddi değeri değil manevi değeri bir doktor için
daha önemlidir. O hediye, sizin, kendisi veya yakını için büyük ve
önemli bir iş yaptığınızın farkında olunduğunu ve bunun için
minnettarlık duyulduğunu size hissettirir. Ve bu tip hisler size, hiçbir
paranın yaptıramayacağı işleri yapma gücü ve şevkini verir. “Doktor
Bey (ya da Hanım), çok teşekkür ederim. Biliyorum, emeğinizin
karşılığını ödeyemeyiz. Keşke imkânımız olsaydı da …” deyip, sözün
gerisini getirememe mahcubiyeti içinde, hastanenin önündeki manavdan zar
zor denkleştirdiği parasıyla aldığı belli olan, kesekâğıdına doldurulmuş
bir kilo elmayı usulca masanıza bırakıp, ürkek adımlarla ve minnet dolu
bakışlarla odanızdan sessizce çıkıp giden bir hastanın (ya da yakınının)
arkasından ne düşünürsünüz? Boğazınız düğümlenmez mi? Gözleriniz dolmaz
mı? “Dünyanın bütün hediyelerini verselerdi, şu bir kilo elma kadar
beni mutlu edemezdi.” diye hissetmez misiniz? “Şükürler olsun,
iyi ki bu işi yapıyorum, iyi ki doktor olmuşum.” deyip işinize çok
daha büyük bir hevesle sarılmaz mısınız? Çünkü hastanın verdiği
hediyenin değeri para ile ölçülemez, farklı bir boyuttur. Diğer bütün
mesleklerden farklı boyutu olan bir mesleğin mensubu olmanın gönenci,
size ayrı bir güç ve şevk verir. Görmüşsünüzdür, bazı işyerleri,
muhtemelen mecburiyetten, “Alın teri teşekkür ile ödenmez.” diye bir
yazı duvara asarak müşterilerinden para alabilmeyi garantilemeye
çalışırlar. Bu sözü doktorlar için tersine döndürmek gerekir:
“Doktorun alın teri teşekkürsüz ödenmez.”
Bu arada muayenehaneci hekimler daha
iyi bilirler ki, muayenehane hastalarında bu teşekkür, iltifat, hediye
ve hatta gazeteye teşekkür ilanı verme oranları kıyaslanamayacak kadar
daha fazladır. Aslında, “Nasıl olsa para ödedik, bir de teşekküre,
hediyeye ne gerek var?” diye düşüneceklerini umarak, muayenehane
hastalarında bu oranların, hastane hastalarına göre çok daha düşük
oranlarda olmasını beklemek akla daha uygunken, neden tersi olmaktadır?
Bu durum, muayenehaneye gelen hastaların daha varlıklı olduklarını ileri
sürerek açıklanmaya çalışılsa bile, bir teşekkür ya da iltifatın maddi
hiçbir değeri olmadığını göz önüne aldığımızda, bu açıklamanın pek de
tatmin edici olamayacağı açıktır. İki grup arasında eğitim ve kültür
farkı olduğu ileri sürülebilir ama bu da oldukça sübjektif (öznel) bir
yargı olur, açıklamaya yetmez. Ama bu durumun mutlaka mantıklı bir
sebebi olması gerekir.
Hepimizin bildiği gibi, paranın
değiş-tokuş ve sermaye birikim aracı olmasının yanında çok önemli üçüncü
bir fonksiyonu daha vardır: değer bildirme aracı olması. Yani bir bardak
10 lira, bir tabak da 30 lira ise, tabağın bardaktan üç kat daha fazla
değerli olduğunu ya da bir aylık maaşımızla örneğin 100 tane bardak
alabileceğimizi anlarız. Ama eğer bardağı size bedava vermişlerse, o
zaman ne bir tabağın bardaktan ne kadar kıymetli olduğunu ne de
maaşımızla ne kadar bardak alabileceğimizi bilemeyiz. Bardağın değeri
bizim için meçhuldür. Dolayısıyla, muayenesi veya ameliyatı için hiçbir
ödemede bulunmayan bir kişinin, anlamadığı böyle bir işin değerinin ne
olduğunu bilebilmesi güçtür. Oysa muayenehane hastası hem bir
muayenenin, hem bir işlemin ve hem de bir ameliyatın değerinin ne
olduğunu bilir, çünkü parasını kendi cebinden ödemiştir. Değerli bir iş
yapan insana karşı da minnetini belirtme ve saygı gösterme ihtiyacını
daha çok duyar.
IV- Hasta
İyi Olmadı
Gelelim ikinci ihtimale, yani
hastayı iyi edemezseniz ya da hasta kendisinin iyi edilemediğine
inanıyorsa, o zaman durumunuz maalesef vahim…
Burada belirtilmesi gereken önemli
bir nokta da, durumunuzun vahameti sadece hastanın sağlığı ile ilgili
sorunlardan da kaynaklanmayabilir. İstediği ilacı yazmamak, istediği
tahlili tetkiki yaptırmamak, fazla bekletildiğine ya da kendisiyle
yeterince ilgilenilmediğine inanmak gibi akla gelebilecek ve gelemeyecek
birçok neden de size özel ilgi göstermesine sebep olabilecektir. Yine
hasta yakınlarının hastalarını ziyaret saati dışında istedikleri
zamanlarda ziyaret etme ısrarı, refakatçi alınıp alınmama konusunda
sizin fikrinizden ziyade kendi fikirlerinin geçerli olması gerektiğine
dair sarsılmaz inançları, hastalarına iyi bakılmadığına inanmaları,
internetten öğrendikleri yarım yamalak tıbbi bilgilerle sizi kendi uygun
gördükleri şekilde davranmaya zorlamaları gibi nedenlerle de topun
ağzına gelebilirsiniz.
Bu durumlarda, sıralamada
hissiyatınıza göre bir iki yer değişikliği yapılabilirseniz de, hafiften
ağıra doğru aşağıdakiler sizi bekliyor demektir:
A-Yasal Saldırılar:
i-İlgili Makamlara Şikâyet Edilme.
ii-Dava Açılması (Ceza, Tazminat)
B-Sözel ve Davranışsal
Saldırılar:
i-Memnuniyetsiz, pis ve tehditkâr bakışlar.
ii-Beddua, Sözlü Saldırı,
Hakaret, Küfür, Tehdit.
C-Fiziksel Saldırılar:
i-Fiili Saldırı, Darp, Dayak.
ii-Sakat Bırakılma.
iii-Öldürülme.
Bu silsilenin basamaklarını kimi
zaman yavaş yavaş kimi zaman da bir anda yıldırım hızıyla kat etmeye
başlarsınız, artık hangi aşamada ne şekilde bu gidişatı
durdurabilirsiniz ya da sıralamanın hangi basamağından direkt giriş
yaparsınız bilemiyorum. Çünkü siz yapacağınızı zaten yapmışsınız ki bu
duruma düşmüşsünüz, bundan sonra elinizde yapabileceğiniz bir şey
kalmamıştır, inisiyatif tamamen karşı tarafa geçmiştir. Artık karşıdan
gelecek hamleye göre pozisyonunuzu ve savunmanızı hazırlamaktan öte
yapılabilecek pek bir şey kalmamıştır. Geçmiş ola...
V- Dayak mı
Dava mı?
Bu yazıyı aslında “Hekimlere Fiziki
Saldırılar” ile “ Hekimlerle Hukuki Mücadeleler”i birbirinden ayırarak
iki ayrı yazı olarak yazabilirdim. Ama bunu tercih etmedim ve darp ile
davayı, birbirlerinden ayırmadan beraber olarak ele almayı daha uygun
buldum. Çünkü birçok hekim için hakkında soruşturma ya da dava açılması,
fiziksel bir darptan daha ağır ve zedeleyici olabilir. Birkaç haftada
geçecek bir darbın (tabii ki sakat bırakılma ve öldürülme dışındaki
darbın) bedensel acısı (ruhsal, manevi acısı değil elbette), yıllarca
sürüp uğraştıracak ve muhtemelen psikolojinizi bozabilecek bir davaya
tercih edebilir. (Görüyorsunuz seçenekler pek parlak değil!) Darp ile
dava ikiz kardeş gibidir, maddenin üç hali gibi, doktorlara karşı
tepkinin iki farklı halidir. (Üçüncü hali de bir önceki bölümde
belirttiğim gibi sözel ve davranışsal saldırılardır.) Hekimlerin
algılayışı açısından dava da, hastanın hakkını aramasından ziyade,
kendisine karşı yapılmış bir saldırıdır. Saatlerce uğraştığınız bir
ameliyattan sonra kaybettiğiniz hastanın yakınları size emeğiniz için
teşekkür edeceğine kalkıp da dava açmışsa, artık bu bir hak arama değil,
düpedüz saldırıdır. Acısını, cehalet ve sağduyusuzluğun körüklediği
temelsiz bir intikam alma isteği ile dindirme çabasıdır. Ayrıca hem darp
hem de dava, hekimlerin davranış tarzlarında (ki bunları “Savunma
Mekanizmaları” bölümünde ele alacağım.) aynı sonuçlara yol açmalarından
dolayı da birbirlerinden ayrı ele alınmaları zordur.
Bu arada terminoloji ile ilgili de
kafa karışıklığına meydan vermemek gerekir. Nasıl ki bir markete
alış-veriş için girmiş bir müşteri, hırsızlık yaparsa, artık bir müşteri
olarak değil bir hırsız olarak muamele görür, aynı şekilde hastaneye
hasta ya da hasta yakını sıfatı ile girip de doktorlara ya da sağlık
personeline ve görevlilere saldıranlar da artık birer hasta ya da hasta
yakını sayılamazlar, onlar artık birer saldırgandır ve ona uygun muamele
görmelidirler. (Hiçbir ceza falan gördükleri de yok ya…) Yine doktoru
dava edenler de artık hasta ya da yakını değil, birer davacıdırlar ve
gerektiği şekilde muamele edilmelidirler. Doktor ise her zaman
doktordur, kendisine küfür de edilse, darp da edilse, dava da edilse…
VI- Olaylar
ve Suçlular
Hasta birkaç ölümcül yerinden
bıçaklanmış, hastaneye getirilmiş, ameliyat edilmiş, kurtarılamamış.
Yakınları doktorlara saldırıyorlar, bıçaklayanlara değil. Çocuk evde
ortada bırakılan bir zararlı bir sıvıyı içmiş, zehirlenmiş, hastaneye
getirmişler, kurtarılamamış. Yine suçlu doktorlar, ama hiçbir ebeveyni
kendini sorumlu hissetmiyor. Sarhoş şoför yayayı ezmiş geçmiş,
akrabaları kurtaramadınız diye acil servis çalışanlarına saldırıyor.
Katil, sevdiği kadını önce kurşunlamış, ölmeyince ardından bıçaklamış,
öldürmüş. Mahkemede kendini, “Sağlık görevlileri zamanında gelip
müdahale etselerdi kurtulurdu.” diye savunuyor. (Gördünüz mü bakın esas
suçlu kimmiş!)
…’da bir ‘erkek’ hasta
yakını yine bir kadın doktora acımasızca arkadan saldırarakhayati
tehlike oluşturacak şekilde darp etmiş.Bayan doktorun
arkasını dönüp hastasının bakımı ile uğraşmasını fırsat bilerek
kendisine olanca gücü ile saldırıp sırtını yumruklamış, kafasını duvara
vurmuş ve arkasından da kendisine yardıma gelen personele bıçak çekmiş.
Doktor hanımın hayati tehlikesi devam ettiğinden gözlem altına alınmış
ve olayın şokunu atlatamadığından sürekli ağlamakta olduğu bildirilmiş.
Vahşet mi desem, canavarlık mı desem bilemiyorum. Aslında diyecek söz
var ama yazamıyorum.
Hele hele, bir vatandaş silahla
vurulmuş, ilçenin hastanesine yaralı olarak getirmişler, nöbetçi doktor
atılan saçmalarla damarları zedelendiği için üniversite tıp fakültesi
hastanesine sevk etmiş, fakülte hastanesinde damar cerrahı bulunmadığı
gerekçesiyle tekrar ilçe hastanesine geri getirilmiş ve maalesef
kurtarılamamış. Vefat eden hastanın yakınları tarafından ölümün
sorumlusu anında tespit edilmiş. Silahla vuran adam mı dediniz? Olur mu
hiç öyle şey? Onun ne suçu var ki? Eninde sonunda silahını doğrultup
ateş etmiş, bu da suç mu yani? Suç burada olsa olsa kimdedir? Evet, bu
sefer bildiniz. Suçlu elbette, artık hemen hemen her zaman olduğu gibi,
vurulmuş adamı kurtaramayan doktordur. Nitekim artık gelenekselleşmek
üzere olan bu sıradan tespiti anında yapan vefat eden hastanın
yakınları, doktoru linç etmek üzere, hastanenin önünde hemencecik
toplanıvermişler. Belki de yüz kişilik galeyana gelmiş korkunç bir
kalabalık… Sanırsınız ki seferberlik emri verildi, insanlar savaşa
katılmak üzere toplanıyorlar. Fotoğrafı bile korkutucu… Düşünün
içerideki doktorun yalnızlığını ve çaresizliğini… Yakınları, “Ölecek
kadar kötü durumda değildi. Onun ölümünün tek sorumlusu doktordur.
Sağlam geldiği hastanede kan kaybından öldü. Şimdi
bu genci öldüren doktorun cezasını devlet versin, yoksa
onu biz cezalandırırız.”demişler. Doktoru linç
etmek için yaklaşık 2 saat acil servis önünde bekleyen öfkeli grubu
sakinleştirmek için İl Emniyet Müdür Yardımcıları, devreye girmiş.
Doktor, çevik kuvvet ekiplerinin yardımıyla güç bela hastaneden
çıkabilmiş. Saçmalarla damarları ölümcül şekilde zedelenmiş hasta için
hastaneye sağlam geldi demekten (sağlamsa zaten hastaneye niye
getirildi?), ölümün tek sorumlusu olarak doktoru görmeye, “bu genci
öldüren doktor” diyebilecek derecede aklıselimden yoksun ve cezasını da
devlet vermezse kendilerinin vereceğini söylemeye varacak kadar
dehşetengiz bir görüş açısına sahip yüzlerce insan… Aralarında, şifa
niyetine, bir tanecik bile aklı başında, sağduyulu bir insanın, bir
vatandaşın, bir vicdan sahibinin olmaması ne kadar hayret vericidir. Ne
kadar üzücüdür. Geleceğimiz açısından ne kadar moral bozucudur.
Toplumsal cinnet herhalde olsa olsa budur. Peki, bu arada adamı vurana
ne oldu?
Eskiden çoğu hastanede bir polis ya
da bekçi yeterli iken ve önemli bir kısmında o bekçi bile yokken, şimdi
hastanelerin muhtelif bölgelerine dağılmış güvenlik şirketi elemanları
eşliğinde sağlık hizmeti sunulmaya çalışılıyor. Bırakın doktorları,
onlara bile saldırılıyor. İşte bir haber: “Ziyaret saati dışında
yakınını ziyaret etmek için küfredip güvenlik görevlisine saldıran ve
olay yerinden uzaklaştırılan hasta yakını, yaklaşık bir saat sonra
ellerinde bıçak, tuğla, demir, sopa gibi cisimlerle gelen 15-20 kişilik
bir grupla bu kez merkez acile saldırmış ve oradaki güvenlik elemanını
darbetmeye çalışmıştır.” Bu da nesi böyle? Hastanede miyiz, savaşta
mıyız?
Hasta ya da hasta yakını olmanın
masumiyetinden aldıkları güçle, hayatlarında karşılaştıkları bütün
haksızlıklara olan isyanını toptan ve çekincesiz olarak
haykırabilecekleri bir yer ve ortam bulmanın şevkiyle saldırıyorlar
sanki… Hastalıklarından dolayı düşmüş olduklarını düşündükleri
mağduriyetin, artık her konuda kendilerine tartışmasız bir haklılık
kazandırdığına inanarak saldırıyorlar. Eğer gerçekten bir mağduriyetleri
varsa ki bu çok büyük bir ihtimalle hastalığın kendisinden ya da
sistemden kaynaklanıyordur, sanki bunun sebebi müsebbibi doktorlarmış
gibi saldırıyorlar. Hastaneleri, saldırganlıklarının tamamen hoş
görülecekleri yerler mi sanıyorlar, ne?
Bütün bu saldırganlar, bu cesareti
nereden alıyorlar?
Olaylar münferit olmanın çok ötesine
geçmiş, adeta bir toplumsal histeriye dönüşmüştür. TTB’nin bu konu ile
ilgili olarak hazırladığı raporda durum çok iç karartıcıdır: Her 4
hekimden 3’ünün meslek hayatının bir döneminde saldırıya maruz kalmış
olduğunu, son 1 yıl içinde hekimlerin %68’inin işyerinde ortalama 7
şiddet içeren olaya tanık olduğunu bildirmektedir. Saldırı ve dava
sayıları inanılmaz bir şekilde artış göstermektedir. Kısa bir süre sonra
bu işin yapılamayacak bir hale gelmesi de kuvvetle muhtemeldir.
Ecelin zengin fakir, güçlü güçsüz
ayrımı yapmadığı gibi, bu saldırılar da profesör pratisyen, şef asistan,
erkek kadın, yaşlı genç gibi ayrımlar yapmamakta, topyekûn bütün
hekimlere yönelmektedir. Acil servis çalışanları ve mesleki risk
sigortasında 4.derece diye belirlenen branşlar daha yüksek risk taşısa
bile, hiçbir statü, makam ve branştaki hekim bu saldırılardan muaf
değildir. Nitekim birçok örneği yaşanmıştır.
Başka yerlerde kuzu olan insanlar,
hastaneye geldiklerinde kurt kesilmektedir. Hastane dışında Dr. Jekyll
olanlar, hastaneye girdikleri andan itibaren Mr. Hyde’a
dönüşmektedirler. Kırmızı görmüş boğa gibi, beyaz gömlekli görünce
huysuzlaşmakta ve saldırganlaşmaktalar. Zapt edilmesi ve laf anlatılması
imkânsız bir “saldırgan-hasta” ve
“saldırgan-hasta yakını” tipi türemiştir. Durum öyle bir hale
gelmiştir ki, artık her hasta (ve yakını), aksi ispat edilene
kadar, potansiyel bir saldırgan ya da davacıdır.
İşin en üzücü yanı, birçok örnekte
de görüldüğü gibi, bu saldırganlara karşı toplumsal bir tepki olmaması,
hatta sessiz ve tepkisiz kalınarak adeta bu saldırganların eylemlerine
üstü kapalı bir onay verildiği hissi yaratılmış olmasıdır. Henüz
saldırmamış olan ama saldırganlarla fikir birliği içinde olan, onları
haklı gören, en ufak bir sağlık sorunu yaşadıkları taktirde kolaylıkla
ve tereddütsüz saldırganların saflarına geçebilecek geniş bir kitle
olduğu ortadadır. Böyle bir kitlenin varlığı, yetkili kişilerin gereken
açıklamaları yapmalarını ve tavır almalarını bile engeller gibi
görünmektedir. Bu durum saldırganlığı daha da teşvik etmekte ve
azdırmaktadır.
İşin bir başka üzücü yanı da,
kurunun yanında yaş da yanar misali, efendi, düzgün, doktorlara ve
hastane çalışanlarına saygılı, tek dertleri hastalıklarının tedavi
edilmesi olan hasta grubu da bu saldırganlaşan gruptan ayırt edilemediği
için ve bu saldırganlar nedeniyle doktorlardaki hasta algısında bozulma
meydana geldiği için zan altında kalmaktadır. Bu durumun nedeninin de
doktorlar değil, saldırganlar olduğu açıktır. Yüzüne, tipine bakarak bir
insanın hırlı mı hırsız mı olduğunu anlamak pek mümkün olmadığından,
herkese karşı tedbiri elden bırakmamak şimdilik zaruri görünüyor. Aynen
süpermarkete bir hırsız girecek diye herkesin kameraya çekilmesi gibi,
uçağa bir terörist binebilir diye herkesin didik didik aranması gibi…
VII-
Doktorların Hiç mi Suçu Yok?
Nalıncı keseri gibi hep kendimize
yontmak istemiyorum ama benim inancım şudur ki gerçekten suçu olan
doktor çok azdır. Düşününüz ki bir doktor ancak şu üç konuda
suçlanabilir:
1-Kasıt
2-Meslekte Acemilik
3-İhmal
Herhangi bir doktorun bir hastaya
kastı olabileceğine inanamam. Böyle bir olay ne gördüm ne de duydum. Ne
sebeple olursa olsun, bu kadar okumuş, tıp eğitimi görmüş, doktor ünvanı
almış bir kişinin bilerek bir hastaya zarar vermesi mümkün değildir,
elde edebileceği hiçbir şey yoktur. Böyle bir iş yapanın akıl ve ruh
sağlığından şüphe etmek gerekir.
Meslekte acemilik ise sadece kişinin
kendine bağlı bir olay değildir. Ülkenin en eski ve en gelişmiş
fakültelerinde bile ciddi bir eğitim öğretim sorunu varken, gelişigüzel
kurulmuş fakültelerde, gelişigüzel yetiştirilmiş doktorlara, doktorluk
yapabileceklerine dair diploma verirken sorun yok, herkes memnun… Fakat
bu doktorlar mesleklerini uygularken hata yaptıklarında acemilik yaptın
diye kıyamet kopsun. Aman ne beklenmedik sonuç! Şaka mı bu? Aç
aslanların önüne yalın kılıç atılmış gladyatör gibi, tıptan gerçekle
uyuşmayacak ölçüde yüksek beklentileri olan bir toplumun içine bu
koşullarda yetişmiş doktoru koyuver, sonra da otur, seyret. Bir doktoru
meslekte acemilikten cezalandırmadan önce düşünmek lazımdır ki ondan
önce sorumlu tutulması gereken en azından bir alay insan yok mudur?
Ve ihmal… İşte doktorların gerçekten
suçlanabilecekleri yegâne konu. Ama bu bile yine eğitim ile yakından
ilgili ve hekimin çalışma koşulları ile birlikte ele alınması gereken
bir konudur. Acil bir hastaya çağırılmışken oturup çayını içmeye devam
edip gitmemek başka, aynı anda başka bir acil hasta ile uğraşmakta
olduğun için gidememek başka… Neyin ihmal, neyin komplikasyon, neyin
tıbbın cilvesi ve neyin hastalığın doğal seyri olduğunun tespiti,
hastanın ya da yakınlarının değil, ancak bu konuda gerçek anlamda uzman
ve olaylara her yönüyle hakim kişilerin değerlendirebileceği bir
durumdur. Ayrıca sistemden kaynaklanan aksaklıkların olaylara etkisinin
belirlenmesi ve göz önüne alınması da doktor ihmali mi, sistem kurbanı
mı tartışmasının bir başka yönüdür ve ehil ellerde objektif
değerlendirmeler gerektirir.
%100 doktor hatası (100 vakanın
100’ü de doktor hatası) olarak görülen olaylar için ben farklı bir
oranlama yapmak isterim. Şüphesiz bu tamamen ampirik (gözleme dayalı) ve
sübjektif (öznel) bir oranlama olacaktır. Bu %100’ün bence en fazla
%10’u gerçekten doktor kaynaklı hatadır. Geri kalanı %45’er olarak
sistem aksaklığı ile tıbbın azizliği arasında eşit pay ediyorum.
Meslekte acemilik de, yukarıda belirttiğim gibi, sistem kaynaklı bir
sorun sayılmalıdır. Hastaların kendilerinden kaynaklanan hatalar bu
oranlamaların dışındadır. Çok muhtemeldir ki sizin oranlamanız farklı
olacaktır. Bu konuda yapılmış bilimsel çalışmalardaki oranlar nedir
bilmiyorum ama sübjektivitesi çok fazla olsa da, hem bir referans
zaruriyeti hem de kıyaslama yapmak açısından kendi oranlarımı vermek
istedim.
Elbette her zaman hastalar ve
yakınları doktorları şikâyet edebilir ve dava açabilirler, bu yasal
haklarıdır. Ama bu yasal hakkın bu kadar gelişigüzel, bu kadar cahilce,
bu kadar sık ve adeta bir öç, intikam alma ya da bir kazanç aracı olarak
kullanılması işlerin düzgün yapılamayacak bir duruma gelmesine yol
açmaktadır.
Bu bölümü bitirmeden istemeden de
olsa girmek mecburiyeti hissettiğim can sıkıcı bir konu daha var. Epey
zaman önce, yanlış hatırlamıyorsam Halit Ziya Uşaklıgil’in anıları
olacak, okurken dikkatimi çeken bir yer oldu. Orada, yine hatırladığım
kadarıyla, şöyle bir cümle vardı: “Bir doktor, başka bir
doktorun reçetesini okurken yüzünü buruşturmasın, hayatımda görmedim.”.
Demek ki yüz yıldan beri değişen pek bir şey yok diye düşünmeden
edememiştim. Maalesef, hekimlerin birbirleri hakkında hastalara
söyledikleri olumsuz sözler, hem genel olarak hekim imajına zarar
vermekte, hem de bazen saldırganlık ve şikâyetler için bir sebep, çıkış
noktası, bahane olabilmektedir. Bir hekimin, başka bir hekim hakkında
söylediklerinin hasta üzerinde çok daha fazla etki yarattığını hepiniz
bilirsiniz. Bir meslektaş için olumsuz ifadeler kullanırken, unutmamak
lazımdır ki bir başka meslektaş da sizin için aynı tip ifadeleri
kullanıyor olabilir. Artık bu işi, hele bu ortamda kökünden kesmek
gerekir. Hiçbir meslektaşıma akıl vermek kuşkusuz haddim ve yetkim değil
ama hiçbir meslektaş hakkında, vakta ki yanlış işler yapmış olsun, hasta
önünde olumsuz sözler sarf etmekten kesin olarak kaçınmalıyız, aksi
takdirde büyük veballer altında kalabiliriz. Her alanda mesleki rekabet
elbette ki olacak, bu normaldir, ama kendi aramızda ve centilmence…
VIII- Tıp
Nedir, Bilen Var mı?
Belki de esas sorun tıbbın ne olduğu
konusunda hastalarla doktorlar arasında ciddi bir anlayış farkının
olmasından kaynaklanıyordur.
Hacı hoca, medyum, büyücü, cinci
hoca, şeyh, kurşuncu, üfürükçü, falcı, muskacı, kâhin, vs gibi
şahsiyetlere oldukça meraklı olan insanlarımız doktorları bunlarla
karıştırıyor desem, bunları darp eden ya da dava açan olduğunu duymadım.
Bir yandan da seviniyorum böyle olmasına, demek ki doktorlardan
beklentileri daha fazla ki tıptan sükût-u hayale uğradıklarında bir
tepki veriyorlar. Yani bilime inanış mevcut, ama bilimin ne
olduğu konusundaki anlayış bulanık! Gerçi tıbbın başarılı
olamadığı durumlarda son çare olarak yine bunlara gitmekten
çekinmiyorlar, denemekle ne kaybedeceğiz ki diye düşünüyorlar belki…
Kurşun dökerek büyüden ve nazardan korunmaya çalışan mı istersin? Kupa
çekerek, adı sanı bilinmez otlar kullanarak sağlığına kavuşmayı uman mı
ararsın? Uzmanlık alanlarını bilemeyeceğim ama Zuhurat Baba, Telli Baba,
Susuz Dede, vs. gibi türbelerin dertlerine derman arayan insanlarla
dolup taştığını gördükçe yaşayanlardan ümidi kestiler de artık ölülerden
mi medet umuyorlar diye düşünmeden edemiyorum. Acaba istekleri yerine
gelmediğinde, dertlerine derman bulamadıklarında onlara da isyanlarını
dile getiriyorlar mı bilemiyorum.
Oysa tıbbın bu tip insanüstü ve
inanç ile ilgili bir faaliyet olmayıp, tamamen insani ve bilimsel bir iş
olduğu anlaşılabilse çok önemli bir ilk adım atılmış olacak. İkici adım
ise, bu işin hiç de garantili ve her zaman olumlu yönde gidecek bir iş
olmadığının anlaşılması… Üçüncü adım da, doktorun tanrı değil, bir insan
olduğunun kabul edilmesi… Bu kadar basit. Saldırgan bilmelidir ki doktor
da aynen kendisi gibi bir insandır ve ne kadar eğitilmiş olursa olsun
her insan gibi hata yapabilir. Nasıl ki hayatı boyunca hiç hata yapmadan
yaşayabilmiş bir insan yoksa aynı şekilde meslek hayatı boyunca hiç hata
yapmamış bir hekim de yoktur. İhmali yok ve iyi niyeti varsa,
doktorun yaptığı her hata bağışlanmalıdır, hoş görülmelidir. Çünkü hata,
teşhis ve tedaviye dâhildir.(Aynen Attila İlhan’ın “Ayrılık
Sevdaya Dâhil” dediği gibi). Doktorun da her insan gibi iyi ve kötü
günlerinin, dinç ve yorgun olduğu zamanlarının, eksikliklerinin,
hatalarının olabileceği ve ona başvurulduğunda bütün bu durumlarının ve
hastalığın kendinden kaynaklanan sonuçların kabul edildiğine dair açık
ve kesin bir mutabakat (uzlaşma) olmazsa bu iş nasıl sürdürülebilir?
Aksi akla, mantığa ve bilimselliğe aykırıdır. Sistemden kaynaklanan
aksaklıkların da doktorun sırtına yüklenmeye çalışılması hiçbir sorunu
çözmez. Ama saldırganın gözünde, ister hastalık tedavi edilemez
nitelikte olsun, ister sistemde ciddi bozukluklar olsun, ister hastanın
kendisinin ya da yakınlarının ihmali ve sorumluluklarını yerine
getirmemeleri nedeniyle hastalık baş edilemez bir hale gelmiş olsun, her
zaman için faturanın ödetileceği bir tek kişi vardır: doktor! Çünkü
güçleri bir tek ona yetmektedir. Böyle iş olur mu?
Kalp krizi geçirmiş, trafik
kazasında yaralanmış, karnından bıçaklanmış, vs. bir hastanın son
nefesini vermeden önce hastaneye yetiştirilmesi, o hastanın artık
kurtulmuş olduğu anlamına gelmez. Hastaneye duhul edilinmiş
olması, yaşam garantisi vermez! Tıpta iyileşme
garantisi yoktur. Pekala hastanede yatmakta olan, ameliyat
edilen, tedavi edilmekte olan her hastanın iyileşememe ve ölme ihtimali
söz konusudur. Hastaların ve yakınlarının anlaması gereken budur.
Baştan ayağa her tür muayene ve
kontrolü yapılmış ve sağlam çıkmış bir kişi, hastanenin kapısından
çıkarken kalp krizi geçirip ölebilir. Bir saat önceki muayenesinde
karnındaki bebeğin hareketlerini hisseden, kalp atışlarını duyan ve
bebeğinin sağlıklı olduğu öğrenen bir anne adayı, bir saat sonra
bebeğinin artık yaşamadığını öğrenebilir, hem de hiçbir sebep
bulunamadan… Mükemmel yapılan bir ameliyat sonrası, bir pıhtının
akciğeri tıkaması sonucu hasta kaybedilebilir. Henüz bütün hastalıklara
ve ölüme çare bulunamamıştır ve yakın bir gelecekte bulunacak gibi
görünmemektedir. Hastalar ve yakınları beğenmese de isyan da etse gerçek
budur. Kendilerini bu gerçeğe alıştırırlarsa belki o zaman doktorlara
daha insaflı davranabilirler.
Hâlbuki hâlihazırdaki anlayış bunun
tam tersidir. 85 yaşındaki teyzenin bir kutu ilaçla kemik erimesinden
kurtarılmasının istenmesinden, vücudunun her yerine yayılmış kanserin
bir iğne ile hemencecik iyileşmesini ve hatta kalp krizi nedeniyle
hastaneye ölü duhul girişi yapılmış cenazenin diriltilip hastaneden
yürüyerek çıkmasını ummaya kadar beklentinin sınırları doktorların, ilaç
sanayinin, teknolojinin, sağlık sistemi organizasyonunun ve bilcümle
tıbbın bugünkü düzeyinin çok ötesine taşmış, Tanrı’yı zorlar hale
gelmiştir. Neredeyse “İyi olursa Allah’tan, kötü olursa
doktordan” ve “Her iyi olmayan hastanın ve ölümün
sorumlusu bir doktor mutlaka vardır” anlayışı toplumun ortak
yargısı haline gelmiştir. Toplum nazarında artık “tıbbi
komplikasyon” yoktur, sadece “doktor hatası”
vardır.
IX- Hak ve
Hukuk
12 Mart’ın (1971) Genelkurmay
Başkanı, o dönemin durumunu kendince açıklamaya çalışırken tarihe mal
olmuş meşhur bir söz sarf etmiştir: “Sosyal gelişme ekonomik
gelişmeyi aştı.” Şimdi bugünkü sağlık ortamını bu söze nazire
yaparaktan değerlendirirsek herhalde şöyle dememiz gerekecektir:
“Halkın tıptan beklentisi, tıbbın bugünkü düzeyini aştı.” Yine
maalesef ve ne yazık ki ortalama okula gitme süresinin 3,5 yıl civarında
olduğu ve muhtemelen %90’ının hayatında doğru dürüst tek bir kitap bile
okumadığı bir toplumun bütün hastanelerinde duvarlar “Hasta Hakları”
afişleri ile doktorları ve personeli nerelere, nasıl, hemencecik şikâyet
edivereceklerini gösteren levha ve panolarla donatılmıştır. Hastanelerin
şikâyet mercileri, sudan sebeplerle şikâyetlerle dolup taşmaktadır:
“Bana arkasını döndü.”, “Bana yan baktı.”, “Oturmuş çay içiyordu.”, “Geç
geldi.”, “Erken gitti.”, vs. Bir “Giderken arkamdan su dökmedi.”
demedikleri kaldı… Şikâyetin bu kadar kolaylaştırılıp, adeta teşvik
edilir hale getirilmesi, hastaları şikâyet müptelası, doktorları da
şikâyet şaşkını yapmıştır. Hemen hemen aklınıza gelebilecek her alanda
hakkını arama konusunda son derece çekingen, ürkek ve isteksiz davranan
halkımız, nedense sıra doktorlara ve sağlık personeline geldiğinde adeta
aslan kesilmekte, bırakın hakkını almayı, elinden gelse adamın canını
alacak kadar heveskâr olmaktadır. Olay bu yönüyle zaten başlı başına
derin bir psikolojik ve sosyolojik incelemeyi hak etmektedir.
Hastanelerdeki Hasta Hakları
Birimleri'ne yapılan başvuru sayısı, 2005 yılına göre, 2009 yılında 3
kat artmış. Ne diyelim şimdi?Bütün bu şikâyetlerin, davaların hepsi
samimi mi yoksa arabanın önüne kendini usturuplu bir şekilde atıp,
yaralanma numarası yaparaktan, şoförden para koparmaya çalışan uyanık
tipinin yerini tedaviden zarar gördüm diye doktordan para koparmaya
çalışan hasta tipi mi alıyor, belli değil. Hele bu mesleki risk
sigortasının bir farkına varılsın, tahmin ediyorum dava sayıları
patlayacak, bu yolu geçim kapısı yapmaya çalışan insanlar türeyecektir.
İnternette “Doktor
Mağdurları (www.doktormagdurlari.com)”
diye site bile kurulmuş. Doktorların gazabına uğradıklarına inanan
insanlar burada birbirlerine ve kamuoyuna içlerini döküyor, haklarını
nasıl arayacakları konusunda bilgi alış verişlerinde bulunuyorlar, örnek
bir dayanışma gösteriyorlar. Üşenmemişler, uzun uzun anlatmışlar.
Doktorların ve hastanelerin isimlerini, daha suçları hiçbir mahkeme
tarafından kesinleştirilmemiş olmasına rağmen, açık açık yazıyorlar,
suçluyorlar. Avukatlar yol gösteriyorlar, akıl veriyorlar. (Bu arada
haklarını yememek lazım, suçlanan doktorlara da söz hakkı vermişler.)
“Deprem Mağdurları”, “Sel Mağdurları”, “İflas Eden Bankaların
Mağdurları” vs duymuştum da “Doktor Mağdurları” beni gerçekten şaşırttı.
Yani doktor kurbanı o kadar büyük bir kitle var ki site kurma ihtiyacı
doğmuş. Üstelik doktorlarla mücadele cephesinde, internette bir site
açmak gibi son teknoloji ve imkânlardan da faydalanma yoluna giderek,
bayrağı bir üst basamağa taşımanın kıvancını da duyuyorlardır herhalde.
Ne de olsa doktor dövmek ve öldürmekten daha uygarca bir girişim…
Yanlış da anlaşılmasın, ben
kendilerine karşı falan değilim. Kanun ve saygı sınırları içinde kalmak
şartıyla herkes görüşünü, düşüncesini, yanlış da olsa, açıklama ve
savunma hakkına sahip olmalıdır. Ama bence terminolojide bir değişiklik
yapsalar daha iyi ve anlaşılır olabilirlerdi. Nasıl ki “kazazedeler”, “depremzedeler”,
“bankazedeler”, vs. diyoruz, bu sitenin müdavimleri için de olsa olsa
herhalde tek bir terim kullanılabilir: “doktorzedeler”.
Fakat burada da ilginç bir paradoks sırıtıyor. “Müteahhitzede (müteahhit
mağduru)” demiyoruz, “depremzede (deprem mağduru)” diyoruz, “bankacızede
(bankacı mağduru)” demiyoruz, “bankazede (banka mağduru)” diyoruz. İş
doktorlara gelince tam tersi oluyor, önceki örneklere göre “hastalıkzede
(hastalık mağduru)” denilmesi gerekirken, “doktorzede (doktor mağduru)”
demek çok daha uygun geliyor herkese. Zihinler nedense burada farklı
işliyor.
Bir de “Hasta Hakları
Derneği” var, hastaların doktorlardan haklarını almak,
hastaları doktorların vereceği zararlara karşı korumak için. “Tüketici
Hakları Derneği”nin bir alt şubesi falan değil, başlı başına ayrı bir
dernek kurulmuş, demek ki ciddi bir ihtiyaç hâsıl olmuş. Niçin “Mükellef
Hakları Derneği”, “Müvekkil Hakları Derneği”, “Sanık Hakları Derneği”,
“Kiracı Hakları Derneği”, vs. gibi dernekler yok? Niçin “Hakim ve Savcı
Mağdurları”, “Öğretmen Mağdurları”, “Avukat Mağdurları”, “Müteahhit
Mağdurları”, “Tapucu Mağdurları”, “Belediye Mağdurları”, “Yol, Su,
Kanalizasyon Mağdurları”, vs. gibi internet siteleri yok. Bu millete tek
sıkıntı veren doktorlar mı? Yoksa bizim mesleğimiz özelliği gereği
halkın gözünde hepsinden ayrıcalıklı ve özellikli bir yere sahip de o
nedenle mi hata istemiyor, yapılan hataları hoş görmekte zorlanıyor. Ama
öyle özellikli yeri olan bir meslekse o zaman neden herkes doktorların
kazandıkları paraya ki hepinizin bildiği gibi sonuçta bu para
doktorların büyük çoğunluğu için son derece mütevazidir, kafayı bu kadar
takıyor onu anlamak mümkün değil. (Nitekim bu sitelerde, doktorların
aldıkları maaşları, paraları dillerine dolayanlara, kendi maaşlarıyla
kıyaslamalar yapanlara oldukça sık rastlanıyor. Onlara sormak lazım,
kendileri her ne iş yapıyorlarsa, bugüne kadar işlerinde hiç hata
yapmamışlar mı ki fellek fellek doktor hatası arıyorlar. Doktorlardan
çok daha fazla para kazanan tonla insan var, onlar da hiç hata
yapmıyorlar mı?) Özellikli, fedakâr ve çalışkan olacaksın, hata
yapmayacaksın, para kazanmayacaksın! Herhalde istenen bu. Başlı
başına bir araştırma konusu değil mi?
Hadi bizde “Doktor Hakları Derneği”
ya da “Hasta Mağdurları” veya “Hastazedeler” diye internet siteleri
kuralım desek… Hastane panolarına, duvarlarına “Doktor Hakları” diye
broşürler assak… Gazetelerde televizyonlarda doktorlara saldıran hasta
ve yakınlarının cezalandırıldıklarına dair yayınlar görsek… Doktorlara
haksız yere açılan davalara karşı açılmış karşı-davaları kazanan
doktorların haberleri dolaşsa ortalıkta… Saldırıya uğrayan doktorlar
için, tabip odaları dışında, ilgililer, yetkililer, devlet adamları,
STK’lar (Sivil Toplum Kuruluşu) açıklamalar yapsa… Nasıl olur?
Hukuki olarak da doktorlar, katiller
ve azılı suçlular ile birlikte TCK’nın (Türk Ceza Kanunu) ilgili
maddelerine “eti senin kemiği benim” formatında teslim edilmişlerdir.
Hastalardaki doktorlara karşı bu kinci ve intikamcı yaklaşımlar, mevcut
hukuk düzeninin hekim aleyhtarı yapısı ile birleşince ortaya inanılması
güç bir dehşet tablosu çıkmaktadır. Hapis ve astronomik para cezaları
birbirini izlemektedir. Velhasıl, bugünkü sağlık ortamının yasal
perspektifini de generalin aynı söz kalıbına oturtarak dememiz gerekir
ki: “Hukuki gelişme sosyal gelişmeyi aştı.”… Hem de
bayağı aştı.
Nitekim konuşmalarımızda
önceden pek geçmeyen cümleleri oldukça sık kullanır ve duyar olduk:
“Savcı beni çağırtmış.”, “Müfettiş savunmamı aldı.”, “Yarın mahkemem
var.”, “Karakola ifade vermeye gidiyorum.”, “Avukatla görüşmeden
geliyorum.”, “Bana dava açmışlar ama sebebini anlayamadım.” mukabilinden
sözler sıradanlaştı. Hâlbuki eskiden bir hekimin bu durumlara düşmesi
ne kadar nadiren rastlanan bir durumdu. Yakın bir gelecekte, dava
tehdidine maruz kalmamış hekim bulmak neredeyse imkânsız hale gelecek.
Hakkında bizim kadar dava açılan başka bir meslek grubu var mıdır
bilmiyorum. Sanki ciddi bir suç şebekesinin azılı elemanlarına dönüştük.
Hekimlik bütün meslekler içinde adeta en tehlikeli meslek grubu haline
geldi. Düşünün ki yasayla kendini sigortalamak zorunda bırakılan
başka bir meslek grubu yok. Bizim güzel ve zor mesleğimiz,
bilgeliğin cahilliğe, sevgi saygının hoyratlık ve değerbilmezliğe
yenildiği bir ortamın kurbanı olmuş gibi… Artık mesleğin cilveleri
yanında, hukukun cilvelerini de hesaba katmadan adım atmanın mümkün
olmadığı bir yolun yolcusu durumunda buluverdik kendimizi...
Biz kumar oynamıyoruz ki, hasta
bakıyoruz, ameliyat yapıyoruz. Üstelik kumarda kazanma ihtimali de
vardır, hâlbuki hasta bakarken bizim kazanacağımız bir şey de
kalmadı artık… Ne takdir, ne övgü ne de para… Sadece kaybetme ihtimali
olan bir kumara dönüştü işimiz… Yaşamlarını sürdürebilmek için,
yapabilecekleri başka bir şey kalmayıp mecburen bu kumarı oynamak
zorunda kalan insanlardan ne düzeyde hizmet beklenebilir ki? Oluşan bu
sosyal ve hukuki ortam, ister istemez hekimleri çekingen ve hatta korkak
hale getirmiştir. Türkiye’deki 100.000’in üzerindeki hekimin hemen hemen
hepsine bu korkunun, değişik derecelerde de olsa, sirayet ettiğine ve
çoğunun mesleklerini bu korkuyu iliklerine kadar hissederek uygulamak
mecburiyetinde kaldıklarına inanıyorum.
X- Savunma
Mekanizmaları (Defansif Tıp Dedikleri)
Üstelik sanıldığı gibi bu ortamın
yegâne kurbanları hekimler değildir. Oluşan bu ortamın gerçek kurbanı
aslında hekimlerden çok bizatihi toplumun kendisidir. “Avcı avlamak için
bin türlü yol biliyorsa, av da kaçmak için bin türlü yol bilir.”
özdeyişine uygun olarak hekimlerin kendilerinin hedef olarak
alındıklarını hissettikleri anda adeta bir refleks olarak savunma
mekanizmaları geliştirmekten başka çareleri kalmamıştır.
“Defansif Tıp” dedikleri bu olsa gerek. Ne de olsa,
etki tepkiyi doğurur.
Elbette geliştirilen bu savunma
mekanizmalarına tamamıyla ve sadece doktor saldırılarının neden olduğunu
söyleyebilecek durumda değilim. Ekonomik boyutu var, eğitim boyutu var,
idari boyutu var, hukuki ve sosyal boyutları var. Her biri ayrı bir
tartışma konusu… Fakat ilginç olan, doktorların ekonomik olarak kıskaca
girme süreçleriyle bu saldırıların bu denli artış gösterme süreçlerinin
bu kadar paralellik göstermesidir. Ne olmuştur da daha önceden
“huzuruna çıkılan insan” imajından, “suratına yumruk
indirmekte hiçbir sakınca görülmeyen insan” imajına bu denli
hızlı bir geçiş yapılmıştır.
İhtimaldir ki, doktorların ekonomik
ve sosyal güç kaybı, hukukun da saldırganlığa üstü kapalı cevaz verir
görüntüsü, ilgili ve yetkililerin de bu tip olaylara karşı önlem almada
sessiz, isteksiz ve kararsız davranmaları, hatta zaman zaman doktorlar
hakkındaki olumsuz konuşmaları, saldırganları cesaretlendirmiş ve
pervasızlıklarına (çekinmez, sakınmaz, korkusuz olmalarına) yol açmış
olmalıdır. Yazılı ve görsel medyanın her tür tıbbi komplikasyonu doktor
hatası haberi olarak, abartarak ve sansasyonel bir şekilde vermesi ve
adeta pehlivan tefrikasına dönüştürüp bazen günlerce sürecek şekilde tek
yanlı yayınlarını sürdürmesi de insanların doktorlar hakkındaki
algılamalarını menfi olarak etkilemektedir.
Bütün diğer faktörler bir yana,
doktorlara ve sağlık personeline yapılan saldırıların, bu savunma
mekanizmalarının ortaya çıkmasının en önemli ve başta gelen
nedenlerinden biri olduğu kuşku götürmezdir. Hekimler arasında yapılacak
bir anket bu durumu bütün çıplaklığıyla gözler önüne serecektir.
Bu kadar şikâyet, bu kadar
dava, bu kadar darp… Ne olmuştur? Doktorlar şimdi hastalara daha iyi mi
bakmaktadırlar?
Doktorluk bir
istek ve gönül işidir. Hayatta, isteksiz ve gönülsüz bir doktora muayene
ya da ameliyat olmaktan daha moral bozucu çok az şey vardır. Doktorlarla
inatlaşarak, kavga ederek çözülebilecek bir sağlık sorunu ve iyi
işleyebilecek bir sağlık sistemi tasavvur edebilmek herhalde pek mümkün
değildir.
İşin en üzücü yanı ise geliştirilen
bu savunma mekanizmalarının hem hastalara hem de topluma gizli ve ağır
bir maliyet yüklemesidir. Çoğu kimse de bu gizli maliyetin farkında bile
değildir. Hâlbuki en tehlikeli maliyet, farkında olunmayan
maliyettir.
Hasta ile karşılaşma anında, kendini
koruma içgüdüsüyle hekimlerin zihinleri gittikçe normal çalışma
rotasından sapmaktadır. Korku insan davranışlarını etkiler, normalde
yapmayacaklarını yaptırtır. Çoğunu sizlerin de iyi bildiğiniz hekimlerin
geliştirdikleri bu savunma mekanizmalarının neler olduğunu tespit etmeye
kalkıştığımızda maalesef aşağıdaki hazin tablo ile karşılaşmak hem üzücü
hem de düşündürücüdür:
1-Reddetme:
Hastayı kabul etmemek için bahaneler bulma: doktor yok, tamirat var,
alet çalışmıyor, kuvöz yok, yoğun bakım yok, vs. Zaten bunlar genellikle
doğrudur. Ne kadar az hasta ile karşılaşırsan, risk o kadar azalır.
2-Başka yere yönlendirme
(Sevk): Orası daha iyi oraya gitsen daha iyi olur. Bak burada
alet, edevat, cihaz vs yeterli değil. Bu şekilde hasta oradan oraya
dolaştırılıp durur. Hele hele sorunlu, zorlu, acil hastalar, adeta
kimsenin dokunmak istemediği elden ele atılan bir yakar top gibidir.
Hastaneden hastaneye, o olmazsa, aynı hastanede servisten servise gider
gelir, kimse elinde tutmak istemez. Doktorlar arasında anlaşmazlıklara,
itiş kakışa neden olur. (Hâlbuki bu hastalardan hiçbir şekilde
kendilerine bir zarar gelmeyeceğinden emin olsalar, bu hastaları tedavi
etmek için doktorlar sıraya bile girebilirler.)
3-Hasta Seçme:
Sadece sorunsuz, uyumlu, kolay teşhis ve tedavi edilebilir hastaları
kabul edip, bunların dışında kalanları reddetme ve sevk etme
seçeneklerine yönelme.
4- Her şeyi kabul etme
(Kaçış Yok, Mecburi Kabulleniş): Reddedemediniz. Sevk de
edemediniz. O zaman yapacak tek bir şey kalıyor: yatırmak! Yatırmaktan
kaçınmayınız. En tehlikeli hasta eve yollanan hastadır.
Evde veya yolda başına gelebilecek her türlü melanetin sorumlusu
sizsiniz, unutmayın. Hele hele yatmak isteyen hastayı yatırmamak bir
nevi intihar etmek sayılabilir. Ateş düşürücü verip eve yolladığınız
çocuk menenjit, karnı ağrıyan hasta perfore apandisit, başı ağrıyan
hasta beyin tümörü, normal dediğiniz gebe ertesi gün missed abortus ya
da IUMF (in utero mort fetal) olarak geri gelirse yandığınızın resmidir.
Kimseyi (ne hastaları, ne yakınlarını, ne müfettişleri, ne
bilirkişileri, ne savcıları ne de hâkimleri), “Tıpta olur böyle şeyler,
kafaya takmayın.” falan diyerek ikna edemezsiniz. Hangi hastanın
yatırılıp hangisinin yatırılmaması gerektiğini ise %100 isabetle ancak
Tanrı bilir, henüz tıp bu ölçüde kalifiye olamamıştır. Bu arada Tanrı
olmadığınızı söylememe bilmem lüzum var mı? Bu yüzden yatırmayıp evine
yolladığınız her hasta artık sizin için her an patlayabilecek pimi
çekilmiş bir bombadır. Yolladığınız sayıda, yollarda gezen, evlerinde
oturan binlerce bombanın arasına balıklama dalmış olacaksınız. Er ya da
geç bu cüretkâr davranışınızın bedeli, bombalardan sadece biri bile
patladığı an yıllarca hapis ve milyarlarca lira para cezası olarak size
geri dönecektir. Zaten bunun da bir kez olması yeterlidir, çünkü maddi,
manevi, ruhsal, sosyal, ailevi, mesleki, velhasıl aklınıza gelen her
açıdan perişan olacağınız için çoğunlukla ikinci bir darbe yemenize
gerek kalmayacaktır. Tabii ki bu arada öldürülmemişseniz.
5-Taburcu etmeme:
Yatmış hiçbir hastayı, ne kadar iyi olursa olsun, imza almadan sakın
taburcu etmeyin. Hastane dışında başına gelebileceklerin sorumlusunun da
siz olduğunu unutmayın! Bırakın ne kadar kalırsa kalsın, eninde sonunda
illallah diyecek ve kendi çıkmak isteyecektir. İmzayı attırıp hemen
çıkarın, fikrini değiştirmeden. Yeni hastaları yatırmak gerekecek, yatak
lazım. (Hastanın attığı imza bile sizi ne kadar korur bilemiyorum.
Sonuçta hasta imza atsa da, hastalığı taburculuğa uygun olmadığı halde
sizi dinlemeyip hastaneyi terk etmişse, muhtemelen yine sırtınıza
sorumluluk yüklenecektir. Ne kadar işe yara bilemiyorum ama ayrıca bir
tutanak tutmanız da menfaatiniz icabı olabilir.)
6-Her tür tahlili,
tetkiki istemek: Tahlil ve tetkik istemenin sınırı yoktur.
İnsanlar araştırılmaktan hoşlanırlar ve makinelere inanma eğilimleri,
doktorların elleri ve gözleri ile yaptıkları muayenelere inanma
eğilimlerinden fazladır. Laboratuar, röntgen, ultrason, BT, MR, vs.
İsteyin isteyebildiğiniz kadar. SGK ödemezmiş, sınır aşılırmış, vs.
Bunlar sizin sorununuz değil. Başınız derde girdiğinde ne SGK yanınızda
olacaktır ne de bir başkası… Unutmayın, başınızı derde sokacak
olan istediğiniz değil, istemediğiniz tahliller ve tetkikler olacaktır.
Mahkemede “Niye istedin?” diye değil “Niye
istemedin?” diye soracaklarını tahmin etmek için fazla zeki
olmaya gerek yok herhalde.
7-Her tür konsültasyonu
istemek: Ne kadar çok konsültasyon isterseniz o kadar iyidir.
Konsültasyon hem teşhis ve tedavi ihtimallerinizi artıracaktır hem de
yanlış teşhis ve tedavi durumunda tek hedef olmaktan kurtulmanızı
sağlayacaktır. Böylelikle dava açıldığında konsültasyon istediğiniz
hekimlerle birlikte ortak avukat tutup masraflarınızı bir miktar
azaltmış olursunuz, alacağınız ceza da bölünmüş olur. Hasta ya da
yakınları dava değil de dayak, bıçaklama, kurşunlama gibi diğer yolları
tercih ederlerse en azından hedef şaşırtmış olursunuz, adamlar kimi
vuracaklarına karar verene kadar kaçarsınız.
8-Sık Kontrola Çağırma:
Reddedemediğiniz, sevk edemediğiniz ve yatıramadığınız hastaları kısa
aralıklarla sık sık kontrola çağırmak riski azaltır. En azından hasta
size ilgisiz demez. Hele hele bu sık kontroller, tahlil, tetkik ve
konsültasyonlarla zenginleştirilirse riskiniz oldukça azalır.
9-Hastaya Teslim Olmak
(Hastanın her istediğini yapmak): Hastanın her istediğini
yapacaksınız. İstediği ilacı yazacaksınız. Tahlil, tetkik, röntgen,
ultrason, yatış isteği, vs. ne istiyorsa… Şikâyet edilme ihtimaliniz
ciddi oranda azalır. Maazallah, hastanın sizden istediği halde
yapmadığınız bir işlem, bir tetkik ya da tahlilin, iş işten geçtikten
sonra gerekli olduğu anlaşılırsa, yandınız ki ne yandınız!
10-Riskli ameliyatları
yapmamak: Riskli ameliyatlarla uğraşmayın. Bir bahane
bulun sevk edin. Nasıl olsa bir heveslisi çıkar. Doktorluk gururunuz da
incinmesin. Gün kahramanlık günü değil. Hevesinizi ileride bu durumların
düzeldiği, doktorlara saygı ve güvenin arttığı güzel günlere (öyle
günler olursa!) saklayın. (Bu arada eski günleri anmaktan ve “Hey gidi
günler hey” demekten kendimi alamıyorum. Herkes en zor, en büyük
ameliyatı yapmak için birbiri ile yarışır, büyük ameliyat yapmanın
hazzını ve gururunu duyabilmek, zor vakaların doktoru olabilmek için
çırpınırdı. Whipple’ın, Miles’ın, Wertheim’ın müptelaları vardı. Tıbbın
sınırlarında dolaşmanın havası başkaydı. Böyle böyle az megaloman(!)
yetişmedi. Kuşkusuz hala bu işleri yapan değerli hekimler var. İyi ki
varlar, olmasalar ne olurdu? Ama o zamanlar, bu ameliyatları yaparken
hiç kimsenin aklına “Hastaya bir şey olursa yakınları beni döver mi ya
da dava ederler mi?” diye bir soru gelmezdi. Düşünülen tek şey, işin en
iyi şekilde yapılmasıydı.)
11-Korkak ameliyat yapma
(Gizli kaçış, Ameliyatı küçülterek yapma, Minimalizasyon):
Riskli ameliyat yapmak zorunda kalırsanız mümkün mertebe riskli
bölgeleri es geçin. Bir teşekkür bile alamayacağınız zorlu bir kanser
ameliyatında 100 tane lenf nodu çıkaracağım, hastaya mümkün olan en uzun
sürvi ve en iyi yaşam kalitesini sağlayacağım diye uğraşıp mortalite ve
morbiditeyi arttıracağınıza ve yıllarca mahkemelerde ceza ve tazminat
davalarıyla uğraşıp çoluk çocuğunuzu zerzebil edeceğinize, 10 lenf nodu
ile yetinip, işi tadında bırakmak, sizin açınızdan daha akıllıca bir
tercih değil midir? Dediğim gibi, kahramanlığın sırası değil… Zaten ne
yaptığınızı kim anlayabilir ki? Beğenmeyen gelsin kendisi yapsın!
12-Hastadan yapamayacağı
şeyler istemek: “Zayıfla!”. “BT çektir!”. “Stresten uzak dur!”.
“Amerikan Hastanesi’nde şu tahlili yaptırıp geliver.”. “Bundan böyle
içki, sigara yok!”. “İlacını dakikası dakikasına tam vaktinde alacaksın,
hiç şaşmayacak.”. “Her sabah 1 saat yürü!”. “Hiç kalkmadan yat!”.
“Amerika’da bu işi çok iyi yapan bir merkez var, keşke burada olsaydı,
hani imkânınız varsa…”. vs. Böylelikle iyileşemediğinde hiç olmazsa “Bak
ben sana söylememiş miydim?” ya da “Ne demiştim ben sana, sen kalkmış ne
yapmışsın!” veya “Yahu sen de söylediğim, istediğim hiçbir şeyi
yapmamışsın, bir de kalkmış iyileşmeyi bekliyorsun.” gibi kendinizi
haklı çıkarmada kullanabileceğiniz birkaç argümana sahip olabilirsiniz.
13-Kendini Kötülemek:
“Artık gözlerim de pek iyi görmüyor, inşallah ameliyatında bir sorun
çıkmaz.”, “Ne? Neee dedin? Duyamıyorum. Bu arada göğsünü aç da bir
kalbini dinleyeyim bakayım ne varmış.”, ”Belin mi ağrıyor? Benim belim
de beş yıldır ağrıyor, bir çare bulamadım.”. Herhalde o hasta sizi bir
daha pek görmek istemeyecektir. Maalesef durum öyle bir hale geldi ki,
en iyi hasta, sizinle hiç karşılaşmayan hasta oldu.
14-Psikolojik Mücadele:
a-Tartışmayın: Tartışmaya girdiğiniz anda kaybetmeye
mahkûm oldunuz demektir. Dayanmak çok zor ama tartışmaya girmeyin.
İnsanlarımız horoz dövüşünü pek severler, siz dövüşen horozlardan biri
olmamaya gayret edin. Hep alttan alın.
b-Söylediklerine hep hak
verin. Hastalarımız şikayetçi olmayı da çok severler ve kolay
kolay memnun olmazlar bilirsiniz. Hastaneniz çok kalabalık. Evet
kalabalık. Tuvaletleriniz çok pis. Evet, maalesef pis. (Sanki biz
pislettik falan demeyin sakın!) Çok hızlı baktınız, bu kadar kısa
muayene mi olur? Evet haklısınız. Sırada beklemekten sıkıldık, ne kadar
yavaş bakıyorsunuz. Evet, biraz hızlanayım. Az tahlil istediniz. Doğru.
Çok tahlil istediniz. Doğru. Aksi yöndeki bir sözünüz otomatikman bir
tartışmanın fitilini ateşleyebilir, hiç gerek yok. Nabza göre şerbet
vermeye devam… Artık önemli olan haklı çıkmak değil, sağ salim
olabilmek, hayatta kalabilmek!
c- “Nereden Nereye” bölümünde söz
ettiğim gibi, saygısızca algıladığınız hareketleri görmezden gelin,
sinirlerinizi sağlam tutun. Alışamamış olsanız da alışmış gibi davranın,
ne yapacaksınız, hangi biriyle mücadele edeceksiniz? En iyisi bu tip
davranışları görmezden gelmek, elden geldiğince aldırmamak, yok farz
etmek, üstünde durmamak, kafaya takmamak, düşünmemek… Yapacak başka bir
şey yok… Neticede bu da bir mücadele.
d-Her zaman olabilecek en kötü
sonucu en başta söyleyin, böylelikle gerçekten en kötü sonuç gelişirse,
en azından daha hazırlıklı olurlar. Her ameliyatın ölümle
sonuçlanabileceğini, her ilacın hiç tahmin edilemeyecek yan etkileri
olduğunu, vs söylemekten çekinmeyin. Belki de başta acımasızca ve
abartarak söylenmiş gibi gözüken bu tip sözler, kötü olaylar
gerçekleştiğinde sizi bir ölçüde de olsa rahatlatabilecektir.
e-Sizi şikayet etmek istediğinde
engellemeye çalışmayın, bırakın şikayet etsin. Şikâyet etmesi ile belki
biraz yatışır, aksi halde daha zararlı tepkilere girişebilir.
f-Mümkün olduğu kadar az konuşun,
daha çok dinleyin. Gelen hastaların çoğu sizi dinlemek için değil, kendi
dertlerini anlatmak için gelmişlerdir. Konuşan insan rahatlar,
rahatlayan insan fevri ve incitici hareketlerden nisbeten uzaklaşır.
Ayrıca fazla konuşursanız, sözlerinizden olmayacak anlamlar çıkarabilir.
g-Kendinizi, durumunuzu,
koşullarınızı falan anlatmaya çalışmayın. Kimsenin ilgilendiği yok.
Boşuna zaman kaybı, sinir sistemi yıpranması… Hâlbuki sinirlerinizin
çelik gibi sağlam olması gerekir.
* * *
Herkes, her zaman bütün bunları
yapıyor demek elbette ki mümkün değil. Ama hemen hemen herkes, zaman
zaman, bunların bazılarını yapıyor desek, herhalde yanlış bir söz etmiş
olmayız. Ama bu savunma mekanizmalarının hiçbiri sizi tam olarak
koruyamaz. Ne yaparsanız yapın yüzde yüz koruma sağlamak imkânsızdır. Bu
tedbirler bir ölçüde riski azaltabilir o kadar…
Bunlar hekimliğe sığar mı? Sığmaz!
Yakışır mı? Yakışmaz! Etik mi? Değil! Hekimliğin yüzyıllardır süren
ciddiyetine, vakarına, ilkelerine uygun mudur? Tabii ki değildir! Peki,
hekimlere yapılanlar insanlığa sığar mı? Yakışık alıyor mu? Akla,
mantığa, vicdana, insanlığa uyuyor mu? Etik mi? (Unutmayın, sadece
doktorların uyması gereken etik kurallar yoktur, ondan önce her insanın
uyması gereken etik kurallar vardır. En birinci etik kural da herhalde
“Sağlığın için uğraşan, ter döken insana kötü söz söylememek, el
kaldırmamak ve saygı göstermek” olmalıdır. Bir kez bu kural
ihlal edildi mi arkasından artık ne etik kalır ne de ahlak.) Kimyada
hatırlarsınız, NKA veya NŞA (Normal Koşullar -Şartlar- Altında) diye bir
tanım vardır. Bahsedilen her tür olay, denklem, deney, reaksiyon vs. NKA
olunduğu, yani sıcaklığın 0 derece ve basıncın 1 atmosfer olduğu bir
ortamda gerçekleştiği takdirde her zaman belirtilen sonucu vereceği
anlamına gelir. Eğer NKA değilseniz, işlem beklendiği gibi değil, farklı
sonuçlar verecek bir şekilde gelişir. Hekimliğin etik kuralları da,
bilimsel kurallarına azami uyum da NKA’da geçerlidir. Yukarılarda birçok
örneğini verdiğimiz akıl almaz saldırganlık olaylarının gerçekleştiği
ortamın, NKA olduğu ileri sürülebilir mi?
XI- Maliyet
Sonra da anlamaya çalışıyoruz: Niçin
bu kadar çok gerekli gereksiz tahlil, tetkik isteniyor, niçin bol bol
ilaç yazılıyor diye… Tetkikler sınırlanarak, reçeteler kısıtlanarak bu
israf önlenmeye çalışılıyor. Kuvöz sayısı, nüfus artış hızından çok daha
hızlı bir şekilde arttığı halde niçin kuvöz bulmanın gittikçe
zorlaştığını, ne kadar kuvöz alınırsa alınsın neden bir türlü yeterli
gelmediğini anlamıyoruz. Hastanelere hasta başvuruları artıyor, artışı
durduramıyoruz. Ayaktan tedavi edilebilecek hastalar yatırılıyor, yatan
kolay kolay çıkmıyor, yatak sıkıntısı ortaya çıkıyor. Gazeteler,
televizyonlar, oradan oraya sevk edilirken zarar gören hasta haberleri
ile doluyor, kızıyoruz, kınıyoruz, soruşturuyoruz, ama anlamıyoruz,
anlamadığımız için de çözemiyoruz, çözemediğimiz için de bu olaylar
sürekli tekrarlıyor. Doktorları zorlayarak çözüm arama, suyu avuçlarında
tutmaya çalışmak gibi sonuç vermiyor. Nasıl ki su bir yol bulup
parmaklar arasından akıp gidiyor, her zorlama da yeni bir kaçış
kapısının açılmasına yol açıyor. Kanunlar, yönetmelikler sürekli
değişiyor ama sonuçlar değişmiyor.
Şimdi muhasebe yapıp toplam maliyeti
çıkarmaya çalışalım:
1-Yetersiz, korkak ameliyatlar,
girişimler, muayeneler nedeniyle kalitesi düşük sağlık hizmeti. Bu
nedenle de sürekli yeni muayenelere, girişimlere, ameliyatlara ve
tedavilere gerek duyulması.
2-Gereksiz tahlil, tetkik ve
incelemeler nedeniyle hem malzeme kaybı hem de hastaların ve sağlık
personelinin zaman ve emek kaybı.
3-Gereksiz ilaç yazımı sonucu hem
boşu boşuna ilaç israfı, hem de hastaların gereksiz ilaçları kullanması.
4-Reddetme, sevk etme, gereksiz yere
sık kontrola çağırma ya da gereksiz konsültasyonlar nedeniyle en başta
hastaların, daha sonra da sağlık personelinin lüzumsuz zaman ve emek
kaybı.
5-Gereksiz yere yatırma, taburcu
etmekten korkma gibi nedenlerle yatakların fuzuli işgali ve gerçekten
ihtiyacı olanlara yatakların ve personelin yetmemesi. Bu yüzden yatak
sayısı ve personel ne kadar artırılırsa artırılsın bir türlü yeterli
hale gelememesi.
6-Yan sanayide lüzumsuz iş yükü
artışı:
a-Reddettiğiniz, sevk
ettiğiniz hastaların kullandıkları taşıtlar, ambülanslar, taksiler,
benzinleri, şoförleri, trafiğe olan katkıları, vs.
b-Hastaneyi ve personeli
korumak için gittikçe daha fazla koruma elemanına ihtiyaç duyulması.
c-Gittikçe artan yerli yersiz
davalarla uğraşmak zorunda kalan mahkemeler, hakimler, savcılar,
avukatlar, bilirkişiler, müfettişler, yüksek sağlık şurası, tabip
odaları, telefon konuşmaları, yazışmalar, çizişmeler, evrakların
getirilmesi, götürülmesi, vs.
7-Ekonomik Kayıp: Olması gerektiği
şekilde yapılmayan bütün bu işler için normal gerekenin kim bilir kaç
katı harcamalar yapılması. Devletin ve milletin boşa harcanan parası.
Muhtemelen devasa bir maddi kayıp. Yazık değil mi? Sorumlu kim?
Anlayacağınız bir kör dövüşüdür
sürüp gidiyor.
XII- Son Söz
Bütün boyutlarıyla pek farkına
varılmadığı inancında olduğum bu acı maddi ve manevi maliyet tablosu
gerçekten düşündürücü ve üzücüdür. Yer yer dramatize ederek ve
trajikomik bir şekilde anlatmış olsam da, olayların mahiyeti (niteliği,
vasfı) ve sonuçları herkesin malumudur. Herkesin zararına olan bu durumu
değiştirmenin biricik yolu, bu duruma yol açan sebeplerin ortadan
kaldırılmasıdır. Bu ise maalesef ha deyince yapılabilecek bir iş
olmadığı gibi, tam aksine uzun bir süreç ve ciddi çalışmalar
gerektirecek gibi görünmektedir. Fakat zaman geçmekte ve hem bireysel
olarak bu ortamın acı sonuçlarına katlanmak zorunda kalan insanların
(hekim ve hasta olarak) sayıları artmakta hem de toplumsal maliyet
gittikçe dayanılmaz bir hal almaktadır.
Benim bu yazıyı yazdığım süre
içerisinde ki yaklaşık bir ayımı aldı, birçok yeni olay meydana geldi,
saldırılar dur durak bilmedi ve ben bazı olayları yazıma dâhil etmek
için yazıyı sürekli değiştirmek zorunda kaldım. İhtimaldir ki eğer bu
yazıyı bir ay sonraya yazsam kim bilir ve maalesef daha ne örnekler
çıkacaktı ve muhtemelen biraz daha değişik bir yazı olacaktı. Ama umarım
yanılıyorumdur ve temenni ediyorum bundan böyle hiçbir yeni olay olmaz.
Değerli Meslektaşlarım, doktorlara
olan saldırılar üzerine yazılmış bu uzun deneme yazısını okuduğunuz için
teşekkür ederim. Bir çeşit sohbet, dertleşme yazısıydı. Bu konuda benim
yapabileceğim bir katkı olabilir mi kaygısı bana bu yazıyı yazdırdı.
Elimden gelen başka bir şey de olmadığı için de yazarak bir katkım olsun
istedim. Her yazı, hem biraz eksik hem biraz fazladır. İçinde
katıldığınız, katılmadığınız, karşı çıktığınız ve eksik bulduğunuz
görüşler muhakkak ki vardır. Ama herhalde herkes kabul eder ki
bulunduğumuz durum pek de normal bir durum değildir. Hekimini korkutan,
bu hallere düşüren bir toplum, kendi bindiği dalı kesiyor demektir.
Yazımı bir Anadolu özdeyişini
modifiye ederek bitirmek istiyorum. “Kusursuz yar arayan yarsız kalır.”
derler. Ben de halkın binlerce yıllık sağduyusundan süzülüp gelmiş bu
şahane özdeyişin verdiği esin ile diyorum ki: “Kusursuz
(hatasız) doktor arayan, doktorsuz kalır.”
Son sözüm bu olsun. Ama yazımı
umutsuz bitirmek istemiyorum. Bu kadar güzel bir sözü yaratan bir halkın
sağduyusunun, eninde sonunda harekete geçeceğine ve doktorsuz
kalmayacağına inanıyorum.
Hiç kimseden korkmadan, çekinmeden
ve başka hiçbir şey düşünmeden, sadece tıbbın gereklerine göre yapılacak
hekimlik özlemiyle…
Hepinize sevgi ve saygılarımla
Dr. Semih Hızıroğlu
Not: Yazımı, hastalarından zarar
gören bütün meslektaşlarıma ithaf ediyorum.

Doktorlar, Generallerden daha fazla tahsil
yapıyorlar.. Onlar öldürme bizler yaşatma eğitimi alıyoruz.. Bizler
görünmeyen mikroplarla, onlar görünenlerle mücadele ediyorlar.. ÖZLÜK
haklarına bakarsanız uçurumları fark edersiniz...
Serbest çalışan AVUKAT a neden "ya yazıhane ya da Adliye" denmiyor?
Onlar da bürolarında danışmanlık yapsınlar... Serbest çalışan Doktorlara
da tıpkı Avukatlarda olduğu gibi hak verilmelidir... Onlar serbest
çalıştıkları yazıhanede aldıkları davayı nasıl Adliyede takip
edebiliyorlarsa, Doktorlar da muayenehanesinde gördüğü hastayı Hastanede
takip edebilmeli ve reçetesi eczanelerce karşılanmalıdır. Adalet Bakanı
"Hukukçuların maaşı ...... kadar olmalıdır " diyor mu ?
Adliyede maaşlı Hakimler varken neden vatandaşın hakkı zamanında teslim
edilmiyor? Neden vatandaş özel avukatlık bürolarına gitmek zorunda
bırakılıyor? Gecen sene on binlerce dosya zaman aşımına uğramış..! Bu
rezaletin hesabi neden sorulmadı? Hakim ve Savcılar da tıpkı dr.lar gibi
Ct.- Pzr. - Bayram tatilleri ve gece nöbet mesaisi yaparak
çalıştırılsaydı bu rezaletler yaşanmazdı..
Maliyenin onbinlerce vergi uzmanı vs. si var … Neden vatandaşın
vergisini hesaplayıp almıyorlar? Vatandaşı özel muhasebeciye
gönderiyorlar... REZALET. Mevzuat sadeleştirilirse vatandaşın parası
cebinde kalır…
Belediyelerin hepsinde İnşaat Mühendisleri var... Hiçbiri vatandaşın
basit projesini çizmez.. Vatandaş serbest çalışan mühendise 10-15 milyar
para ödemek zorunda bırakılır.... Gelişmiş ülkelerde Belediyeler örnek
projeler hazırlıyor vatandaşın önüne koyuyor... Beğendiğinin
fotokopisini onaylayıp vatandaşa veriyor... Ülkemizde ise…
"Öğretmen açığı var.! " deniyor... YALAN... Öğretmene yarim gün mesai
yaptırırsanız tabii ki açık kapanmaz… Üniversiteyi kazanamayan öğretmeni
suçluyor mu, mahkemeye veriyor mu? "ÇALIŞSAYDI" deniyor... Biz de
"HASTALANMASAYDI sağlığını korusaydı …." diyelim…
Gelişmiş medeni ülkelerde özel muayenehaneler vardır. Vatandaş Dr.a para
vermez.. Doktor alacağını vatandaşın sigorta şirketinden alır.. Her şey
özelleşirken sağlığı MERKEZİ- DİKTACI - DEVLETÇİ SİSTEME sokmayınız..
Alın size ALMANYA SAĞLIK SİSTEMİ.. Devletçi sistemlerde kalite yoktur….
İşte Sümerbank iste VAKKO... İşte Devletin eski Petlas' ı, iste Michelin…
İşte Alman BMW si, işte doğu bloğu ZASTAVA sı…
Adliyeyi Hakimler, okulları Öğretmenler,emniyeti Polisler,orduyu Askerler
idare ettiği gibi hastaneleri de Doktorlar idare eder… Her secimde
değişen mahalli siyaset yağcılarına ulufe dağıtılmamalıdır... Lütfen
trajikomik durumlara sebebiyet vermeyelim...
Saygılar.
Uz. Dr. Adnan Öbek
Bir hekim olarak içimi dökmek
istedim...
Anlamadınız bizi. Anlamak istemediniz. Bizim de sizin gibi, sizin
çocuklarınız gibi bir anne babanın evladı olduğumuzu unuttunuz, ya da
unutmak istediniz. Biz ki, en temiz ideallerle ve en büyük umutlarla
atılmıştık bu mesleğe. Yıllarımızı adamış, yaşıtlarımız hayatlarının en
güzel yıllarının tadını çıkarırken uykusuz geceler boyu ders çalışmış,
nöbet tutmuş, hastanelerde hemşire, sekreter, personel açığını
doldurmuştuk. Bunlara katlamıştık, çünkü sanıyorduk ki, sonunda
mesleklerin en kutsalını yapacak, hayallerimize kavuşacaktık.
Sonunda beklediğimiz mezuniyet günü gelip çattığında ve ülkemin deyim
yerindeyse "Allah'ın bile unuttuğu" yerlerine atandığımızda yine de
yüreğimizde o tatlı heyecan, görevimizi en başarılı şekilde yerine
getirmeye yemin ederek başladık mesleğimizi icra etmeye. İşte ilk
hayalkırıklığı o zaman geldi. Devlet beni hekimlik yapmaya göndermişti
ama ne yazık ki beraberinde mesleğimi icra etmem için gerekli şeyleri
yollamayı unutmuştu!
Yıllarca elimizde en basit kan tahlilini bile yapma imkanı olmadan,
gözleri devlet tarafından memleketlerine doktor gönderilerek boyanmış
insanlara sağlık hizmeti vermeye çalıştık. Ama her geçen gün içimizde
bir şeyler ölüyordu. Hayal ettiğimiz doktorluk bu muydu? Hayır,
olamazdı.
Bu
hayal kırıklığı biraz olsun hafifler diye umarak, son bir umutla
dünyadaki en zor sınavlardan biri olarak kabul edilen Tıpta Uzmanlık
Sınavı'na girmemiz bu yüzdendi. Belki uzman doktor olursak, hayal
ettiğimiz hekimlik mesleğini yaşarız diye umduk. Sınavı kazanıp da
asistanlı sürecine başlayınca işlerin daha da kötüleşeceğini
düşünemedik. İlk önce kendi meslektaşlarımızın bize ihanet edeceğini,
"biz çektik, onlar da çeksin" mantığıyla bize gereksiz yere işkence
edeceklerini önceden kestiremedik. Sözde bizlere eğitim vermekle yükümlü
bu meslektaşlarımız bunu yapmadıkları gibi, kendi iş yüklerini bizlere
yıkarak zaten ağır olan iş yükümüzü daha da artırdılar. Sesimizi
çıkaramadık, çünkü uzman doktor olacaksak eğer, bunlara katlanmak
zorundaydık.
Sonunda beklediğimiz an gelmiş, her ne kadar gerekli eğitimi alamamış
olamasak da, bir şekilde uzman olmuştuk. Ama hayallerimizin ikinci ve
onarılamaz şekilde yıkılışı da çok geçmeden gerçekleşecek, yeni mezun
bir pratisyen hekim olarak yaşadıklarımız tekerrür edecekti. Hem de bu
defa bunun hayatımız boyunca bu şekilde süreceğini kabullenmek
zorundaydık. Polikliniklerde, acil servislerde haksız yere hakaretler
işitecek, hatta dayak yiyecek, kokuşmuş sağlık sisteminden kaynaklanan
sorunlar hep bizim üzerimize yüklenecek, gözü boyanmış halkım bizlere
karşı kışkırtılmaya devam edecek ve bizler, yani sizler gibi bir anne
babanın evladı olan, bir zamanlar hayalleri olan doktorlar, hayatımızın
sonuna yavaş yavaş yaklaşmaktayken, yaşama sevincimizi gün be gün
kaybederek yıllarımızı tüketmeye devam edecektik. Kaderimiz miydi bu?
Bunu hak etmek için ne yapmıştık?
Bir gün bizi anlamanız dileğiyle...
Dr. Pelin D.
http://www.medimagazin.com.tr/ana-sayfa/okuyucudan/tr-bir-hekim-olarak-icimi-dokme-istedim-1-79-36107.html
Doktor için Sonun Başlangıcı : Tekelleşme !
04 Mart 2011 Cuma 09:57
avbulentozer@hotmail.com
Tekelcilik bir suçtur ve Tekelciliğin engellenmesi ekonomik
sistemimizde devletin görevidir!
Hekim
Hakları ?
Tekelleşme , bir kurum ya da kişi tarafından bir sektörün tamamının ya
da tamamına yakınının ele geçirilip, serbest piyasa kuralları ihlal
edilerek, kendi çıkarları doğrultusunda insanların çaresiz ve kendine
muhtaç bırakılarak mağdur edilmesidir.
Tekelcilik bir suçtur. Tekelciliğin engellenmesi bizim ekonomik
sistemimizde devletin görevidir!
Kısa
süre öncesine kadar doktorların kazançları, avukatlarda, mimarlarda,
sanatçılarda ve binlerce diğer meslekte olduğu gibi piyasa şartlarına
göre arz talep dengesine göre belirlenmekteydi. Doktorlar;En azından
MECBURİ HİZMETler sonrası;
1-Devlet hastaneleri
2-SSK hastaneleri
3-Özel Hastaneler
4-Kendi Muayenehaneleri
5-Belediye hastaneleri gibi bir çok kurumda çalışabilmekteydi ve arz
talep dengesi ile hak ettiği ücreti alabilmekteydi.
Sonra büyük sağlık sigortaları SGK adı altında birleştirildi , SSK ve
Devlet hastaneleri birleştirildi, özel hastanelerde SGK ödemesi altına
alınarak onlarda bir anlamda devletleştirildi, ( Günümüzde özel
hastanelerden tedavi hizmeti alanların %95 ‘ inden fazlası SGK karnesi
ile hizmet almaktadır.). Özel muayenehaneler kapattırıldı, hatta
mahkeme kararı ile doktorların muayenehane açma haklarını tekrar elde
etmesine rağmen alelacele yayınlanan yönetmelik ve tebliğlerle
muayenehane kapılarının
110 cm
olması gerekir , gibi ucube şartlar getirilerek muayenehane açmak
fiilen imkansız hale getirildi.(Not: yeni yapılan modern yataklı
devlet hastanelerinin bile kapıları
110 cm
değil). Sektör hızla tek patronun emrine girmeye başladı.
Artık doktorun kamu hastanesinden memnun olmazsam özele geçerim ya da
serbest çalışırım diye bir kozu yoktur. İster özelde olalım ister
devlette olalım bizim emeğimizin bedelini SGK tayin etmektedir. İşte
tekel budur.
Unutma ki artık devlet hastanesinde de çalışsan, özelde de çalışsan,
üniversitede de çalışsan SGK-Bakanlık tekelinin kulusun!
Sağlıkta tekelleşme % 90-95 mertebesinde tamamlanmıştır. Bundan sonra
uzman doktorlar başta olmak üzere tüm doktorlar serbest piyasa
şartlarında değil, SGK-Bakanlık tekeli altında çalışmak zorunda
bırakılmıştır. Artık hiçbir doktor SGK nın insafsız fiyat
indirmelerinden bana ne ! diyemez. Kamuda da özelde de hızla ücretler
düşürülmektedir.
Bir örnek vereyim, 2002 yılında bir koroner angiyografi yaklaşık 1000
TL iken, 2009 yılında 460 TL ye düşürülmüş, 2010 yılında 250 TL ye
indirilmek istenmiş fakat angiyografi ünitelerinin batacağı
anlaşılınca 460 TL de kalmasına izin verilmiştir.
Sekiz
yıl boyunca yaşanan kümülatif % 90- %100 enflasyonda göz önüne
alındığında durumun vahameti daha iyi anlaşılmaktadır.
Bu
insafsız fiyat kırmalarda hem kamudaki hem de özeldeki tüm
meslektaşlarımız direkt etkilenmektedir.
Azalan
ücretler doktorun emeğinden çalınmıştır !
Doktor
aynı ücreti alabilmek için daha çok çalışmak zorunda bırakılmıştır !
Bu
uygulama sadece kardiyolojide değil tüm dahili ve cerrahi branş
uygulamalarında olmuştur. 700-800 TL lik operasyonlar 150-200 TL ye
düşürülmüş, doktorlar 2-3 TL ye hasta muayene eder hale getirilmiştir.
(Günümüzde garsonlar dahi bahşiş olarak daha fazlasını beklemektedir.)
Devlet hastanelerinde eskiden 16000-18000 performans puanı ile
alınabilen ücretler artık 35000-40000 puanla alınabildiği için
meslektaşlarımız insan üstü bir performansla çalışmak zorunda
bırakılmıştır. Bunlar Tekelleşmenin kısa dönem sonuçlarıdır.
Günümüzde doktor hak ettiğine değil SGK-Bakanlık tekelinin
lütfettiğine razı olmak zorundadır!
Özel
hastanelerde çalışan meslektaşlarımız eskiden anlaştıkları fiks
ücretin kat kat üstünde ücret alabilmekteyken günümüzde SGK-Bakanlık
tekelinin tıp hizmetinin fiyatlarını piyasa değerinin kat ve kat
altına indirmesi nedeniyle fiks ücreti bile geçememektedir. Maaşları
hızla düşmektedir. Yada enflasyon karşısında erimeye bırakılmaktadır.
Unutma
ki artık devlet hastanesinde de çalışsan, özelde de çalışsan,
üniversitede de çalışsan SGK-Bakanlık tekelinin kulusun !
Bir
uzman doktor 2 kere Türkiye derecesi yaparak ve 25 yıl eğitim alarak
mesleğini elde etmektedir !
Elbette ki bu kadar kalifiye ve seçilmiş insan gurubu hangi
meslekte-hangi sektörde olursa olsun iyi ücretleri hak etmektedir.
Doktorlar da doğal olarak kısadan ve kolaylıkla elde edilebilen çoğu
mesleklere göre daha fazla para kazanması doğaldır, adaletin
gereğidir. SGK-Bakanlık tekeli sonun başlangıcı olmuştur. Türkiye
ekonomisi güçlenirken, milli gelir 2500 dolardan 10000 küsür dolara
yükselirken, doktorun geliri özellikle uzman doktorun geliri yer yer
yarıya, yer yer beşte birine indirilmiştir.
Özel hastaneler doktor istihdam etmek istemektedir fakat SGK-Bakanlık,
sağlık sektöründe oluşturduğu tekelin haksız gücünü kullanarak
doktorun özelde istihdamını bile engellemektedir.
Özel
hastanelerin kadro sayısına bile müdahale etmektedir. Bu haksız ve
izansız uygulamaya hiçbir özel hastane karşı çıkamamaktadır çünkü
kimse piyasanın tek patronuna karşı çıkacak kadar cesur olamaz.
Sonuç
olarak kamuda olsun özelde olsun artık doktorun tek sorunu SGK-Bakanlık
tekelidir. Diğer sorunlarımızın hepsi talidir. Eğer bu sorun
çözülmezse bu Tekelleşme engellenmezse doktorların mesleklerinin
piyasa değerinin 10 ‘da birine çalışmaları çok yakındır.
Devlet nasıl ki fırınlardaki ekmeği gasp edip vatandaşlara
dağıtamıyorsa, doktorların da emeğini gasp edemez.
Elbette ki devlet vatandaşın sağlık hizmetini temin edecektir, ama bu
herkese uygulanan liberal ekonomik kurallarla olmalıdır. Herkese
liberalizm, doktora komünizm ! diye bir yaklaşım kesinlikle kabul
edilemez.
Eğer
bu tekel kırılamazsa kaloriferli evde oturmak, hususi otomobile
binmek, çocuklarımızı okutmak gibi en doğal ihtiyaçlarımızı bile terk
etmek zorunda kalacağız. Tekelcilik suçtur ve bu suçun devlet
tarafından işleniyor olması onu suç olmaktan çıkarmaz!
Tüm doktor kuruluşları, uzmanlık dernekleri, sendikalar, özeldeki ya
da kamudaki tüm doktorlar ayrıntılar ile uğraşmayı bırakıp bu gerçek
sorunumuzun farkına varmalı ve her kademede gerekli Hukuki mücadeleyi
vererek bu SGK tekeli kırılmalıdır.
Saygıdeğer bir doktorumuzun haykırışını sizlerle paylaşmak istedim ,
saygılarımla.
Av.Bülent Özer
http://www.saglikaktuel.com/yazi/doktor-icin-sonun-baslangici-tekellesme--6454.htm
|
|
|
| |
|