[Yazarlar İndeksi]
[Anasayfa] [Erkeklerin Avantajlari] [Kadinların Avantajlari..] [Kadın Gözüyle Kadınlar] [Kadın gözüyle erkekler] [Kadinlar Üzerine] [Erkek Manifestosu] [Alinmasi Gereken Seminerler] [Türkler Lehine Yabancı Sözleri..] [Türk Toplumu Üzerine] [Doktorların Kaderi] [Ise Girememenin Garantili Yollari] [Tezat Atasözleri..] [Bir babanin ogluna ögütleri] [Düşünülesi Sözler...] [Birbirimizi Sevebilmek] [PC için Murphy Kanunlari] [Ünlülerin Sözlerinden..] [Nostalji] [Aldatan Kadın] [Neden Aldatır?] [Orospu kimdir?] [Sevgililer Günü] [Ben hep bana söyleneni yaparım] [Aşık Olmazsanız..] [Duygusuz Yüzyıl] [Aptallığın Faydalar] [Aptallığın Yasaları] [Aşka aşık olmak] [Beyninizle mi sevişiyorsunuz] [Cici kızla yaşanmamış aşk] [Çocuk toplumlar] [Gençler duygularınızla yüzleşin] [Kendini sevmek] [Korkular] [Misafir odalı evde aşk] [Nasıl bir evde büyüdünüz] [Sevişmeyi bilmeyen] [Türk insanı AB’ye ne kadar hazır? ] [Öp Beni Kocaman] [Tarihte Değer yargıları] [Midillinin Gözleri] [Allah'tan Kadinim]

 

 

sdmenu.gif (328 bytes)    Doktor Olmanın Dayanılmaz Hafifliği  (veya)
DOKTORLARIN KADERİ

 
 

Sevgili Hastalarımız ve Yakınları

1. Eğer bizi kahve makinesinin başında ya da sigara molasında yakalarsanız muhakkak hastalıklarınızla ilgili bir soru sorun. Bizim dünyada zevk aldığımız tek şey tıptır ve molayı sizin sorularınızı yanıtlamak için verdik

2. Evdeki ilaçlarınız iyi gelmiyorsa hemen bizi telefonla arayın. Telefondan teşhis koymak gibi müthiş bir yeteneğimiz vardır.

3. Ayaküstü, merdiven aralığında, kapı arkasında veya asansörde karşılaştığınızda hemen oranızın buranızın ağrıdığını anlatmaya başlayın, biz her an sizi düşünürüz ve zaten asansöre de hastalarla karşılaşabilmek için bineriz.

4. Gazete okuduğunuz asparagas tıp haberleri hakkında doktorları her fırsatta sıkıştırınız, çünkü gazeteciler her zaman tıp konularını doktorlardan daha iyi bilirler, güncel takip ederler ve her yazdıkları doğrudur. Böylece doktorun bilgisizliğini ve açıklarını yüzüne vurma fırsatını yakalamış olursunuz.

5. Doktorlar sinirsiz insanlardır, hatta insan değil robotturlar, yorulmaz, uyumaz, tatil yapmaz ve sinirlenmezler. İstediğiniz kadar, hatta sonsuza kadar soru sorabilirsiniz, hatta sorduğunuz soruların cevaplarını dinlemek bile zorunda değilsinizdir, doktor önceki soruya cevap vermekteyken, yeni soru sorabilirsiniz, doktor buna hiç alınmaz. Üstelik, doktora sorduğunuz ve cevabını aldığınız konuda doktorun dediklerini uygulamak zorunda bile değilsiniz, ama iyileşmediğinizde doktorun dediklerini uygulamadığınız halde doktora hesap sorma hakkınız da vardır...

6. Bize kolay kolay teşekkür etmeyin. Nasıl olsa para veriyorsunuz ve köle satın alıyorsunuz.

7. Doktor olurken nasıl olsa Hipokrat Yemini ettik ya, doktorları kızdırsanız bile onlar size sonsuza kadar köle gibi hizmet etmeye mecburdurlar. Hakaret edebilirsiniz, üstüne yürüyebilirsiniz, şikayet edebilirsiniz, sağda solda aleyhinde konuşabilirsiniz, ama işiniz düştüğünde hiç utanmadan yine kendinizi ellerine teslim edebilirsiniz, ne de olsa Hipokrat Yemini etmişlerdir.

8. Doktorlara danışmadan kendi kendinize her türlü tedaviyi yapabilirsiniz, hastalığınız daha da kötüye gittiğinde doktor sizi her durumda kurtarır, sorun değil.

9. İlacın acı olduğundan veya iğnenin yaktığından dolayı doktora kızmakta serbestsiniz, çünkü sizi doktor hasta etmiştir ve ilacın tadını doktor ayarlamıştır.

10. Verilen ilaç " Kanser yapar mı ? " diye sorunuz. Çünkü doktorlar sizi kasıtlı olarak kanser etmeye çalışmaktadır. Hamileyseniz verdiğiniz ilacın çocukta bir sakatlık yapıp yapmayacağını doktora sorun, çünkü doktor sizin sakat bir çocuk doğurmanızı istemektedir.

11. Doktorlar tüm dünya tıbbını bilirler, cildinizdeki kaşıntıyı beyin cerrahına rahatça danışabilirsiniz. Sadece karşılaşmış olmanız yeterlidir, uzmanlık alanı diye bir kavram tamamen palavradır.

12. Doktorun evine telefon ederek, doktor evde yokken eşine hastalığınızla ilgili soru sorabilirsiniz, mutlaka bilecektir, doktor eşidir ya, bilir.

Dr. Esat ORHON'dan alıntıdır.


Doktor

Yılmaz ÖZDİL

 yozdil@hurriyet.com.tr

Kız verirken...
Kocaya varırken...

Otomobil alırken...

“Doktor civanım.”

Muayene ücretine gelince...

“Hepsi şerefsiz!”

(Harala gürele yüzünden yazmaya fırsat bulamadık, şu tam gün yasasını... Hazır, yeni bir darbe planı çıkmadan, fırsat bu fırsat, aradan çıkarıvereyim bari.)
*

Deniyor ki:

“Başbakan kadar maaş alacaklar.”
*

Safra kesesi ameliyatı yapabilir mi başbakan? Böbrek nakli? Pansuman bile yapamaz... Ama, çok sıradan bademcik ameliyatını yapabilen bir hekim, gayet güzel başbakanlık yapabilir.
Refik Saydam mesela, hekimdi...
O halde, hekimlerin maaşını siyasilerin maaşıyla niye kıyaslayalım ki?

Komada geliyorsun, bacağını kesiyor, damar çıkarıp, kalbine bağlıyor, gebermekten kurtuluyorsun. Sonra da “Çok para aldı” diyorsun. Kaç para ki senin hayat? O kadar etmez mi?

Gece yarısı ateşi 40'a vuran evladını Azrail'in elinden almanın, hızara kaptırdığın parmağını yerine dikmenin, görmeyen gözünü gördürmenin, kanserini erken yakalamanın fiyatı nedir?

12 sene üniversite okuyor. Boru değil. 18 yaşında girdi, geldi 30'una, hâlâ kafa patlatıyor. İki kapılı handa, yolun yarısı eder... Lütfedip, müsaade edelim de, biraz para kazansın bu ülkede.
*

Karaktersiz hekim yok mu? Var elbette... Ne kadar karaktersiz gazeteci, ne kadar karaktersiz avukat, ne kadar karaktersiz esnaf varsa, o kadar karaktersiz hekim var... Ama, Rabbim herkese “Cleveland” demiyor... Parası olmayana bakan vicdanlı hekim de var bu ülkede.

Tahmininizden çok.

Üstelik, silah zoruyla ameliyata alınan hastayı hiç duymadım ben... Yeşil kartlı bile olsan, seçme şansın var. Paragöze gitme, öbürüne git. Diyeceksiniz ki, “Kuyruk oluyor, yeterli hastane yok...” Müteahhit midir hekim?
*

Peki nedir? Aslanı kediye, eğitimliyi cahile kırdırma projesidir bu...

Hakkını alamayanlar kendisinden hesap sormasın diye, “Bak şunlar senden fazla alıyor” diye hedef göstermektir. “Sen az kazandığına itiraz etme, onunkini de indirelim” demektir. Refahı paylaştıracağına, yoksulluğu paylaşmayı doğruymuş gibi göstermektir.

Kendi suçunu örtbas etmek için, suçlu yaratma projesidir... Hekimlerin durup dururken başına gelen budur.

 

Sayın Özdil,
 

Yazılarınızı zevkle okurum.
Ama bugünkü yazınız mesleğim hakkındaydı ve çok objektif yazılmıştı.
 
Doktor olmayan bir insanın bizleri ve bizlere karşı halkın(?) tutumunu bu kadar güzel tarif etmesi ve hükümetimizin bize neden tavır aldığını açık seçik söylemesi o kadar hoşuma gitti ki teşekkür etmeyi bir borç bildim.
 
Elinize,  zihninize, yorumunuza sağlık...
Dürüst kaleminizin hiç susmaması dileğiyle,
Tekrar teşekkürler..
 
Dr. Ahmet Girgin

İtiraf ediyorum, Ben paracı doktorum!

 

Doktorlar Neden Çok Kazanmalıdır?

MEDİMAGAZİN OKUYUCU KÖŞESİ:

Tam gün yasası sebebiyle çıkan toz duman arasında kamuoyu desteğini arkasına alabilmenin telaşı ve dayanılmaz hafifliği ile başta sayın Sağlık Bakanının kendisi olmak üzere tüm bakanlık sözcüleri doktorluk mesleğini icra eden ve mevcut kanun tasarısına eleştirileri olan herkesi “paracı” olarak tanımlamışlardır. Birincisi dünyanın hiçbir ülkesinde konunun bir tarafı olan kişileri suçlayarak kanun çıkarılmaz. Eğer bir suç ve suçlu varsa bunun yeri mahkemelerdir, TBMM değil.

Gelelim “paracı” suçlamasına. Kendi adıma ben “paracı” suçlamasını kabul eden bir doktorum, yani itiraf ediyorum ki, “paracıyım”. Peki neden?

Ekonomik olarak bir malın yada hizmetin değerini tayin eden pek çok kriter var. Bunlardan birisi malın ya da hizmetin hazırlanma aşamasındaki zaman, emek ya da para olarak yapılan harcamalardır. En pahalı, en uzun süreli, en yorucu eğitim sürecine sahip tıp eğitimini tamamlayanları n “pahada da ağır” olmaları kaçınılmazdır. Şöyle ki; 18 yaşında tıp fakültesini kazanan bir erkek öğrenci (hiçbir basamakta takılmayan bir süper kahraman olduğunu düşünürsek) 6 yıl tıp fakültesi, 5 yıl uzmanlık eğitimi, 3 yıl yan dal eğitimi, 1.5 yıl askerlik ve 2 yıl da mecburi hizmetten sonra toplam 17.5 yılda yani 36 yaşında gastroenterolog olabilir. Kaç yılda öğretmen, savcı, kaymakam, mühendis olunabildiğinin hesabını size bırakıyorum.

“Paracı” olmam için bir başka sebep mesleğimin benzersizliğidir. Hepimiz çeşitli mesleklere sahibiz ama hepimizin ortak bir mesleği daha var; hasta olmak. Kaçınılmaz şekilde kendimiz ya da canımızın en değerli parçaları hastalanıyorlar. Önyargısızca hep beraber cevap verelim; kendiniz ya da yakınızın en ufak diş ağrısından tutun aylar süren kanser tedavilerine kadar en çok kime ihtiyaç duyarsınız? Bir gece ağrısız ve deliksiz uyuyabilmenin, çocuğunuzu bulaşıcı bir hastalıktan koruyabilmenin, tren ışığını zar zor seçebilen gözlerle tekrar dantel örmeye başlayabilmenin, yeni doğan çocuğu kucağa almanın, kanser hastası olan annenizi birgün fazla yaşatabilmenin ekonomik karşılığı nedir? Herkesin mesleğine saygım var ama hukukçu bir arkadaşım “dünyada iki kişi bile kalsa hukukçuya ihtiyaç var” diyerek biraz böbürlenmişti, benim yanıtım ise kısaydı “ya dünyada tek kişi kalmışsa?”

Gelelim tekrar ekonomik bazı kurallara. Bir hizmeti değerli yapan kriterlerden birisi de hizmet sonucu ortaya çıkan ilave hizmetlerin değeridir. İzah edeyim; eğer bir sağlık ocağında bir pratisyen hekim günde ortalama 80 hastaya bakıyorsa (ki pek çok sağlık ocağında bu sayı komiktir) ve her hastaya yaklaşık değeri ortalama 50 TL olan reçete yazıyorsa (ki yazdığı her bir harfin sorumluluğu gülle kadar ağırdır) günde en az 4.000 TL’ lik ayda en az 80.000 TL’ lik reçete yazıyor demektir. Şimdi sıkı durun, oldu ya bütün reçetelerin aynı eczaneye gittiğini farz edersek eczacının (mal fazlaları vs hariç!) aylık geliri doktorun yaklaşık 10-15 katı olmaktadır! Trajikomik! Bahsedilen hekim ürettiği hizmet geliri hemen hemen en az olan hekimdir ve tetkik kısmı hesaba hiç dahil edilmemiştir. Çok daha pahalı ve sözde seçkin hizmet üreten hekimler için de manzara ne yazık ki değişmemektedir. Bu sisteme göre doktorlar bir süre sonra çalıştığı elmas madeninde elmaslara ya tamamen yabancılaşan ya da yutkunarak bakan kölelere benzetilmeye çalışılmaktadır.

Tıp eğitimi alanlar arasında yapılan bir araştırmada öğrencilerin yaklaşık %90’ ının alt-orta gelir seviyesine sahip ailelerden geldiği görülmüştür. Zengin çocukları için mevcut şartlarda tıp okumak aptallık haline gelmiştir. Bu gariban öğrenciler için (zamanında ben de onlardan olduğum için iyi bilirim) bu meslek paçayı kurtarmanın tek yoludur. Ailelerinin onca fedakarlığını bir gün bir şekilde ödemek isterler, kendi yaşadığı sıkıntıları çocukları yaşasın istemezler, hayatları boyunca uzaktan baktıkları güzelliklere bir gün sahip olmak isterler. O yüzdendir ki hemen hemen her tıp fakültesi mezunu az çok “paracı” olarak mezun olur.

Peki “paracı” bir doktor olarak paraları balyalarken (!) nelerden vazgeçiyorum? Birincisi geç evlendim, dünyanın en güzel insanını geç tanıdım, geç sahip olduğum iki çocuğumun büyümelerini ıskalıyorum, otomobil kullanırken bile gözlerim kapanıyor, düzenli izleyebildiğim son dizi “ikinci bahar”, son okuduğum kitabı inanın hatırlamıyorum ama emin olabilirsiniz tıp ile ilgilidir, vizit yürüyüşlerini sayarsanız spor yapıyorum, her ayın 20’ si inanılmaz hızlı geliyor çünkü konut kredisi ödemem var, ülserim, gözlüğüm, göbeğim var, saçım yok.

Neden “paracı” olduğumu daha uzatabilirdim ama özetlemek istiyorum; bu işe çok ama çok emek verdim, ailem ve devletim bu işe sahip olabilmem için çok para harcadı, vazgeçilmez ve yeri doldurulamaz bir iş yapıyorum, çok büyük bir ekonominin en önemli ayağıyım ama en önemlisi kendim, eşim, çocuklarım için harcayabileceğim tek şey para, zira çok ama çok üzgünüm ki zamanım ve enerjim yok. Bu yüzden itiraf ediyorum ben “paracı” bir doktorum.

Saygılarımla.

Dr A.A.
Mersin.

 

"Doktorlar sık sık duygusallıktan yoksunlukları, rüşvetle ilgili kokuşmuşlukları ve aptalca ya da aşırı tutkunlukları yüzünden kınanırlar. Ancak onlar bize hayatlarının ilkbaharını feda ettiklerini; öbür insanlara yararlı olmak üzere yirmili ve otuzlu yaşlarında en değerli yıllarını tümüyle yitirdiklerini hatırlatmazlar bile. Dahası pek çok yokluğa göğüs germiş, çoğu doktor bütün bu zaman dilimleri içinde bir düzine geceyi bile gerçek uykuda geçirmemiştir. Pek çoğu bu yolda evliliklerini kurban etmiş ve çocuklarının büyümesini izlemenin benzersiz fırsatını kaçırmışlardır. Bu nedenle doktorlar dünyanın diğerine zenginlik, saygınlık ya da toplumsal yeri sağlamak gibi bir bedeli borçlu olduğunu savunduklarında onların bu istekleri tümüyle nedensiz değildir. Ayrıca asık suratlı istatistikler göstermektedir ki, doktorlar sık sık hastalarından daha kötü acıları çekerler. Çünkü kimse yıkılan bir evliliği onaramaz ya da babasının sürekli savsaklamaları yüzünden yıkıma uğramış çocukların ahlakını düzeltemez."

ERICH SEGAL

 

DOĞUDA MECBURİ HİZMET
(ALINTI)

Aşağıdaki mektup, vatan millet sevgisi diyerek mantıksız ve akılsız yatırımlar ve siyaset sonucu yapılan gereksiz ve yanlış görevlendirmelerin mağdur ettiği bir doktor arkadaşımıza ait. Her ne kadar insansak ve insana hizmet etmek için bu mesleği seçtiysek de her mesleğin ve insanın da bir onuru var.
 

Değerli Üyeler,

9-1-2010

Uçlarla ilgilenmekten kendimizi alıp gerçeklerden haberimizin olmasının önemini gösteren uyarıcı bir mektubu, doğuda bir ilçede mecburi hizmet yapan sayın ortopedist ...... den aldım. Hatırını sordum ve aşağıdaki yanıtı aldım. Bu meslektaşımızın mektubunu aşağıda yayınlıyorum.

Saygılarımla

Dr. Taşkın C

 

Merhaba,
Öncelikle anlayışınıza teşekkür ederim.

Buraya ilk gelince insan önce bir şeyler başarmak istiyor ve bütün olanaklarını zorluyor. Ancak bir süre sonra bütün isteğini kaybedip 'Ben burada ne arıyorum ?' diye sorgulamaya başlıyor. Aile parçalanıyor. Malzeme almak istenildiğinde yerel firmalar (ki hepsi siyasilerin) kendi inisiyatiflerinin dışında her türlü alıma engel oluyorlar. Hastane yönetimlerine baskı had safhada. 2 yıldır buradayım; artroskopim ve skopim yok. İlk 1 yıl gerçekten bu malzemeleri almak için her türlü çabayı sarf ettim. 3 defa ihaleye çıkıldı, ancak bu aşiret firmaları yüzünden hep iptal oldu. Siyasiler hastane üzerinden resmen devleti soyuyorlar. 1'e mal olanı 4'e satıyorlar.

İnsanlar doktorlara karşı büyük bir öfkeye sahip. Geldiğimden beri darp edilmeyen arkadaşım kalmadı. Burada halk aşırı şımartılmış. Hastanede sıra bulamayan direk kaymakama şikâyete gidiyor ve işin acısı kaymakam bunu ciddiye alıp hastaneyi arayıp hastaya baktırtmaya çalışıyor. Batıda kaymakamın yanına bu kadar kolay kaç kişi çıkabiliyor? İnsanların işini halletmeyince, 'Ben pkk lıyım seni vururum' diye tehdit ediliyoruz. Kısacası devlet bizi buraya sallıyor, sonrasını hak getire. Can ve mal güvenliğimiz sıfır.

Burada insan 'Acaba buralar ülkemiz için çok mu gerekli ' diye düşünmeden edemiyor. Kimse vergi vermiyor, elektrik-su vb. faturalar ödenmiyor. Herkese ayda 150 tl çocuk parası (ki çocuk başına), çocuk ultrasonda görüldüğü andan itibaren mama ve bez parası ödeniyor. Sorarım batıda bu yardımları hiç alabilen var mı? Okula giden her çocuğa devlet harçlık veriyor, harçlık gecikince anneler okulu basıp çocukları okuldan almakla tehdit ediyor. O çocuklar ne yapıyor peki? Üzerlerinde üniformaları, ellerinde pkk bayrakları ile DTP mitingine gidiyor. Herkese, eksin ya da ekmesin, toprak yardımı yapılıyor (ki zaten kimse ekmiyor ya). Bu yardımda sadece beyana bakıyorlar. Adam 5'i 50 yazdırabiliyor. Van da dağıtılana bakınca toprak yardımı miktarının, göl bile tarım arazisi olarak kabul edilse, bu alandan daha fazla miktarda olduğunu biliyor musunuz? Her Cuma kaymakamlık elden nakdi para dağıtıyor.

Buralarda tek vergi verenler devlet memurları. Yani mecburen, ailemden ayrılıp zorla getirildiğim bir yerde, zorla tedavi ettiğim insanların tedavi masraflarını ve dahi bakımlarını da ben karşılıyorum. İnsan içinden ve de dışından lanetler okuyor.

Kafanızı şişirdiğim için kusura bakmayın

Saygılarımla

Dr. .............

*NOT: OLAYLAR SADECE DOKTORLAR İÇİN DEĞİL DİĞER ÖĞRETMEN, EBE, HEMŞİRE, SAVCI, HÂKİM, SUBAY YANİ TÜM DEVLET GÖREVLİSİ KAMU HİZMETİ GÖRENLER İÇİN AŞAĞI YUKARI AYNIDIR.* (BEN DE BİR) ÖĞRETMEN OLARAK, YILDIRICI HER TURLU ENGELLERİ GÖĞÜSLEMEK ZORUNDA KALDIM.

*SEVGİLİ DEVLETİM ;*

*GİDİP DE HÜKMEDEMEDİĞİN YER SENİN DEĞİLDİR.*

*SOSYAL YARDIM PARASI ALTINDA YAPILAN MALİ DESTEK İKİ AY GECİKSE VEYA VERİLMESE, BURALARI AÇLIK VE SEFALETTEN KIRILIP DÖKÜLÜR. BÖYLE İNSANCIL BİR DEVLETİN DE EŞİ VE BENZERİ DE DÜNYA ÜZERİNE YOKTUR.**

 

Hekim ve Para

Bu yazı geçenlerde mail gruplarına düştü. Yazan meslektaşımız, adının sadece baş harflerini vermiş. Bir çok arkadaşımız çok beğenmiş, okunması için tekrar tekrar iletip durdular. Ben de çok beğendim. Çalışmam sırasındaki konuşmalarda hastalardan duyduğum bir yana, kahvede tanıştığım vatandaş ya da bindiğim taksinin şoföründen dahi “çok para alıyormuşsunuz” lafını duyduğum oldu. Doğrusu utandırıyor insanı. Bu görüş toplumda öyle hızla yayıldı ki, insana altında sanki birilerinin körüklediği bir kara propaganda var gibi geliyor. Eninde sonunda maaştır, iyisinden ne olur? Ne para kazananlar var…

Meslektaşımız yazısında özellikle pratisyen hekim ve asistanların “para” durumunu çok iyi tarif ediyor. Biraz da kendimizi savunmamız gerektiğini düşündüğümden, “yoğun istekleri” de göz önüne alarak yayınlamaya karar verdim. D. Ş

 
Hekim ve Para
 
Yazılı ve sözlü platformlarda, hekimlerin maneviyatları hiçe sayılarak, sürekli ve bıktırıcı bir şekilde maddiyatları tartışılıyor. Binlerce meslek varken, her ortamda sadece hekimin maaşının tüm ayrıntıları ile bahçıvanlar, bilumum memurlar, milletvekilleri, tır şoförleri ve tinerciler tarafından tartışılmasından son derece rahatsızım. Kamuoyunu, bu çok merak ettiği hekim maddiyatı ile ilgili olarak aydınlatmak için bir hekim olarak kendimi görevlendirmiş bulunuyorum.

Hekim paragöz mü?
Böyle bir toplumsal algı yaratıldı, ancak tamamen yanlıştır. Aslında paranın ne olduğunu, yirmili yaşların sonuna kadar en az hekimler bilir. Hatta hiç bilmeyenleri ve bu yaşlarda hala aile yardımıyla geçinenleri de vardır. Otuz yaşında ortalama bir hekim muhtemelen ilk arabasının taksitlerini ödüyor ve kuşku ile korku karışık olarak bir sonraki döner sermaye ödemesinin ne kadar olacağını ve taksitine yetip yetmeyeceğini bekliyordur.
Bu noktada biri çıkıp “ben 32 yaşındayım, üniversite de şu, bu bölüm mezunuyum, işim bile yok” diye bize serzenişte bulunabilir. Aslında zaten serzenişte bulundukları için bu yazıyı yazıyorum. Dostum, ben hekimim. Ne devletim, ne hükümetim ne de avukatım. Ağlama platformu da değilim. Atanamıyorsan ya da para kazanamıyorsan, bunun benimle ne alakası var?
Hekimin parayla işi yoktur. Hiç kimse hekimliği para için seçmez.
Hayatı boyunca girdiği bütün sınavlarda en iyi %3’e giren IQ’ lara sahip insanların amacı, yüz kişiden üç-dördünün sahip olabileceği tesadüfi bir zenginlik olamaz. Bu insanlar, bu hasbelkader zenginlik için 45-50 yaşına kadar bekleyeceği meslek olan hekimliği seçmez. Yüz kasaptan üçü, yüz avukattan üçü nasıl zenginse, hekimlerin de bu hakka sahip olduğunu unutmayın.
Bizim maaşlarımızı sürekli ameliyat masasına yatıran toplumumuz ve bürokratlar bize, aşağıdaki soruların yanıtlarına göre bir fiyat biçerse, Sağlık Bakanlığı, YÖK ve biz hekimler hep beraber rahatlarız.
bullet Her gün kaç çocuğumuza menenjit tanısı konulup, hızla tedavi edilip hayata sakatlık, ölüm olmadan döndürüldüğünü biliyor musunuz?
bulletKaçınıza akut kalp krizi denilip, acil müdahale ile hayatınızın geri kalanını daha konforlu ve daha az ölüm korkusuyla yaşamanız sağlanıyor?
bulletKaçınızın, bir kazada paramparça olmuş kemikleri saatler süren ameliyatlar sonrası eski haline getiriliyor?
bulletBiraz daha büyürse birazdan sizi öldürecek bir beyin kanamasının, acil tanısı konulup tedavi edilerek, kaçınız hayata yeniden merhaba diyorsunuz?
bulletApandisitiniz patlamadan, akciğeriniz sönmeden müdahale edilip kaçınız tam şifa ile işinizin başına, ailenizin kucağına dönüyorsunuz?
bullet Size çok basit gelen bu hastalıklar için; ambulansından, laboratuarından, röntgeninden ameliyat masasına kaç kişi yirmi dört saat hazır kıta bekliyor, biliyor musunuz?
 
Bu soruların cevabı biz hekimler için maddiyat ile ölçülemeyecek değerdedir. Bu yüzden hekim aslında para konuşamaz. Çünkü yaptığı işin para karşılığı olmadığını bilir. Bir hastasını kaybettiğinde en yakınını kaybetmiş gibi olur hekim. Hiçbir tıbbi hatası olmasa bile, vicdanın bir köşesinde o hasta sürekli yaşamaya devam eder. Hep bir acaba vardır ve bilimsel gelişmeler arttıkça o acabalar hep devam eder. Yaşayan her hastanızla yaşar, ölen her hastanızla ölmeye devam edersiniz. Tıbben yapabilecek hiçbir şey olmadığını bildiğiniz halde kalbinizde taşıdığınız o “acabalar” sizi hep kemirir.
Toplum inanışına göre, acil tanınız, doğru müdahaleniz veya sekiz saat süren ameliyatınız ya da günlerce süren yoğun bakımınız sonrası tamamen sağlıklı olarak topluma sunduğunuz bireyin aslında sadece “verilmiş sadakası” vardır. Yaptığınız onca şeyler olmasa da “verilmiş sadaka” zaten onu hayata döndürecektir. Sadakanın elbette yardımı olabileceğini ama aslında tam da öyle olmadığını, bir tek siz bilirsiniz. Tekrar başa dönüyorum. Bunun maddi karşılığı yoktur. Burası en hassas noktadır. İşini yapan mutlu ve maddi yeterliliğe sahip bir hekim bu “hayata döndürme” işinden kendisini besleyen ve bir sonraki hastaya hazırlayan maneviyatı kazanır.
Bazıları ise o “sadaka” dan pay biçer kendine. İşte onlar mesleğin yüzsüz paragözleridir ve isim isim her hastanede bilinmektedir. Ama bunları temizlemek yerine, bütün hekimleri cezalandırmak yoluna gidilince hepimiz “sadaka” dan beslenen aç gözler gibi sunulduk sizlerin gözüne. Bu yüzde bir bile olmayan yüzkaraları yüzünden “paragöz” olarak algı yaratılması sayıları yüz binin üzerindeki namuslu hekim için en büyük hakarettir.
İçinde insan olan her işin akut, öncelikli sorunları vardır. Ancak sadece hekimler akut sorunu, akut olarak çözmek zorundadır. Yargıç davayı 3 yıla yayabilir, polis cinayeti 5 yılda çözebilir ama kalp krizinin acil kapısı-anjiyo odası süresi dakikalarla yarışır. Neden yüksek maaş ödensin? Hekimin senin EKG’ni yorumlayıp senin geleceğinle ilgili hayati bir karar vereceğine, EKG’ye su saati okuyan memurun baktığı gibi bakılmadığına inanıyorsan, bunu sorgulamayacaksın.
Ha bu arada, kaçınız su saatini okuyan adama gidip maaşını soruyorsunuz? Sadece merak ettim. Belki de toplum her şeyi sorguluyordur da biz hekimler fazla alınganızdır.
Hekimin seçme şansı olmadığını da biliyor musunuz? Şu an bir özel hastane, Devlette kazandığımızın 2 -3 katı maaş teklif etse bile istifa edip, özelde çalışamıyoruz. Çünkü Bakanlık özele gidebilmemiz için kadro vermiyor. Devletten istifa edip, daha iyi ücretle kendi işini yapamayan başka meslek grubu var mı acaba?
Sürekli çıkıp duran yönetmeliklerle yaşam standartlarımızın değiştirilmesi bizi hasta ediyor. Döner sermaye belirsizliklerinden birçok hekim ev kredisinden bile uzak duruyor. Kiralık evimizi, çocuğumuzun okulunu bir sonraki yönetmeliğe kadar seçmiş olma kaygısı ile yaşıyoruz.
Sandığınız kadar rahat değiliz. Lütfen eleştirirken, tartışırken nasıl bir tutsaklık içinde olduğumuzu bilip öyle yazın, konuşun.
 
Hepinize mutlu, sağlıklı günler.
 
Dr. C.A.

 

Açılın ben doktorum !…

Son zamanlarda bir çocuğa çok kızarsanız; İnşallah Tıp Fakültesi’ni kazanırsın! diye dua edin. Bu zamanda bundan daha kötü bir temenni düşünemiyorum. Veya diş hekimi ol da ADSM’de çalış diyebilirsiniz. Az daha unutuyordum. Bir de, öğretmen ol da atanama! diyebilirsiniz. Ama hangisi daha kötü derseniz, işte bu soruya cevap veremem. Belki de hemşirelik olabilir daha kötüsü… Şaşırdınız mı? Yok canııım. Neden şaşırıyorsunuz ki. Gençlerimizin kazanmak için yıllarını, gençliklerini harcadıkları üniversite kapıları artık ecel kapısı oldu.
Ben işin doktorluk kısmını anlatacağım ama bunu değiştirerek her mesleğe uyarlayabilirsiniz.

Ülkemizde doktor olmak zordur. Neden mi? İşte cevabı…

-İnsanımız yıllarca içki ve sigara içer. Kızartmalar, yağlı yemekler yer. Sık sık yıkanmaz. Dişlerini fırçalamaz. Spor yapmaz. Bir yeri ağrıyınca, önce komşuya, sonra eczaneye gider. Alabileceği ne kadar çok ilaç varsa alır. En son çare olarak’’ Bir de doktora gideyim bari’’ der. Ve o doktorun, beş dakikada hastalığını anlamasını, tedavi etmesini ve acılarını dindirmesini ister. Bunları yapamayan doktora da çok kızar tabii ki..

-İnsanımız ilkokulu bile bitirmemiş insanların dolandırıcılık yapmasını, diğer insanların haklarını gasbetmesini, kaçak iş ve üretim yapmasını GİRİŞİMCİLİK olarak değerlendirir. Trilyonlar kazananlara ses çıkarmaz. Ama bir doktorun bir ayda kazandığı 5-6 bin lirayı çok bulur. Beddua eder.

-İnsanımız soğan doğrarken elini kesse, bir cm yaraya bakamaz. Bakarsa bayılıp düşer. Hemen hastaneye koşar. Ama bir doktor beyni açar, kalbi açar, ciğeri dalağı açar, sonra kapatır. Bir haftada yürütüp evine gönderir ama kazandığı para gene de çoktur.

-Bir insan yaklaşık 20 yıl okula gider. Tuğla kalınlığındaki kitapları ezberler. Vücutta ne kadar kas, kemik, sinir, doku, hücre varsa öğrenir. Okulunu bitirince, devlet diplomasına el koyar. Mecburi hizmet yapmadan da vermez. Ve bunun sonucunda aldığı maaşı biliyorsunuz. Bir milletvekili ise, siyasi parti liderine yaranarak iyi bir yerden listeye girer ve seçilir. Ne bitirdiği okul önemlidir ne de kültürel birikimi. Ama on bin liranın üstünde maaş alır. Sülalesinin eğitim ve sağlık giderleri karşılanır. Trafik cezası ve telefon parası ödemez. Seçim bölgesine geldiği zaman ise padişah gibi davranır. Milleti azarlar, cenaze töreninde vatandaş oynatır. Bunlar normaldir.

-Doktorlar özensiz giyinemez. Tıraş olmadan evden çıkamaz. Eğlencenin dozunu kaçıramaz. Meslek onuruna zarar veremez. Ama ülkemizde galiba başka mesleklerin onuru yok. Çünkü doktordan başka herkes bunları yapabilir. Doktor bir şey yapsa,’’Sen doktorsun, yakışıyor mu?’’derler de, başka mesleklere söylemezler.
-Futbolcular, televizyonda abuk sabuk program yapanlar, siyasiler ve sonradan olma müteahhitler kendilerine özel uçak alırlar. Yalılarda yaşarlar. Binlerce dolarlık elbise ve ayakkabı giyerler. Ama bir doktor kendine araba alsa, milletin gözüne batar. Adı ‘ PARAGÖZ DOKTOR’ olur.

-Bir doktor, eğitiminden sonra profesör olmak için yaklaşık yirmi yıl daha devam eder fakülteye. Gün aşırı nöbet tutar. Öğle ve akşam yemeklerini kaçırır. Uyku uyuyamaz. Profesör olunca da hasta bakmaya ve öğrenci yetiştirmeye devam eder. Ama hileyle hülleyle nereden olduğunu bilemediğimiz profesörlükler alanlar HOCA olurlar. Televizyonlara çıkarlar. İki ot ve yemişi karıştırıp fahiş fiyatlara satarlar. Hatta tartışma programlarında gerçek doktorların yüzüne karşı kansere, yüksek tansiyona, obeziteye, şeker hastalığına iyi gelen otları savunurlar. İnternette binlerce sayfa açarak formül verirler. Meşhur ve zengin olurlar.

-Otobüs veya tır şoförleri, beş saat araba kullandıktan sonra dinlenmek ve aracı başka şoföre bırakmak zorundadır. Ama doktorlar otuz altı saat aralıksız hasta bakmak zorundadır. Hasta olmadığı zamanlarda dinlenmeleri için bir odaları yoktur. Hep sandalye üzerinde beklerler. Çalışma saatleri bitince de, rapor doldurup imzalamak için saatlerce terk edemezler hastaneyi. Halbuki bazı diğer devlet memurları çay kahve içmeden, rüşvet almadan kıllarını kıpırdatmazlar.

-Doktorlar tatilde, hafta sonunda ve gece de ulaşılır olmalıdır. Bir doktor cep telefonunu asla kapatmamalıdır. Çünkü hasta ne zaman doktora gitmeye karar verirse, doktor hazır olmalıdır. Gece dikiş aldırmak isteyenler veya gündüz çok sıcak olduğu için saç dökülmesi problemi için gece gidenler de dahildir bu gruba…

-Gece kulüplerinde iki içki ve biraz çereze dünyanın parasını ödemeyi itibar sayanlar, kalp krizi sonrasında hayata dönen yakınları için aynı parayı yüksek bulurlar. Ve pazarlık ederler tabii. Gece kulübüyle pazarlık olmayacağını bilirler çünkü..

-Hastanelerdeki doktorluk eski saygınlığından uzaklaştı veya uzaklaştırıldı. Şimdi doktorlar, parça başı çalışan konfeksiyon atölyesi elemanı gibi oldular. Kalite yerine sayı esas alınıyor ve herkes perişan oluyor.

-112 Acil Servis’i arayanlar doğru düzgün adres vermiyorlar. Zamanında haber de vermiyorlar. Hatta ambulans gelmeden yanlış ilkyardımla pek çok insanı öldürüyor veya sakat bırakıyorlar. Ama ambulans biraz geç gelse, hemen saldırıyorlar.

-Her yerde HASTA HAKLARI masası var. Hastalar istedikleri doktoru şikayet edebiliyorlar. Ama hiç DOKTOR HAKLARI MASASI yok. Çünkü doktorların buna hakkı yok. Onlar sadece hastaların ve idarecilerin isteklerini gerçekleştirmekle yükümlüler.

Doktorluk kan kaybediyor. Her alanda olduğu gibi sağlıkta da ciddi bir iyileştirme olmalı. Eğitimlileri eğitimsizlere kırdırma ve yem yapma artık sona ermeli.
Açılın, ben doktorum! Sadece hakkımı istiyorum, başka bir şey değil!

NOT: Her meslekte olduğu gibi doktorlar arasında da işlerini iyi yapmayanlar var. Ama tüm doktorları suçlu ve kötü ilan etmek doğru değil. Emin olun, en kötü bildiğiniz doktorlar bile insan hayatına saygılıdır.

Dişhekimi Mürüvet Turhan

 


 

Bu yazıyı yazan kişinin ellerine sağlık, doğruları yazmış.
Sizin fikriniz ne olacağı bilmiyorum ama ben çok beğendim, iyi okumalar
 
İletilmiş e-postadır (anonim)

Türk halkının doktorlarından nefret etmesi -ekşisözlükten genel olarak 'okumuş' kesime karşı Türk halkı'nda görülen halin doktor örneğine yansıması. ayrıca sözlüğün popüler konularından da birisi. yazılmış olanları okudukça ne diyeyim, nereden başlayayım bilemedim. en iyisi tane tane gidelim.

birincisi, bu doktor denen zevatın nereden geldiğini zannediyorsunuz siz kuzum? yalıtılmış özel bölgelerde klonlama ile üretildiğini falan mı düşünüyorsunuz, yoksa mars'tan falan geldiklerini mi? biraz hafızanızı zorlarsanız o beyaz önlüklülerden hiç olmazsa bir-iki tanesinin mahalleden oyun arkadaşınız, okulda sıra arkadaşınız olduğunu kolayca hatırlayabilirsiniz. yani siz nereden geldiyseniz onlar da oradan geldi.yani toplumun genel kalitesi neyse onlarınki de o kadar.

ikincisi, evet, çok şaşıracaksınız biliyorum ama, doktorlar bu işi para için yapıyorlar. şaşırmayın, çünkü bu onların mesleği. hayatlarını idame etmek, çoluk çocuklarına bakmak için para kazanmak zorundalar ve bunu da bir mühendis, bir mimar, bir öğretmen nasıl yapıyorsa aynı şekilde yapıyorlar, yani bilgilerini satıyorlar. yani sebil çalışmıyorlar...

üçüncüsü, sizin gibi onlar da 80 sonrasında, Özal'ın neoliberal politikaları empoze edilerek büyüdüler, paranın en kutsal değer olduğu öğretildi onlara da. şimdi ise birileri çıkıyor ve diyor ki, herkes kapitalist olabilir, ama sen sosyalist olacaksın. vay be, ne güzel...

dördüncüsü, doktorlar çok eğitim görüyorlarmış şeklinde dudak büken arkadaşlara gidiyor. eğer 70 civarında bir iq'nuz ve ilkokul birinci sınıf seviyesinde bir matematik bilginiz varsa basit bir hesapla (6-4=2) görebileceğiniz gibi onlar herkesten daha fazla üniversite okuyorlar. buna beş (sanırım çoğu dört yıla düştü) yıllık uzmanlık ve bir kısmı için üç yıllık yandal süresini de eklerseniz bu süre bazıları için on dört yıla kadar çıkıyor.

beşincisi, bu da doktorlar çok zor şartlarda çalışıyormuşa dudak büzen arkadaşlara gitsin bari. bu arkadaşlardan - buraya dikkat - herhangi biri hayatında hiç 33 (yazıyla otuzüç) saat aralıksız çalışmış mıdır acaba? bir denesinler, sonra da bunu ayda on kez yapmaya çalışsınlar. kolay değil mi?
ya da ondan geçtim, çıksınlar yüksekova'nın bir köyünde 1.5 sene çalışsınlar, bakalım hoşlarına gidecek mi?

altıncısı, doktorlar güler yüzlü değilmiş. bugün yoğun çalışan bir marketteki kasiyer bile size it gibi davranırken (diğer devlet dairelerinden bahsetmiyorum bile) iki gündür uyumamış ve akşama kadar 60-100 hastaya bakmak zorunda olan adamdan güler yüz bekliyorsunuz ha. çok beklersiniz.

yedincisi, en eğlencelisi bu, sağlık sistemindeki aksaklıklardan doktorları sorumlu tutan arkadaşlar, alkışlar size. sağlık sisteminin oluşturulmasında değil doktorların, onların örgütü tabipler birliği'nin bile fikri sorulmaz.
Türkiye'de sağlık sistemi oy hesaplarına dayalıdır. akp iktidarı da bunun en somut örneğidir, oy uğruna yaptıkları ile bu ülkeyi her sene 50 milyar dolar zarara uğratıyorlar, farkında mısınız? tam gün yasası denilen komedinin tek amacının doktor işgücünü ucuzlatıp sağlıkta özelleştirme sürecini hızlandırmak olduğunu, bugün önünü arkasını düşünmeden bunları alkışlayan sizlerin birkaç yıl sonra yediğiniz kazığın acısını nasıl çekeceğinizi anlatırdım ama, boşverin.

evet, Türk halkı doktoru sevmez, ama tuhaftır, cebinden çekilip alınan paralarla yedi kuşak akrabasını zengin edenleri sırtında taşır.


Dr. Sercan
 
 

HEKİMLİK VE FAHİŞELİK

a. Her ikisi de dünyanın en eski meslekleridir.

b. Her ikisi için de 'Allah muhtaç etmesin ama yokluklarını da göstermesin' denir.

c. İkisinin de aldığı ücrete 'vizite ücreti' denir.

d. Eğer özel sektörde çalışıyorlarsa ne ala, toplumda her ikisinin de saygınlığı  yüksek olur; ama eğer kamu sektöründe iseler halleri perişandır.

e. Sosyetik olanları daima el üstünde tutulur; sık sık televizyonlarda, basında boy gösterirler.

f. Her ikisinin de çalışma saatleri düzenli değildir. Ne zaman çağırılırsa o zaman gitmek zorundadırlar.

g. Her ikisi de müşterilerini seçme şansına sahip değildir.Ancak müşterileri onları seçebilir.

h. Muameleleri iyi olmak zorundadır, müşteri memnun kalmazsa bir daha gelmez.

i. Her ikisi de otobüste, trende vs. yolculuk yaparken yanlarında oturan kişiye mesleklerinin ne olduğunu söylemekten çekinirler. Aksi takdirde yanlarındaki kişi kendilerinden yararlanmaya kalkışabilir.

j. Mesleklerini sevmeseler de bir kere başladılar mı artık geriye dönüş yoktur.

k. Her ikisi de çocuklarını en iyi okullarda okuturlar kendileri gibi olmasınlar diye...

l. 'Ne olacaksan ol ama en iyisi ol' düsturu her iki meslek için de geçerlidir.

m. Her ikisinin de en büyük hayali, bol para kazanıp, en kısa zamanda bu meslekten kurtulmak ve normal insanlar gibi bir yaşam sürebilmektir.   

Ama nerdeee...

Antik şehirlerden günümüze kadar genelde iki yapı ayakta kalmıştır...

Şifahane ve kerhane.

Çünkü ikisi de yıkılmasın diye çok sağlam yapılmışlardır.

 

 

“TÜRKİYE’DE DOKTOR OLMAK”...

 Gözlerini gözlerime dikti, “sizinle özel konuşmak istiyorum” dedi güçlükle. Son günlerindeydi, düzelmesi imkânsız bir kan hastalığı ile bir yıla yakın bir süre boğuşuyordu. Eşi ve çocukları onu bir dakika bile yalnız bırakmıyor, olanaksız bir iyileşme için gözlerinin içine bakıyorlardı…

 Yalnız bir zamanında odasına girdim, gülümsedi. Yanına oturmamı işaret etti. Vücudunun savunmasından sorumlu beyaz kan hücreleri hasta kemik iliğinde yapılamadığından iltihap oluşumundan onu koruyabilmek için maske takıyorduk. Eliyle maskemi çıkarmamı istedi, dediğini yaptım.

 “Biliyorum” dedi, ”umut yok, yakın bir zamanda öleceğim, ne olur beni yorma, eşim, çocuklarım her şeyin yapılmasını isteyeceklerdir, boş ver, beni uğraştırma.” Ellerini tuttum,   “onlara bir şey anlatma” dedi, “bu konuşmayı bilmesinler”. “Siz” dedim, “inanılmaz bir kadınsınız”. “Hayır”   dedi, ”ben, çok sıradan bir kadınım”…

 İzleyen süreçte şuurunu kaybetti, çevreyi tanımadı,   çığlıklarla uyandı geceleri. Ailesi son güne kadar hep yanındaydı. Her sabah vizitinde gözümün içine bakıyor, “yeter artık” diyordu, ya da bana öyle geliyordu.

 Ben bir hekimim ve son ana kadar bir hekim ne yapmalıysa onu yaptım,   tıbbi desteği kesmedim tabii, ama gözlerinin içine de bakamadım hiç. Sonraki günlerde onu kaybettik.

 Sevgili Hocam Prof Dr Akif Berki, “her kaybettiğim hastamla benim de bir yanım ölür” derdi, haklıydı… Her hekimin hastası öldüğünde onun da bir tarafı ölür gerçekten.

Bu anımı neden paylaştım…

 Çünkü genç lise mezunları meslek tercihlerini yapıyorlar bu günlerde. Son yıllarda Tıp fakültelerinin puanları yeniden çok yükseldi, insanlar meslek garantisi yüzünden “hekim” olmayı tercih ediyorlar artık. Onlara çok kısaca şunu hatırlatmak isterim, hekimlik bir meslek değil, bir yaşam biçimidir. Sizler bakmayın son yıllarda hekimler ile ilgili çok yetkili ağızlardan   “paragöz” oldukları anlamına gelen imalara… Gündelik siyasetin sarmalına takılmış, hekimlik ile ilgili hiçbir fikri olmayan insanlar farklı anlayabiliyor ve öyle anlatabiliyorlar hekimleri insanlara. Şunu bilmenizi isterim, bir avucu geçmeyecek kadar olan nadir örnekleri bir yana koyarsanız, yukarıda size aktardığıma benzer tek bir anısı olan bir hekim bile yaptığı işin eksenine parayı koyamaz. Sizlerin yazılı basında okuduğunuz, televizyonlarda seyrettiğiniz tam gün yasası,   öğretim üyelerinin farklı üniversitelerde görevlendirilmesi gibi sorunların ana eksenini hekimlerin “paragöz” olmaları oluşturmuyor. Bu tartışmanın ana eksenini olanaksızlıklardan,   politika üretememekten, hastane kapılarında ölen hastaların,   halen ilaca ve hekime ulaşamayan vatandaşların sorumluluğundan kurtulmaya çalışan politikacılar oluşturuyor. Onların hesapları hekimleri hedef göstererek işlemeyen bir sağlık sisteminin sorumluluğundan kurtulmaktır. Hekimler ve diğer tüm sağlık personelini ucuza, yok pahasına çalıştırmak ve her bir zorlukta onları hedef göstermektir.

 Hekimlik mesleğini seçmeyi planlayan hekim adaylarının şunu iyi bilmeleri gerekir. Eğer ekonomik nedenler ile hekimlik mesleğini seçecekseniz, bunu yapmayın. Çünkü önümüzdeki süreç Türkiye’de bu mesleği insanlık sınırlarını zorlayan bir özveri gerektiren ve boğaz tokluğuna yapılacak bir meslek haline getirecektir. Dahası yaşanacak her zorlukta siz ve mesleğiniz suçlanacaksınız.

 Ama eğer içinde “insan” olan bir meslek seçmek istiyorsanız,   başka insanların acılarını dindirerek mutlu olacağınızı düşünüyorsanız, yaşamınızın her anını işinizle geçirmeyi kabul ediyorsanız “hekim” olun.

 Sağlık Bakanı Akdağ diyor ki, “Bunlar ısrarla para kazanmak istiyorlar”…

 Kendisi de bir hekim olan bakanın “bunlar” diye hitap ettiği insanları ileride meslektaşınız olarak görecek ve sayacaksınız, onlara değer verecek ve beraber çalışmayı isteyecekseniz hekim olunuz. Şuna inanın, “bunların” asıl istediği insanca, uygarca, bilimin rehberliğinde, hastayı ve sağlık personelini gözeten iyi planlanmış sağlık sistemleri içinde insanca hastalarına yardımcı olabilmektir.

 Eğer halen “hekim” olmak istiyorsanız, buyurun gelin, sizlerde aramıza katılın, meslektaşımız olun.

Dr. Mustafa Çetiner

 

*Hasan Pulur*
* Olaylar ve İnsanlar*

*Yine doktorlar!*

18 Ocak Pazartesi 2010

Bazı olaylar ve bazı haberler vardır ki, sanki kutlanacak anılacak gün gibidirler.
"Doktorlar" da bunlardan biridir.
Her yıl, hatta yılda bir kere ya da daha çok, sağlık personeli, tabii başta doktorlarla ilgili haberler iletişim araçlarında yer alır. Doktorlar şikâyetçidir, eczacılar şikâyetçidir, hemşireler, hastabakıcılar, başta hastalar, herkes şikâyetçidir. Hükümet yasa hazırlar doktorlar beğenmez,
doktorlar isteklerini sıralar, hükümet kabul etmez.
* * *
Bu yıl da alışılmışın dışına çıkılamadı, hükümet "tam gün" yasası hazırlamış, doktorlar karşı...
Şimdi size bir yazı göstereceğiz, okuyun sonra konuşalım.
"Doktorların 'Emeğimizin hakkını istiyoruz' pankartlarıyla yürüyüşünü gösteren gazete fotoğraflarını burnumuza sokan bir dostumuz 'Şimdi bunun sırası mı?' dedi:
'Memlekette kan gövdeyi götürüyor, şunların yaptıklarına bak!'
* * *
Biz de kendisine, önümüzdeki gazetelerin birindeki 'Vur patlasın, çal oynasın!' sayfasındaki fotoğrafları gösterdik, yarı üryan kadınlar, kadın kılıklı oğlanlar, sarmaş dolaş karılar, kızlar:
Memlekette kan gövdeyi götürüyor, şunların yaptıklarına bak!" Birden afalladı, biz bu defa başka bir gazeteyi alıp, birinci sayfasını gösterdik... Baştan aşağı yolsuzluk, hırsızlık, devlet soygunu haberleriydi: 'Memlekette kan gövdeyi götürüyor, şunların yaptıklarına bak!'
Sonra ekledik: 'Ahlaksızlık, hırsızlık, devlet soygunu ayıp olmuyor da, doktorlar emeğimizin hakkını istiyoruz, diye yürüyünce mi ayıp oluyor?'
* * *
Dostumuz, 'Ama canım!' diye itiraz edecek olunca biz lafımızı sürdürdük:
'Doktorların yürüyüşünü yasaklarsın fakat, hırsızların soygununu durduramazsın... Hırsızların soygununu durdurabilirsen, doktorların yürümesine de gerek kalmaz... 30 yıllık bir doktor, 10 milyon lira aylık alamıyorsa, doktorlar yürür. Vergi kaçırandan kaçırdığı vergiyi almak şöyle
dursun, adını bile saklarsan, doktorun yürüyüşüne nasıl engel olacaksın?'
* * *
Durdu, düşündü; kendisine bir doktorun yazdıklarını okuduk, yanlış tedavi yüzünden insanların başına gelenleri anlatan bir habere 'Tıpta terör başlığının atılmasına kızmıştı... O haberde sözü edilen insanların başına gelen olayları ne küçümsüyor, ne de örtülü kalmasını istiyordu...
* * *
Ya ne istiyordu? Ona göre tıpta terör şunlara denilirdi... Tıpta terör; 3–4 tane Tıp Fakültesi varken ve daha bunlara bile yeterli eğitim sağlayacak düzenlemeler yapılmadan 27 tane daha Tıp Fakültesi açmaktır.
* * *
Tıpta terör; 100–200 kişilik olması gereken sınıflarda 500 kişinin okutularak mezun edilmeye çalışılmasıdır.
* * *
Tıpta terör; yüzde 2,5 oranında bütçe payı ayırarak sağlık hizmetlerinin yürütülmeye çalışılmasıdır. Tıpta terör; ilkokul mezunu bile olmayan belediye temizlik işçisinin yarısı kadar maaş vererek doktorları ve sağlık personelini 24 saat çalışmaya zorlamaktır.
* * *
Tıpta terör; modernleşme ve yenileşme sağlanmadan, gerekli aletleri alıp alt yapıyı hazırlamadan insanlardan en üst düzeyde hizmeti beklemektir. Tıpta terör; şartları muayenehane olarak bile hizmet vermeye uygun olmayan yerlere, poliklinik ve hastane ruhsatı vererek hızla çoğalmalarını sağlamaktır. Tıpta terör; yasal olarak, Türkiye’ de doktorluk yapması mümkün olmayan insanların doktor olarak çalışmasına izin vermektir. Tıpta terör; dört duvar inşa edip, içine bir muayene masası ve tansiyon aleti koyarak ve bir doktorla hemşireyi burada çalışmaya zorlayarak, halkı sağlık merkezi açtık diye kandırmaktır.
* * *
Tıpta terör; sorunları ilgililere anlatmaya çalışan, fikrini açıklayan meslek kuruluşu mensuplarını sürgüne göndermektir. Tıpta terör; sağlık sektörü ve sağlık sorunları hakkında hiçbir bilgi ve eğitime sahip olmayan insanların, bu konuda karar verecek danışmanlar olarak atanmalarıdır. Tıpta terör; sadece bazı reklam meraklılarını memnun etmek için herkesin bildiği ve uyguladığı tedavi yöntemlerini yeni ve tek kişi tarafından uygulanıyor gibi yayımlayarak halkı kandırmaktır."
* * *
Bu yazı 17 yıl önce bu köşede yayımlanan bizim yazımızdır.
Ankara’ da Tabip Odası'nın yürüyüşünde, yazı büyütülmüş, çerçevelenmiş ve en önde taşınmıştır:

25.10.1993...
17 yıl önce...
Bugün hâlâ geçerliyse, kabahat yazıda mı?

 

Ve bir link: Ben Doktorunuzum.. Beni hatırladınız mı?

http://www.dailymotion.com/video/xctej0_ben-doktorunuzum-beni-hatyrladynyz_lifestyle

 

Zorba Doktorların Bıçak Paraları

Düğünlerde pastayı  kesmiyor diye bıçak parası, hastanelerde hastayı kesmiyor diye bıçak  parası...

Bu yazım hastaların  (hasta, insanlar için kullanılan bir sıfattır) en zor anlarında, en  gariban hastalardan dahi utanmadan bıçak parası isteyen ve onların  çaresizliğinden yararlanarak alan insafsız ve soysuz doktorlara  adanmıştır.

Düğünlerdeki adamlar cahil, insanların şen günlerinde ne kopartırsak kardır diye  bakıyorlar da, en az 10 yıl üniversite eğitimi gören cerrah doktorlar  insanların bu zor durumlarından faydalanarak istedikleri bıçak parası  ne oluyor? Cenazelere gelip insanların acili anlarında duygularını  sömüren dilencilerden ne farkları var?

Daha da kötüsü 600-700 TL  maaşla çalışan insanlardan bile 400 TL, 4000 TL ve bilmem ne kadar  bıçak parası isteyenler... Sırf bıçak parasını almak için "ameliyat  şart, acil ameliyatlıksınız" diyenler. Geliri düşük olmasın isterse  ülkenin en zengini olsun, bu hukuksuz talebi söyleyenler belli ki  yasalardan korkmuyorlar da Allah'tan, verecekleri hesaptan da mi en  büyük günah "kul hakki" yemekten de mi korkmuyorlar?

Sonra o paralarla  aldıkları aşırı lüks arabalarına DR plakası taktırıp hava atarlar,  vicdansızlar. DR değil BP alsınlar plakalarına. Arabalarının maddi  kaynağını oluşturan Bıçak Paralarının bas harfleri, daha hatırlatıcı olur kendilerine.

Hepsi devlet hastanesinde  de çalışmaz bunların. Bazıları üniversite hastanelerinde görevlidir.  Bunlar genç yasta başlarlar bıçak parası almaya. Yaşları ilerler, doçent olur, profesör olurlar. O zaman artık hem önlerinde düğme  iliklenir, hem de tarifeleri artar.

Anne babaları, eşleri,  evlatları gururlanır onlarla. Çünkü o, kutsal bir is olan doktorluk  yapıyordur, insanların hayatlarına sağlık katıyordur, hem alın teriyle kazandığı parayla ailesine de iyi imkanlar sunuyordur, ama  bilmezler oğlunun/eşinin/babasının bıçak parası adi altında zorla para alarak insanları zor duruma düşürdüğünü, kahraman görünümlü bir zorba olduğunu.

Hasta bu durum karşısında  çaresizdir, korkar. Doktor ya ameliyatı özensiz yapar da  iyileşemezsem diye, ya doktor bir terslik çıkarırsa diye, doktor  kafayı takar ameliyattan sonra ilgilenmezse, ameliyat sonuca  ulaşamazsa diye korkar.

Kaç hükümet geldi geçti,  kaç parti geldi geçti, kaç sağlık bakanı geldi geçti, bu sorun Türkiye' nin önünde bir vicdan sorunu olarak duruyor. Bu zorbalığa  karşı insanlık namına savaş başlatılması gerekiyor. Hem de derhal..!

(Hipokrat yeminine sadık  kalan, benliğini kaybetmemiş işini hakkıyla yapan, zor zamanlarımızda  bizlerin yanında olan tüm dürüst doktorlara buradan saygı ile selam  olsun).

TEVFiK  BiR / MKVB 04.Subat.2010

http://www.tevfikbir.blogspot.com/

 

Doktorlar!

Birkaç zamandır birkaç hastanede yaşıyorum.
Hastanelerde 'hayat' öyle tuhaf ki. İnsan evine dönünce soluk alıp vermeye başlıyor. Hastaneler birer oksijen çadırı: Oralarda 'normal' soluk alıp vermek mümkün değil. Her şey, kullanılan her şey, atılmak için yapılmış. Geçici şeyler. Sürekli bir kampçılık durumu. Çay kaşıkları plastik, kupaların üstünde ilaç şirketlerinin isimleri var, her şeyin üstünde ilaç şirketlerinin isimleri var. Elinizi değdirdiğiniz her şey çirkin ve atılası. Her an, her şey atılabilir, geride bırakılabilir ve zaten öyle yapılıyor.

Herkes, her an 'kampçılık' yapıyor. Bu duygu, bu mutlak göçebelik ve her an işbaşında olma uygusu, bende dehşet yaratıyor. Bu hayatın içinde bir de doktorlar var. Asıl, doktorlar var. İster istemez onları düşünüyorsunuz. Eşyalarıyla, koridorlarıyla, duvarlarıyla bu mekânlara nasıl tahammül ettiklerini. Tabii, bu işin estetik kısmı.

Doktorların bir de hastaları var. Her gün, her gece, birilerinin kolunu, bacağını, beynini, hayatını kurtarıyorlar. Ya da kurtaramıyorlar. Ama hep oradalar. O çirkin binalardalar ve böylesine ağır bir işleri var. Hayretle izliyorum: Kötü yemekler (zaten ne yiyip, ne yemediklerinin farkında olmayacak kadar çok çalışıyorlar), kötü eşyalar (neye dokunup nasıl bir kaptan içtiklerinin farkında olmayacak kadar çok çalışıyorlar), kötü renkler, mekânlar (bulundukları yerin nasıl döşendiğini fark edemeyecek kadar çok çalışıyorlar): Doktorlar habire ayaktalar, 'işlerinin' başındalar. Üstelik, inanmayacaksınız ama DUYGULANIYORLAR. Üzülüyorlar, seviniyorlar; hastalar için yorulmadan savaşıyorlar.

Yaşadığım bu korkunç günlerde, hakikaten iyi insanlarla: doktorlarla tanıştım, onları seyretmek durumunda kaldım. Bu esnada bu 'işi' niye seçtiklerini habire düşünmemek, elimde değil. İnsan, bu denli ağır bir işi, hayatla ölüm arasında ellerinde gidip gelen insanlarla olmayı, onlar hayatla ölüm arasında sallanırken hayatta kalmaları için günler ve geceler boyu çalışmayı, nasıl seçer, neden seçer?

Onlar bu tercihi yapmasalar, bizler sapır sapır dökülürüz bir kere. Onlara bu tercihi yaptıran bilinçaltı ve üstü dürtüler, onların 'üstün' insanlar olduğu anlamına mı geliyor? Egoları bizimkilerden daha mı büyük? Süper egoları daha mı güçlü? En azından vakti bol, parası bol reklamcılar, borsacılar, bankacılar gibi oturup bunalıma girecek ve 'hayatın anlamı nedir' diye kıvranarak günler ve geceler geçirecek halleri yok. Buna ne vakitleri var, ne takatleri.

Hayatın anlamı üzerine düşünüyorlarsa da, bu çok derinlerde ve hakiki bir yerlerde cereyan ediyor. Zira ellerinde insanların hayatları var ve onlar, bununla meşguller. İnsanların hayatını kurtarmakla.


'Yeni' doktorlar diyebileceğim 1955 yılından itibaren doğmuş olan doktorlar, hakikaten bambaşka. Anneannemin hastalığı esnasında muhatap olduğum dinozor doktorlara asla benzemiyorlar. 'Dünya ve evrenin hâkimi benim; yolumdan çekil küçük karınca' ruhuyla varolmuyorlar. Size her şeyi izah ediyorlar, fikrinizi alıyorlar; bağırıp çağırdıklarına ya da yorulduklarına şahit olmadım.

Savsaklamıyorlar hiçbir şeyi. Hep iş başındalar ve hep yürekleriyle, beyinleriyle seferberlikteler. Bu episod esnasında tanıdığım bütün o olağanüstü doktorlara, ben nasıl teşekkür edeceğimi kestirebilmiş değilim.

Nazik bir Çinli gibi habire teşekkür etmekteyim gerçi. Ama onların hayatlarını bizlere akıtmalarının karşılığı hangi teşekkürle mümkün, bunu kestiremiyorum. Aynen onları bu işi tercih etmeye itenin tam da ne olduğunu kestiremediğim gibi. Ama işte o inanılmaz çirkinlikte mekânlarda, bir sürü imkânsızlıkla kuşatılmış olarak, başları dik ve üstelik her an size gülümsemeye, cevap vermeye hazır, gecenin üçünde dördünde dahi koşuşturarak, bizler için paralanan birileri var. Bazen anlamadığımız, anlayamadığımız şeyler daha güzel ve özeldir.
Onlar da öyleler.



PERİHAN MAĞDEN

 

Çocuktan intikam almanın yolu: Onu doktor yapmak.. 

Selahattin Duman

Lafım çocuklarına kızdıkça “Seni doğuracağıma taş doğuraydım..” diye ilenen analadır.. Hesap görmenin harika bir yöntemi var.. Bırak çocuk istediğini yapsın ancak dersini çalışsın, tıp fakültelerinden birini kazansın..

Sağlık politikamız intikamınızı fazlasıyla alır..

Antalya ve çevresinde “Kongre Turizmi” almış başını yürümüş..

Ben oradayken sadece doktorların üç ayrı dalda uzmanlık kongresi vardı..

Benim izlediğim “Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği..” kırk dördüncü kongresi için iki bine yakın uzman doktoru buraya getirmiş..

Cümlesi anestezist..

Belek’teki Susesi Otel’in bunları tek başına ağırlaması mümkün olmayacağından katılımcıları birbirine komşu üç otele yaymışlar..

Etkinlikler ise Susesi Otel’de toplanmış..

Türkiye’nin dört bir yanından gelen genç doktorlar, doçentler, profesör dediğimiz “ağır abiler” yani hoca takımı hep burada.. Patnos’tan, Erzincan’dan, Van’dan, Akyazı’dan gelen yüzlerce doktor; sabahın köründe kalkıp iki lokma tıkınıyor..

Sonra salon salon koşturuyor..

***  

Hem de ne koşturmaca!

Kongreyi düzenleyen dernek yöneticileri, tabii başta bizim kızımız olan başkanları (liseden arkadaşım) profesör ille de doktor Şükran Şahin kafa kafaya vermişler..

Biz bunları beş yıldızlı ultra lüks otellerde ağırlıyoruz ama öyle bir program yapalım ki bu lüksün bir gıdımından sebeplenemesinler, diye plân yapmışlar..

Her saat başı üç beş salonda birden ayrı ayrı sunum var..

Garipler salondan salona koşturmaktan ne havuz başına inebiliyorlar ne de denizde şöyle bir çimebiliyorlar..

Hava da inadına yirmi altı derece.. Güneş pırıl pırıl..

 

AL SANA SUNUM

Ben de heveslenip bir iki sunumu izlemeye kalkıştım..

Çektim programı önüme.. Sunumlardan sunum beğeneceğim..

Günlük programdan aktarıyorum..  

“Volatil anesteziler (Sevofluran Desfluran) TİVA yöntemlerinin kan hücre sitolojilerine etkileri..”

Düzce’den gelen bu sunum başlığının açıklamasını okuyorum..

Açıklama başlıktan beter..

Galiba kanı bozuk hastaların veya hastalardaki kan bozukluğunun istatistik hesabına dair bir şey..

 

Geçiyorum.. Daha heyecanlı bir şey bulacağım.. Al sana heyecan:

“RDX (Hexogen, Cyclonite) inhaller ve dermal maruziyet sonucu fatal seyreden intoksikasyon olgusu..”

Peh peh peh!! Araştırmacılar taaa Diyarbakır’dan.. Bomba patladığında telef olan bir vatandaşın başına gelenlerin tıbbi tarifi bu..

Açıklamayı üst üste yedi sekiz kez okuyup didikledikten sonra anlayabildim bunları.. Hiç içinden çıkamadıklarım da var..

“Septik peritonitli ratlarda, sevofluran ve izofluran anestezilerin..”

Bu yazdığım daha başlık cümlesinin yarısı.. Tamamını yazsam okurken en az on bin beyin hücresi telef edersiniz..

Salonlara takılmaktan vazgeçtim.. En iyisi “Hayal Kafe”ye çıkmak.. Burçin abim ile Faruk kardeşim orada konuşlanmış, beni bekliyorlardır..

Yine de derneğin dört santim kalınlığındaki kongre kitabını alıp sakladım..

İçinden bazı deyimleri veya konu başlıklarını seçip, ezberleyeceğim..

Özellikle Osman Müftüoğlu ile Eser Alptekin’i dost ortamlarında zor durumda bırakmak için..

“Yav Osman Hocam!” diyeceğim mesela..

“Spontan pnömomediastinum mu yaptırmak iyidir yoksa deneysel hipatik iskemi reperfüzyon modeli mi iyidir?”

Versin cevap da göreyim.. İddialıyım veremez.. Çünkü böyle bir konu yok..

İki ayrı tebliğin başlıklarını birbirine karıştırıp, sonuna soru işareti ekledin mi böyle acaip bir şey çıkıyor ortaya..

***

Bunları üstün bir gayretle yazmaya çalışmamın sebebi şudur.. Özellikle hükümetin sağlığın başına diktiği adamı uyarmak isterim..

Bu diller, bu laflar altından kalkılacak gibi değil.. Sen gel bu doktor milleti ile fazla uğraşma.. Yarın ellerine düşersin.. Yatırıp uyuturlar..

Sonra uyandırma düğmesine basmayı unuturlar.. İşin sonunda gözünü Cennet’teki devremülkte almak bile var..

Aynı uyarılarım hükümetin başında dikilen “seyrek bıyıklı asabi şahsiyet” için de geçerlidir.. Aman haaa!

 

BU ZULÜMDÜR..

Genç doktorlarla konuşuyorum.. Yeni bitirmişler stajlarını.. Anestezi uzmanı olmuşlar.. Güzeeel..

Sonra beş yüz elli beş günlük mecburi hizmet için kura çekip Doğu’nun il veya ilçelerinden birine gitmişler..

Güzeeel..

Hesaba göre bu beş yüz elli beş günlük mecburi hizmet bittiğinde gönüllerince bir yere tayin istemek hakları değil mi?

İşte burada işler karışıyor..

Seni mahrumiyet bölgesi denilen yerlere gönderen hükümet adamları oradan geri getirmemek için ellerinden geleni yapıyorlar..

Plân da şöyle..

Kayseri’nin batısından itibaren bir yere gidebilmek için yirmi beş bin puan biriktirmeniz lazım.. Şöyle bir cıcıkladım işi.. Yirmi beş bin puan en az on beş senede birikiyor..

Yani Hozat’ta yaptın mecburi hizmetini.. Ödemiş’e gelmek istersen ömür tüketeceksin..

“İstifa eder serbest çalışırım..”

Nah çalışırsın! Diploman rehin olarak Bakanlığın elinde..

Mecburi hizmete gitmezsen uzmanlık bir yerde dursun doktor olduğunu bile ispat edemezsin..

***

İşe bakın.. Tıbbiyeyi kazanmak için lisede dört yıl köle gibi çırpınacaksın.. Kazandın diyelim..

Altı senelik ağır bir tıp eğitimi var.. Bitirdin diyelim..

Uzmanlık sınavı için yeniden çalışıp onu da kazanacaksın..

Kazandın diyelim..

Dört senelik yeni bir kölelik devri başlayacak.. Katlanıp onun da hakkını verdin, uzman oldun diyelim..

Sonra yallah Ağrı Doğubeyazıt’a, Mardin Midyat’a veya Van Özalp’a..

Hele kız çocuğuysan iyice yandın.. Koca bulma imkânın yok..

Hangi “şuurlu erkek” seviyorum deyip kızın peşinden Muş’a, Patnos’a, Çukurca’ya gider..

Yörenin adamından zaten hayır yok.. Cümlesi parasız, işsiz..

Koca adayları arasında en iyi seçenek yine korucular.. Altı yüz lira maaşları var..

Buyur seç birinden birini..  

“Benim çocuğum okuyacak, doktor olacak..” diye hırs yapan analar babalar bir şey anlamıştır her halde..

http://haber.gazetevatan.com/Haber/337991/1/Gundem

 

Doktorun çilesini bir de “babası”ndan dinleyin -1-

Üniversite öğrencisiyken, kaldığımız yurtlarda tıpta okuyan arkadaşlarım vardı. O zamanlar onların kalın kalın ders kitaplarını ürkek bakışlarla süzerdik. Okul bitti, iş hayatına atıldım. Yine doktor komşularım, arkadaşlarım oldu. Onların yaşantılarını uzaktan da olsa izleme fırsatı buldum. Hep dertli insanlarla haşir neşir olmalarının ruh hallerine yaptığı tesiri, özel yaşantı diye bir şey bırakmayan çalışma tempolarını yıllarca gözlemledim.
Liseyi birincilikle bitirdiğim zaman, mühendislik okuyacağımı söylediğimde, tıbbı seçmem için öğretmenlerim, özellikle de coğrafya öğretmenim âdeta yalvarmışlardı. Bu gözlemlerimden sonra onları dinlememekle ne isabetli bir karar verdiğimi defalarca düşünmüşümdür.

Oğlum tıbbı seçti, acı gerçeğİ yakından gördüm
Yıllar sonra üniversite tercihi yapma sırası büyük oğluma geldi. Demek ki içinde bir ukde varmış, tıbbı seçti. Böylece bir tıp öğrencisi 6 yıl boyunca ne yapar, nasıl çalışır, sınavlara nasıl girer, son yıldaki “intörn” yani stajyer doktorluk devresini nasıl geçirir, yakından ama bu defa çok yakından izledim.
6 uzun yıl geçti ve oğlum tıbbı bitirdi. Ailece mezuniyet törenine gittik. Başta ben ve annesi olmak üzere bütün yakınları olarak onunla gurur duyduk. Daha 24 yaşında saçları seyrelmeye başlayan oğlum artık “pratisyen doktor” olmuştu.
Artık onunla birlikte hepimizin, daha öğrenciyken bile kendisine “doktor bey” denmeye başlanmasının karın doyurmayacağını, “devlet baba”nın doktorlara nasıl eziyet ettiğini anlamanın, daha doğrusu yaşamanın zamanı gelmişti.
Liseyi onunla aynı yıl bitirenler, meslekte üçüncü yıllarına başlamışlar, mühendis, mimar, avukat olmuşlardı. Kimisi bu iki senede yeteri kadar para biriktirmiş, evlenmişlerdi. Aralarında çocuk sahibi olanlar bile vardı. Ama doktor oğlumun evlenmesi, bizim de torun sahibi olmamız için anlaşılan daha uzun seneler beklememiz gerekecekti.
Bugün artık mesela böbrek rahatsızlığı olanın, iç hastalıkları uzmanına gitmediği, derdinin şifasını, bu dalın bir üst uzmanlık alanı olan nefroloji uzmanı aradığı bir çağdayız. Dolayısıyla hangi doktor pratisyen kalmak ister? En yüksek puanlarla tıp fakültesine girerek doktor çıkan bu parlak gençlerin de hedefi uzman doktor olmaktır pek tabii...
Ciltler dolusu Tıpta Uzmanlık Sınavı kitaplarını birkaç kere devirmeden, bu sınavı ilk girişte kazanmak kaç doktora nasip olur? Geçerli bir puan alsa bile istediği yerde ve istediği dalda asistan olmayı, ilk 1-2 denemede kaç pratisyen başarabilir? Oğlum da binlerce yeni mezun pratisyenin akıbetine uğruyor. İlk sınavında başarılı olamıyor ve mecburi hizmete gidiyor.

MECBURİ HİZMET :
HAKSIZ BİR UYGULAMA

Doktorlara uygulanan bu mecburi hizmet konusu, insanlarımızın sağlığını teslim ettiğimiz bu mümtaz zümreye uygulanan korkunç bir haksızlıktır. Bu insanlar asker değildir, polis değildir. Asker ve polis gibi, kendi özel okullarında, öğrencilerinin yatacak yerinden, yemeğinden elbisesine kadar devlet tarafından karşılanarak okutulmaz. Onlara öğrencilikleri boyunca öğrenci maaşı verilmez. Ama okul bitince, asker ve polis gibi mecburi hizmete gönderilir.
6 yıl ter döktükten sonra doktorlara diplomalarının hemen verilmediğini sanırım çoğunuz bilmezsiniz. Onlar diplomalarını, mecburi hizmet bitince yani neredeyse 2 yıllık doktorken, Sağlık Bakanlığı, mezun olduğu tıp fakültesine “bu doktor mecburi hizmetini tamamlamıştır” yazısını gönderdikten sonra alabilirler.
Biz de çaresiz oğlumuzu, devletimizin mühendise, mimara, avukata uygulamadığı bu mecburi hizmete, İstanbul’a 850 kilometre uzakta, 1800 metre yükseklikte bir dağın tepesindeki sağlık ocağına uğurladık. Hayatında Ankara ve İstanbul’dan başka bir yerde yaşamamış bu gencecik insan, kendi halkının bile terk ettiği bu köyde, 1.5 senesini geçirmek zorunda kaldı. Ahırdan biraz iyice “lojman” ile sağlık ocağı arasında sıkıştı kaldı. Uzun kış aylarında karın kapattığı dağ yollarından ilçeye gitmek mümkün değildi. Hoş, gitse kime, nereye gidecekti o da başka. Dolayısıyla genç doktorun 50 metrekare lojmancığının kapısı, cumartesi, pazar, gecenin bir yarısı da dâhil olmak üzere 7 gün 24 saat köylülerce çalınmaya amadeydi.
Bu şartlarda çalışmanın karşılığı kaç TL maaş alıyordu dersiniz? 6 yıl tahsilin akabinde, doktorluğunun ikinci yılında 1400 TL. O da 4. bölgede olduğu için. İstanbul’da olsa 1200 TL geçecekti eline zavallının. Devlet babanın, 50 metrekare ahır lojmanın kirasını 100 TL olarak her ay aldığından da şüpheniz olmasın. Ama “döner” diyeceksiniz şimdi. Döner sermayeden ayda bazen 150 TL gelir bazen 300-400 TL. İzin ayında da hiç gelmez. (Doktorlara verilen döner sermaye gelirinde geçen ay, bir miktar iyileştirme yapıldığını duyduk.) (Devamı yarın)

Bir Doktor babası

Doktorun çilesini “babası”ndan dinleyelim -2-

Devletimiz 50 bin uzman, 20 bin asistan ve 50 bin de pratisyenden meydana gelen bu topluluğu, “dürüst olmayan”, “aldığı çuvalla paraya doymayan” iflah olmaz bir zümre olarak tanıtıp, halkın önüne atıvermekten çekinmez. Aldıkları ücretlerden misal verirken, halkı yanıltır, 120 bin kişilik doktor kitlesinin, çok azının alabileceği seviyeyi seçer.
Artık hastaların, kendisinden şifa beklediği doktoruna saygısı, sevgisi kalmamıştır. Ona diklenmeyi, gerekirse bağırıp çağırmayı kendinde hak olarak görür vatandaş. “Parasıyla değil mi, bakacak tabii bana!” düşüncesi hâkim olur. Yıpratıcı uzun tahsilinin ve yorucu mesaisinin karşılığını göremeyen, geleceğinden endişe duyan doktorun da ruh sağlığı bozulmuştur. Zaten her gün ama her gün dertli, acılı, sıkıntılı insanlarla uğraşmak zorunda olan bu insanın, içi kan ağlarken gülümsemesi, kendi derdine yanarken karşısındakine gerekli şefkati göstermesi imkânsız hale gelir. Kanaatimizce bugün hasta-tabip ilişkisi en sağlıksız evresini yaşamakta, bizzat ilgililer tarafından, bu iki kesim arasına husumet sokularak, sosyal bir yara açılmış durumdadır.

Doktorlar mutsuz ve huzursuz
Ama devlet çıkarılan kanunlarla, yönetmeliklerle, genelgelerle doktorları hizaya getireceğini düşünmeye devam eder. Sağlık reformu yapılmış, sağlık tesislerinin kapısı bütün millete açılmış. Ama içindeki doktorların kafası bozuk, kendilerine haksızlık yapıldığını düşünüyorlar ve için için isyan ediyorlar. Doktorluk mesleğinin, özveri demek olduğunu, kendinden vermek demek olduğunu en iyi bilmesi gereken meslektaşları Sağlık Bakanının, bu çileli mesainin karşılığını almaları, haksız uygulamalara tabi tutulmamaları konusunda kendilerini savunmadığını düşünüyorlar.

Bu çileler bitmek bilmez
Şimdi oğlumuz 6 ayda bir yapılan TUS’a bir daha girecek. Kazanırsa asistan olacak. 3 ila 5 yıl sonra uzman doktor olacak. Devlet baba onu yine mecburi hizmete gönderecek. En verimli yılları, “Bitsin de yerime döneyim” diyeceği bir yerde beklemekle geçecek. Ondan sonra bir yan dalda üst uzmanlık için sınava girecek, kazanırsa asistanlığa devam edecek. Onu bitirdikten sonra gene mecburi hizmete gidecek. Peki, bitti mi çile? Ne gezer. Daha askerlik var. Doktor kısa dönem askerlik yapamaz. O asteğmen olarak diğer meslek gruplarından mutlaka 7 ay daha fazla askerlik yapmak zorundadır. Komando birliğinde ise birliği ile beraber operasyona gitmek zorundadır. Orada “döner” falan da kalmaz, sadece maaşa talim eder. Bu askerlik işinden sadece bayan doktorlar yakayı sıyırır. Erkek meslektaşlarını kariyer kulvarında haksız yere 1 sene sollayıverir.

Uzman olma şansı % 50’yİ geçmez:
Misal bir nefroloji uzmanı 4+3=7 yıl asistanlığın üzerine, en az 5.5 yıl da mecburi hizmet ve askerlik yapacaktır. Yaş ise artık 40’ı aşmıştır. Uzmanlık kadrolarının düşük tutulması sebebiyle bir doktor için şu ana kadar anlatılan çileli ama kendisi için şans olan bu sürecin içinde olmak ihtimali %50 civarındadır. En başarılı öğrencilerden olup üniversite sınavında en yüksek puanları almış olmalarına rağmen, bir doktor %50 ihtimalle pratisyen kalacaktır. İş hayatında bir mühendis de yüksek mühendis gibi aynı kadrolarda çalışabilir. Kimse sen neden yüksek mühendis değilsin demez. Ama tıp doktorluğunda pratisyen ile uzman doktor arasında iş hayatı değerleri bakımından uçurum vardır.
Şunu da hatırlatalım: Ben çocuğumu özel üniversitede okuttum. Tıp fakültesine 6 senede 120 ila 150 bin lira ödedim. Devletten beş kuruş yardım almadım demek tıp doktorunu bu mecburi hizmetten kurtarmaz. Özel okuldan mezun tıp doktoru ile devlet üniversitesinde okumuş olan arasında bu açıdan bir fark yoktur.

Doktora sahip çıkın
Meclisteki 542 milletvekilinden 336’sı iktidar partisine mensup. Bunlardan 17’si, Sağlık Bakanı ve TBMM Sağlık Komisyonu Başkanı dâhil tıp doktoru. 10 tıp doktoru milletvekili de diğer partilerden var. Çoğu da profesör.
Ey Sağlık Bakanımız, ey Sağlık Komisyonu Başkanımız, ey tıp doktoru diğer 25 milletvekilimiz! Meslektaşlarınıza haksızlık yapmayın. Toplumun her ferdine, doğumundan başlayarak hizmet veren bu sosyal kitleyi, her toplulukta olabilecek birkaç tıynetsiz sebebiyle toplumun önünde itibarsızlaştırmayın. Doktordan, “Doktor Bey, benim şöyle bir rahatsızlığım var” diye edeple söze başlanarak hizmet alınır. İnsanı hastane, ameliyathane, eczane iyileştirmez. Bu imkânlara kendi birikimini ve deneyimini katarak insanımıza şifa sunacak tabiplerimizi daha fazla rencide etmeyin!

Bir Doktor Babası

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=466098

UY

UYGUN KOŞULLARDA HASTA ARANIYOR

bullet Karnesine başkasının ilacını, ilacını başkasının karnesine yazdırmaya çalışmayacak,
bullet Elinde eczane tarafından doktora yazılmış reçetemsi kağıt olmayan,
bullet Geldikten sonra, doğrulatmak için doktor doktor gezmeyen
bullet Poliklinikte sıra beklemeyi sosyal faaliyet olarak görüp, ASM'de gün düzenlemeyen,
bullet Sıradaki herkesle kavga etmeyi alışkanlık haline getirmemiş,
bullet Hastalığı, dili, dini, ırkı, cinsi, rengi ne olursa olsun fark etmez
bullet Ara sıra konuşmaya ara verip doktoru dinlemeyi de akıl edebilen
bullet Ağzındaki sakızı gelmeden çıkarabilen,
bullet Mesai saati kavramını 3 kez anlatınca anlayabilen,
bullet 39 derece ateşli çocuğu bütün gün bekletip tam çıkarken getirip de "napiim ölsün mü şimdi bakmazsan" demeyen,
bullet Mümkünse sırtını dinlerken telefonda konuşmayacak olan,
bullet Bütün gün gezip yada dışarıda işlerini halledip 4-4.5 gibi ASM'ye gelip " ben hastaydım, okula gidemedim bana rapor ver" demeyen,
bullet Bir kişinin muayenesine tüm hane halkıyla gelmeyen,
bullet Bir yandan doktorla, bir yandan da telefonla konuşmaya çalışmayan,
bullet "10 dakikadır içerde ne yapıyorsunuz" diye kapıları tekmelemeyen,
bullet İçeri 3 çocukla birden girip,çocuklar doktorun masasını talan ederken,vurdumduymaz davranmayan,
bullet "Şu antibiyotiği yazsan elin mi kırılır" demeyen....

HASTALAR ARANIYOR..

Ekleyen: Selçuk Gümüştaş

 

BİR DOKTORUN MESLEĞİ BIRAKIŞININ SEBEPLERİ

Bir yıl önce başladım ben bu greve. Kendi çapımda, hasta bakmaktan vazgeçtim. Kime ne?

Çok düşündüm yazmaya başlamadan önce. Nasıl anlatmalı, diye. Madde madde sıralamak çok kuru geldi. Çok da uzatmamalıyım, diye düşündüm. Bir taraftan da anlatacak o kadar çok şey var ki….Sonra dedim ki, örnekler vereyim, okuyan kıssadan hisse, anlasın. İlk aklıma gelenle başlayayım.

bulletİkinci çocuğa yedi aylık hamileydim. İlkinde asistandım. Bu sefer uzmanım ya, farklı olacak. Ne fark edecekse? İlkinde, bebeğim iki aylıkken sekiz nöbetle dönmüştüm hastaneye, güya süt izni altı aydı o zaman. Nöbet dönmez demişler, başladığımın ikinci günü listeye yazmışlardı. Biliyorum, ben böyle olacağını, anlatması öyle zor ki. Bir şey hemen başka bir şeyi çağrıştırıyor. Evet, yedi aylık hamileydim ve çok kötü bir trafik kazası geçirdik. Arabamız pert oldu, emniyet kemerinin izi vücuduma derin bir morluk olarak çıktı. Erken doğum tehdidi atlattım. Rapor almadım, çünkü çalıştığım birimde tek uzman doktordum. Kazadan iki hafta sonra, bu sefer gece yarısı bir sarhoş sokakta ne kadar araba varsa çarptı. Bir kalp çarpıntısı tuttu beni. Biliyorum ki, anksiyeteden. Durmadı, sabahı sabah ettim. Sabah bir kardiyoloji uzmanına gitmeye karar verdim. Erkenden aradım hastaneyi, polikliniğe gelemeyeceğimi söylemek için. Telefonu birbirine bağlayan bağlayana. Kimse sorumluluk almak istemiyor. Sebep, öğleden sonraya gün önceden verilmiş internet randevuları. Sonunda, dayanamadım “Öldüm ben bugün, tamam mı!” dedim karşımdakine. Beş dakika sonra o bir türlü ulaşamadığım poliklinikten sorumlu başhekim yardımcısı aradı. “Dr hanım, sabah adınıza yazılmış yedi sekiz hasta var, n’olacak?” diye sordu.

BU MESLEĞİ, BEN DE İNSAN OLDUĞUM VE HASTA OLMA HAKKIMI KULLANMAK İÇİN BIRAKTIM.

bulletAnadolu’nun büyücek şehirlerinden birindeyim. Haftada iki gün heyet var. Her heyet gününde en az yüz, yüz yirmi hasta var. Çoğu özürlü veya bakıma muhtaç raporu almak için gelmiş. Raporu alırsa, devlet para verecek. Diyaloglar:

1) Hasta yakını: Muayeneye gerek yok doktor!

Dr: Ben muayene etmek için varım.

Hasta yakını: İmzala da şu kağıdı bitirelim işimizi. Daha dolaşacak çok kapı var.

Dr: Bu kadıncağız Parkinson Hastası. Hiç tedavi aldı mı?

Hasta yakını: Neyse ne hastalığı. Bu saatten sonra tedavi mi olur!

Dr: Tedavi edilirse belki de kendi işini görür, bakıma ihtiyacı kalmaz.

Hasta yakını: Sen imzala, biz bakarız.

Dr: Hastanın tedaviyle durumunun düzeleceğini düşünüyorsam özür derecesi veremem. Poliklinikten takip edelim, ilaçlar işe yaramazsa o zaman yeniden değerlendirelim. Olura olmaza verilen bir şey değil bu bakım parası

Hasta yakını: Sana mı kaldı kadın, devletin parasını düşünmek! Allah belanı versin!

BU MESLEĞİ, DURDUK YERE BELA ALMAMAK İÇİN BIRAKTIM.

2) Dr: Eee.. sen geçen hafta da iki özürlü çocuk getirmiştin. Onlar da mı senindi?

Hasta yakını: Hee..

Dr: Kaç çocuğun var senin?

Hasta yakını: On iki.

Dr: Kaçı özürlü?

Hasta yakını: Sekiz. Bazısı akıldan, bazısı hem vücuttan, hem akıldan.

Dr: Karın akraban mı?

Hasta yakını: He. Teyze kızıdır. Aklı da kıttır.

Kaba bir hesapla 8×500 TL = 4000 TL. Vergisiz, temiz gelir

BU MESLEĞİ, İNSANLARI EĞİTİLECEĞİ YERDE YANLIŞ YAPMAYA DEVAM EDİYORLAR DİYE HEPİMİZİN KESESİNDEN HOVARDACA ÖDÜLLENDİRİP, İNSANLARIN AĞZINA BAL ÇALARAK KENDİ HANELERİNE YAZILAN SEÇMEN OY’UNA ÇEVİRDİKLERİ İÇİN BIRAKTIM

3) Dr: Ne kadarlık bu bebek?

Baba: İki aylık.

Dr: Sorunu nedir?

Baba: Anne sütü almıyor.

Dr: Dudak, damak yarığı filan mı?

Baba: Şükür, yok öyle bir şey. Bir kusuru yok, her şeyi tamam, maşallah.

Dr: Siz niye geldiniz peki?

Baba: Devlet memuruyum. Mama parası almaya geldik.

Dr:??

BU MESLEĞİ, İNSANLARIN AÇ GÖZLÜLÜKLERİNE ARTIK DAYANAMADIĞIM İÇİN BIRAKTIM.

bulletBel ağrısı olan hastanın muayenesi bitmiş, reçete yazacağım, soruyorum, “Yakınlarda ağır kaldırdınız mı?” Hasta, kollarındaki bileziklerini şıngırdatarak cevap veriyor, “Allah kabul ederse, iki kurbanımız vardı. Malum onca et, indir kaldır..Ondan oldu herhalde.” Önümdeki ekrana bakıyor, bakıyorum. Hasta Yeşil Kartlı. Hastanın “Dr hanım en iyi ilaç neyse ondan yaz. Bir de MR çektirsen iyi olur,” demesi ile kendime geliyorum.

BU MESLEĞİ, BENİM CEBİMDEN ÇALANLAR BANA HASTA HAKKINA DAYANARAK İŞİMİ KULAKTAN DUYDUKLARIYLA ÖĞRETMESİNLER DİYE BIRAKTIM.

bulletPerformans, performans. Kaç kişi biliyor bu “Performans”ın ne anlama geldiğini? Eminim çoğu kişinin anladığı “işini iyi yapmak.” Performans demek, puan demek. Poliklinikte bakılan hasta şu kadar puan, hastaya dikiş atılması bu kadar puan, hastaya muayene testi sırasında x testini yapmak bilmem ne kadar puan. Ay sonunda listeler asılır. Hastane birincisi bilmem kaç bin puan yapmıştır. Puanıyla orantılı olarak, döner sermayeden para alır. Zeki insanlar anlamışlardır, hemen. Bu sistemin nasıl suistimal edilebileceğini. Geçen yıl mesleği bırakmadan bu konuda olanları da iki örnekle anlatayım:

1) Acil kapıda Aile Hekimliği sisteminden önce pratisyen hekimler duruyordu. Mantıklı olarak önce hastayı onlar değerlendiriyor, sonra ihtiyaç duyarsa icapçı konsültan uzman hekimi çağırıyorlardı. Ne zamanki, konsültan çağırdıklarında onların puanından kesildi, o zamana değin olura olmaza çağırdıkları uzmanlar bir nebze olsun rahat nefes aldı.

BU MESLEĞİ MESLEKTAŞLARIMIN PERFORMANS DENİLEN NEDAMETLE DAHA FAZLA KİRLENDİKLERİNİ GÖRMEMEK İÇİN BIRAKTIM.

2) Şehrin eski SSK hastanesinde tek nöroloji uzmanıydım. Poliklinik, acil, servis, EEG, EMG… hepsine tek kişi koşturuyorum. Mutluyum ama, çünkü sekreterler olsun, acil ekibi, servis hemşireleri, EEG ve EMG hemşiresi olsun, nasıl iyi bir ekip, anlatamam. Canla başla çalışıyoruz. Anadolu’dayız. Hasta İstanbul hastası değil, kimi şehrin diğer ucundan geliyor, çok uzaktan geldim, diyor, kimi de gerçekten 120 km uzaktan, dağın başından geliyor. Biz uğraşıyoruz, EEG ve EMG ile ne kadar hastanın, ne kadar kısa sürede işin hallederiz, diye. Bazen işin içinden çıkamadığım oluyor, arıyorum İstanbul’daki arkadaşlarımı, hocalarımı, hastaları onlara gönderiyorum. Arada sekreterler puanımı söylüyorlar, aklımda bile kalmıyor. Her ay daha ne kadar fazla yapabiliriz, randevuları nasıl yakın zamana verebiliriz, diye uğraşıyoruz. Malu, bakan “İsteyen gece çalışsın, kazansın,” demiş.Ay sonunda diğer hastanede çalışan eşim, oraya asılan her iki hastanenin ortak puan listelerine bakıyor (Şehirde bir Devlet, bir de eski SSK hastanesi vardı. Bir takım sebeplerle iki hastane birleştirilmiş, tek başhekimlik ile idare edilmeye başlanmıştı. Bu da ayrı bir hikaye). Benim puan her ay bizim hesaptan en az 8-10 bin puan eksik. Üç ay böyle gitti. 8-10 bin puan o zaman, yaklaşık 2000 TL döner demek. Sonunda neden kesiliyor puanlarım, diye araştırdığımda, yaptığım EMG’lerden kesildiğini öğrendim. Neden? diye sorduğumda “Etik Komisyon” daki EMG’nin ne olduğunu bile bilmeyen bir başka branşın uzmanı doktor arkadaşın kararı doğrultusunda olduğunu söylediler. Bir ay içinde o sayıda EMG yapamayacağıma kanaat getirmiş kuruldaki arkadaş, puanı yüksek olan işlerin üzeri çizilmiş. Dilekçeler gitti, geldi. Yalan Performans bildirmekle suçlandım, yani yapmadığım işi yapmış göstermekle. Gönlüm o kadar rahat ki, her şeyim arşivli, kayıtlı, raporlarımın hepsi tamam. Israr edince, Bakanlıktan Soruşturmacı talep etmekle tehdit etti başhekimlik, yani hakkımda soruşturma açılması ile. Soruşturmacı istiyorum, diye dilekçe verdim. Sonra da istifa ettim. Dosya da kapandı, gitti. Elimde yazışmaların örnekleri, üstüne gideyim, dedim. Babası bakanlıkta olan eski bir arkadaşım,” Boşver, babama sordum, canın yanarmış,” dedi. Lanet ettim.

BU MESLEĞİ, GERÇEKTEN HİZMET ETMEK İSTEMEME KARŞIN, KARŞISINDAKİNİ DE KENDİ GİBİ BİLEN, HAK YİYEN, NEREDEN GELDİĞİ BELLİ OLAN KUKLA YÖNETİCİLERİN DAHA FAZLA HEM HEKİMLİK, HEM DE İNSANLIK ONURUMLA OYNAMAMALARI İÇİN BIRAKTIM.

Fakülte girişimle beraber, on sekiz yılın sonunda, gerçekten severek yaptığım mesleğimi bıraktım. Kolay bir karar değildi. Doya doya emziremediğim çocuğumdan, binbir zahmet beni okutan ana-babama, hocalarıma kadar o kadar çok kişinin emeği vardı ki o, on sekiz yılda. Benim alternatifim vardı, bırakabildim. Eminim, iki gündür grev yapan, yapmaya çalışan, yapamasa da gönlü yapmaktan yana olan o küçük, marjinal, siyasi görüşlü arkadaşların çoğu benim yerimde olsalardı, onlar da benim gibi yaparlardı.

Şimdi artık, mutlu ve huzurluyum. Performansı düşündürmeyen bir kazancım var. Çalıştığım yerde, insanlar kibar ve nazik. Gün içinde durduk yerde hakarete uğramıyor, tehdit edilmiyorum. Gece yatağa girerken, telefon ne zaman çalacak diye düşünmüyorum. Tamamen silinmeyecek olsa da, yavaş yavaş, insanların çirkin yüzlerine ilişkin anılar berraklığını yitiriyorlar. Çocuklarıma insana inanabilmeyi öğretme konusunda umudum yeşeriyor.

Ama…

Tam bir yıl oluyor, hasta görmedim. Hasta gözünde gördüğüm, o şükran duygusunu, felçli hastanın ilk kez yeniden ayağa kalkışını görmeyi, hasta bir lokma fazla yedi mi sevinmeyi, kafamda listeler oluşturup, adım adım ilerleyerek sonunda teşhis koymayı, varsa tedavisi, tedavi etmeyi özledim.

Halk başına ne geleceğini bilmiyor, popülist politikaya alet oluyor. Nicelik olarak artan sağlık hizmetinin aslında niteliğinin artık sıfır bile olmadığının farkında değil. Sayın bakan ve başbakan, çuvaldaki bir iki çürük elma için tüm ambarı heba etti. Çürük elmalar duruyor, onlar artık muayenehaneyi değil Performans Sistemi’ni kullanıyor.

DAHA ÇOK ANLATABİLİRDİM. UMARIM BUNLAR SİZE SAĞLIK ÇALIŞANLARININ NEDEN GREV YAPTIĞI KONUSUNDA BİR FİKİR VERMİŞTİR.

http://selgingb.wordpress.com/2011/04/20/bir-doktorun-meslegini-birakisinin-sebepleri/

 

Doktorlara Saldırılar Ve Sonuçları Üzerine Bir Deneme Yazısı

Dr. Semih Hızıroğlu 

I-        Vakalardan Bir Demet

II-       Nereden Nereye

III-      Hasta İyi Oldu

IV-       Hasta İyi Olmadı

V-        Dayak mı Dava mı?

VI-       Olaylar ve Suçlular

VII-      Doktorların Hiç mi Suçu Yok?

VIII-     Tıp Nedir, Bilen Var mı?

IX-       Hak ve Hukuk

X-          Savunma Mekanizmaları (Defansif Tıp Dedikleri)

XI-        Maliyet

XII-       Son Söz 

I- Vakalardan Bir Demet
 
Gün geçmiyor ki gazetelerde, televizyonlarda ya da internette saldırılmış ya da mahkemelerde süründürülme durumunda bırakılmış bir doktor haberi olmasın. Artık öylesine kanıksadık ki, vaka-ı adiyeden, yani sıradan oldu bu tür haberler: “Doktora yumruklu saldırı”, “Hasta yakınlarından doktora ölüm tehdidi”, “Doktora silahlı saldırı”, “…’ta hekimlere çirkin saldırı”, ” “Savcıyla tartışan doktor tutuklandı”, “… Araştırma Hastanesi'nde bir asistanın polis memuru tarafından darp edilmesine…”, “Hatalı ameliyat yüzünden ölen kızı için dava açtı”, “Aile hekimi hastaya ‘yanlış tedaviden’ 130 bin lira tazminat ödeyecek“, “Yanlış iğne yapan doktora 6 yıl istendi”, “Hastayı ‘bir şeyin yok’ diyerek evine gönderen doktora soruşturma”, “Hastasıyla ilgilenmeyen bayan doktora 6 ay hapis cezası verildi”, “Danıştay, yanlış tedavi sonucu sakat kalan kadının doktorlarına yargı yolunu açtı”, “En seri şekilde olay yerine intikal etmeye çalışan 112 ekibine, koruma sağlaması ve yardımcı olması gereken Emniyet Müdürü ‘Neredesiniz, Allah belanızı versin!’ gibi ifadeler kullanarak hakaret etti.”, “Doktoru linç etmek istediler.”, “Devlet Hastanesi'nde görevli bir doktor, tedavi için gelen bir hastanın saldırısına uğradı.”, “Hasta yakını tarafından darp edilen doktorun kolu kırıldı”, “Dövülen doktorun kırık koluna platin takılacak”, “Sağlık Merkezi’ne pompalı tüfekle baskın”, “Her yerden hekime darp haberi geliyor”… Yani artık haberlere yetişilemiyor. Seç seçebildiğini… O kadar çeşitli ve sayısız örnek var ki, insan hangisini alacağını şaşırıyor.
 
İster istemez tabip odalarının ana görevlerinden biri de her saldırının ardından kınama ve basın açıklaması yapmak oldu. Başka hiçbir meslek grubuna yönelik bu derecede yoğun bir saldırı görmek ve başka hiçbir meslek odası ya da örgütünden bu kadar sık kınama açıklaması duymak herhalde mümkün değildir. Olaylar hak aramanın, mağduriyetinin giderilmesini istemenin çok ötesine geçmiştir. Bu kadar anormal bir duruma nasıl gelinmiştir ve neler yapmak gerekir diye oturup üzerinde düşünme zamanı herhalde çoktan gelmiş ve hatta geçmiştir.
 

II- Nereden Nereye 

Bizim çocukluğumuzda doktora gideceğimiz zaman, mutlaka banyomuzu yapar, temiz ve mümkünse yeni elbiselerimizi giyer ve doktora öyle giderdik. Hatta doktora gidilmezdi, doktora çıkılırdı. Doktorluk adeta bir üst makam gibiydi. Annemiz bu buluşma için bizi özenle hazırlardı. Doktora hitap şekli saygılı bir “Doktor Bey” ya da “Doktor Hanım” ifadesinden başka türlü düşünülemezdi bile… “Hocam” (“Hoca” değil) şeklinde hitap da saygı sınırları içinde sayılırdı. Doktor oturmadan oturulmaz, doktor içeri girince ayağa kalkılırdı. Burada gösterilen saygı sadece bir şahsiyete yönelik değildi. Bu şahsın kimliğinde, bilime, bilgiye ve emeğe saygı gösterdiğimizi çocuk bilincimizin derinliklerinde duyumsardık.
 
Büyüdükten sonra da bu alışkanlıklarımız devam etti. Hekim olunca da ister istemez karşımıza gelen hastalardan bu özen ve nezaketi bekler olduk. Ama neredeee? Artık öyle hasta bulmak çok zor mu desem, imkânsız mı desem bilemiyorum. Geçen zaman, insanları davranışlarıyla birlikte değiştirince, farklı bir kültür ortamına alışmaya çalışan yabancılara dönüştük. Artık zaman zaman, “Doktor”, “Doktorcum”, “Doktorum”, “Beyefendi”, “Hoca”, “Arkadaş”, “Hey”, “Hop”, “Şefim”, “Üstad”, “Birader”, “Kardeş”, “Bacım”, “Abla”, “Abi”, “Sen”, “Baksana”, vs gibi hitaplara maruz kalabiliyoruz. Henüz duymadım ama yakında, “Hemşerim”, “Hacı”, “Usta”, “Baba” gibi yeni hitap şekilleriyle de karşılaşmamız muhtemeldir ve belki karşılaşanlarımız olmuştur bile…
 
Karşınıza ellerini bile yıkamaya gerek duymadan gelen, konuşurken bir yandan da ağzında sakız çiğneyen, üstüne başına özen göstermeyi umursamayan, bakışlarında en ufak bir anlam fark edilemeyen değişik ve yıldırıcı hasta profillerinin muhatabı olabiliyoruz. Odaya girdiğinizde ayağa kalkmak bir yana, hiç istifini bozmadan heykel gibi oturan ya da karşınıza geldiğinde rahatça sandalyeye kurulup bacaklarını iyice açıp ya da bacak bacak üzerine atıp yayılıveren, duruşuna oturuşuna bir çeki düzen verme gerekliliğini aklından bile geçirmeyen hasta ya da hasta yakınları ile haşır neşir olmak zorunda kalabiliyoruz. Hastane koridorlarında, merdivenlerinde, sanki omuz atacakmış gibi, düşman denizaltısına pike yapan kamikaze uçağı misali, üzerinize doğru gelen sinirli hasta ve hasta yakınlarından kendinizi zor kurtarıyorsunuz.
 
Belki de suç bizde… Değişen zamana ayak uyduramadık, eskiden kalma alışkanlıkların boş beklentisi içine girdik. Belki de hep böyle olması gerekiyordu. Yanlış olan bugün değil, dündü. Saygı gösterme şekilleri mi değişmişti yoksa saygı gösterme değerleri mi? Bizler farkında olmadan, artık gereksiz ve abartılı görülen eski saygı kurallarının esiri mi olmuştuk acaba? Bu esaret mi bizim alıştığımız davranış kalıplarının dışındaki davranışları saygısızlık olarak algılamamıza yol açıyor ve bizi huzursuz ediyordu. Böyle bir değişime hazırlıksız olarak mı yakalanmıştık? Yoksa gerçekten toplumun doktorlara karşı saygı gösterme hassasiyetinde ciddi bir sarsıntı mı olmuştu?

* * *

Bildiğiniz gibi bir doktor, bir hasta ile karşı karşıya kaldığında genel olarak iki ana ihtimal vardır: Hastayı ya iyi edebilirsiniz ya da edemezsiniz. İyi edeyim derken, eskisinden de beter hallere düşmesine sebebiyet vermek ya da tamamen değil de kısmen iyileşmesini sağlayabilmek gibi çeşitli ara ihtimaller de kuşkusuz vardır ama bunları bu iki ana ihtimalden uygun olanının alt kategorilerinden biri olarak değerlendirmek gerekir.
 
III- Hasta İyi Oldu  

Hastayı iyi edebilirseniz kendinizi bu seferlik (bu ‘hasta’lık) paçayı kurtarmış sayabilirsiniz. Ama sakın hastayı iyi ettiniz diye teşekkür, iltifat, bir buket çiçek, bir kilo üzüm, bir kutu çikolata veya baklava, bir gömlek, vs… böyle şeyler beklemeyin, bunlar çok eskilerde kaldı. Yeni hekim neslinin muhtemelen haberi bile olmayabilir bu tip jestlerden. Bu konuda prospektif randomize bir çalışma yapmadım ama olayı kendi deneyimlerime göre biraz istatistiksel olarak ifade etmem gerekirse, sözlü bir teşekkür veya iltifat ihtimali yüzde bir, yarım kilo erik, bir kutu şeker veya bir demet nergis ihtimali beşyüzde bir, bir tişört ihtimali ise binde bir bile değil… Gazeteye teşekkür ilanı verme ihtimali mi? Öyle bir ihtimal hala var mı, pek bilemiyorum ama herhalde olsa olsa… Onbinde bir ihtimal… Hayat boyu belki bir iki kere denk gelebilir. Üzülmeyin canım, yine de piyangodan büyük ikramiye çıkmasından daha kuvvetli bir ihtimal. Ola ki siz daha başarılı bulunan bir hekimsinizdir ve bu oranlar sizin için daha yüksek olabilir ama nereye kadar?
Tabii ki hastayı iyi ettiniz diye ille de bir şey beklemek gerekmez, ama bu bir manevi tatmindir. Doktorlar bu işi sürdürmek için para dışı motivasyonlara da ihtiyaç duyabilirler. Yoksa bir kilo portakala, bir kutu pastaya ya da bir kravata tabii ki hiçbir doktorun tenezzül edeceğini sanmam. Ama getirilen hediyenin maddi değeri değil manevi değeri bir doktor için daha önemlidir. O hediye, sizin, kendisi veya yakını için büyük ve önemli bir iş yaptığınızın farkında olunduğunu ve bunun için minnettarlık duyulduğunu size hissettirir. Ve bu tip hisler size, hiçbir paranın yaptıramayacağı işleri yapma gücü ve şevkini verir. “Doktor Bey (ya da Hanım), çok teşekkür ederim. Biliyorum, emeğinizin karşılığını ödeyemeyiz. Keşke imkânımız olsaydı da …”  deyip, sözün gerisini getirememe mahcubiyeti içinde, hastanenin önündeki manavdan zar zor denkleştirdiği parasıyla aldığı belli olan, kesekâğıdına doldurulmuş bir kilo elmayı usulca masanıza bırakıp, ürkek adımlarla ve minnet dolu bakışlarla odanızdan sessizce çıkıp giden bir hastanın (ya da yakınının) arkasından ne düşünürsünüz? Boğazınız düğümlenmez mi? Gözleriniz dolmaz mı? “Dünyanın bütün hediyelerini verselerdi, şu bir kilo elma kadar beni mutlu edemezdi.” diye hissetmez misiniz? “Şükürler olsun, iyi ki bu işi yapıyorum, iyi ki doktor olmuşum.” deyip işinize çok daha büyük bir hevesle sarılmaz mısınız? Çünkü hastanın verdiği hediyenin değeri para ile ölçülemez, farklı bir boyuttur. Diğer bütün mesleklerden farklı boyutu olan bir mesleğin mensubu olmanın gönenci, size ayrı bir güç ve şevk verir. Görmüşsünüzdür, bazı işyerleri, muhtemelen mecburiyetten, “Alın teri teşekkür ile ödenmez.” diye bir yazı duvara asarak müşterilerinden para alabilmeyi garantilemeye çalışırlar. Bu sözü doktorlar için tersine döndürmek gerekir: “Doktorun alın teri teşekkürsüz ödenmez.”
Bu arada muayenehaneci hekimler daha iyi bilirler ki, muayenehane hastalarında bu teşekkür, iltifat, hediye ve hatta gazeteye teşekkür ilanı verme oranları kıyaslanamayacak kadar daha fazladır. Aslında, “Nasıl olsa para ödedik, bir de teşekküre, hediyeye ne gerek var?” diye düşüneceklerini umarak, muayenehane hastalarında bu oranların, hastane hastalarına göre çok daha düşük oranlarda olmasını beklemek akla daha uygunken, neden tersi olmaktadır? Bu durum, muayenehaneye gelen hastaların daha varlıklı olduklarını ileri sürerek açıklanmaya çalışılsa bile, bir teşekkür ya da iltifatın maddi hiçbir değeri olmadığını göz önüne aldığımızda, bu açıklamanın pek de tatmin edici olamayacağı açıktır. İki grup arasında eğitim ve kültür farkı olduğu ileri sürülebilir ama bu da oldukça sübjektif (öznel) bir yargı olur, açıklamaya yetmez. Ama bu durumun mutlaka mantıklı bir sebebi olması gerekir.
Hepimizin bildiği gibi, paranın değiş-tokuş ve sermaye birikim aracı olmasının yanında çok önemli üçüncü bir fonksiyonu daha vardır: değer bildirme aracı olması. Yani bir bardak 10 lira, bir tabak da 30 lira ise, tabağın bardaktan üç kat daha fazla değerli olduğunu ya da bir aylık maaşımızla örneğin 100 tane bardak alabileceğimizi anlarız. Ama eğer bardağı size bedava vermişlerse, o zaman ne bir tabağın bardaktan ne kadar kıymetli olduğunu ne de maaşımızla ne kadar bardak alabileceğimizi bilemeyiz. Bardağın değeri bizim için meçhuldür. Dolayısıyla, muayenesi veya ameliyatı için hiçbir ödemede bulunmayan bir kişinin, anlamadığı böyle bir işin değerinin ne olduğunu bilebilmesi güçtür. Oysa muayenehane hastası hem bir muayenenin, hem bir işlemin ve hem de bir ameliyatın değerinin ne olduğunu bilir, çünkü parasını kendi cebinden ödemiştir. Değerli bir iş yapan insana karşı da minnetini belirtme ve saygı gösterme ihtiyacını daha çok duyar.
 
IV- Hasta İyi Olmadı  

Gelelim ikinci ihtimale, yani hastayı iyi edemezseniz ya da hasta kendisinin iyi edilemediğine inanıyorsa, o zaman durumunuz maalesef vahim…
Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da, durumunuzun vahameti sadece hastanın sağlığı ile ilgili sorunlardan da kaynaklanmayabilir. İstediği ilacı yazmamak, istediği tahlili tetkiki yaptırmamak, fazla bekletildiğine ya da kendisiyle yeterince ilgilenilmediğine inanmak gibi akla gelebilecek ve gelemeyecek birçok neden de size özel ilgi göstermesine sebep olabilecektir. Yine hasta yakınlarının hastalarını ziyaret saati dışında istedikleri zamanlarda ziyaret etme ısrarı, refakatçi alınıp alınmama konusunda sizin fikrinizden ziyade kendi fikirlerinin geçerli olması gerektiğine dair sarsılmaz inançları, hastalarına iyi bakılmadığına inanmaları, internetten öğrendikleri yarım yamalak tıbbi bilgilerle sizi kendi uygun gördükleri şekilde davranmaya zorlamaları gibi nedenlerle de topun ağzına gelebilirsiniz.
Bu durumlarda, sıralamada hissiyatınıza göre bir iki yer değişikliği yapılabilirseniz de, hafiften ağıra doğru aşağıdakiler sizi bekliyor demektir:
A-Yasal Saldırılar:

i-İlgili Makamlara Şikâyet Edilme.

ii-Dava Açılması (Ceza, Tazminat)
 

B-Sözel ve Davranışsal Saldırılar:

i-Memnuniyetsiz, pis ve tehditkâr bakışlar.

ii-Beddua, Sözlü Saldırı, Hakaret, Küfür, Tehdit.

 
C-Fiziksel Saldırılar:

i-Fiili Saldırı, Darp, Dayak.

ii-Sakat Bırakılma.

iii-Öldürülme.

Bu silsilenin basamaklarını kimi zaman yavaş yavaş kimi zaman da bir anda yıldırım hızıyla kat etmeye başlarsınız, artık hangi aşamada ne şekilde bu gidişatı durdurabilirsiniz ya da sıralamanın hangi basamağından direkt giriş yaparsınız bilemiyorum. Çünkü siz yapacağınızı zaten yapmışsınız ki bu duruma düşmüşsünüz, bundan sonra elinizde yapabileceğiniz bir şey kalmamıştır, inisiyatif tamamen karşı tarafa geçmiştir. Artık karşıdan gelecek hamleye göre pozisyonunuzu ve savunmanızı hazırlamaktan öte yapılabilecek pek bir şey kalmamıştır. Geçmiş ola...
 
V- Dayak mı Dava mı?
 
Bu yazıyı aslında “Hekimlere Fiziki Saldırılar” ile “ Hekimlerle Hukuki Mücadeleler”i birbirinden ayırarak iki ayrı yazı olarak yazabilirdim. Ama bunu tercih etmedim ve darp ile davayı, birbirlerinden ayırmadan beraber olarak ele almayı daha uygun buldum. Çünkü birçok hekim için hakkında soruşturma ya da dava açılması, fiziksel bir darptan daha ağır ve zedeleyici olabilir. Birkaç haftada geçecek bir darbın (tabii ki sakat bırakılma ve öldürülme dışındaki darbın) bedensel acısı (ruhsal, manevi acısı değil elbette), yıllarca sürüp uğraştıracak ve muhtemelen psikolojinizi bozabilecek bir davaya tercih edebilir. (Görüyorsunuz seçenekler pek parlak değil!) Darp ile dava ikiz kardeş gibidir, maddenin üç hali gibi, doktorlara karşı tepkinin iki farklı halidir. (Üçüncü hali de bir önceki bölümde belirttiğim gibi sözel ve davranışsal saldırılardır.) Hekimlerin algılayışı açısından dava da, hastanın hakkını aramasından ziyade, kendisine karşı yapılmış bir saldırıdır. Saatlerce uğraştığınız bir ameliyattan sonra kaybettiğiniz hastanın yakınları size emeğiniz için teşekkür edeceğine kalkıp da dava açmışsa, artık bu bir hak arama değil, düpedüz saldırıdır. Acısını, cehalet ve sağduyusuzluğun körüklediği temelsiz bir intikam alma isteği ile dindirme çabasıdır. Ayrıca hem darp hem de dava, hekimlerin davranış tarzlarında (ki bunları “Savunma Mekanizmaları” bölümünde ele alacağım.) aynı sonuçlara yol açmalarından dolayı da birbirlerinden ayrı ele alınmaları zordur.
     
Bu arada terminoloji ile ilgili de kafa karışıklığına meydan vermemek gerekir. Nasıl ki bir markete alış-veriş için girmiş bir müşteri, hırsızlık yaparsa, artık bir müşteri olarak değil bir hırsız olarak muamele görür, aynı şekilde hastaneye hasta ya da hasta yakını sıfatı ile girip de doktorlara ya da sağlık personeline ve görevlilere saldıranlar da artık birer hasta ya da hasta yakını sayılamazlar, onlar artık birer saldırgandır ve ona uygun muamele görmelidirler. (Hiçbir ceza falan gördükleri de yok ya…) Yine doktoru dava edenler de artık hasta ya da yakını değil, birer davacıdırlar ve gerektiği şekilde muamele edilmelidirler. Doktor ise her zaman doktordur, kendisine küfür de edilse, darp da edilse, dava da edilse…
 
VI- Olaylar ve Suçlular
 
Hasta birkaç ölümcül yerinden bıçaklanmış, hastaneye getirilmiş, ameliyat edilmiş, kurtarılamamış. Yakınları doktorlara saldırıyorlar, bıçaklayanlara değil.  Çocuk evde ortada bırakılan bir zararlı bir sıvıyı içmiş, zehirlenmiş, hastaneye getirmişler, kurtarılamamış. Yine suçlu doktorlar, ama hiçbir ebeveyni kendini sorumlu hissetmiyor. Sarhoş şoför yayayı ezmiş geçmiş, akrabaları kurtaramadınız diye acil servis çalışanlarına saldırıyor. Katil, sevdiği kadını önce kurşunlamış, ölmeyince ardından bıçaklamış, öldürmüş. Mahkemede kendini, “Sağlık görevlileri zamanında gelip müdahale etselerdi kurtulurdu.” diye savunuyor. (Gördünüz mü bakın esas suçlu kimmiş!)
 
…’da bir ‘erkek’ hasta yakını yine bir kadın doktora acımasızca arkadan saldırarakhayati tehlike oluşturacak şekilde darp etmiş.Bayan doktorun arkasını dönüp hastasının bakımı ile uğraşmasını fırsat bilerek kendisine olanca gücü ile saldırıp sırtını yumruklamış, kafasını duvara vurmuş ve arkasından da kendisine yardıma gelen personele bıçak çekmiş. Doktor hanımın hayati tehlikesi devam ettiğinden gözlem altına alınmış ve olayın şokunu atlatamadığından sürekli ağlamakta olduğu bildirilmiş. Vahşet mi desem, canavarlık mı desem bilemiyorum. Aslında diyecek söz var ama yazamıyorum.
 
Hele hele, bir vatandaş silahla vurulmuş, ilçenin hastanesine yaralı olarak getirmişler, nöbetçi doktor atılan saçmalarla damarları zedelendiği için üniversite tıp fakültesi hastanesine sevk etmiş, fakülte hastanesinde damar cerrahı bulunmadığı gerekçesiyle tekrar ilçe hastanesine geri getirilmiş ve maalesef kurtarılamamış. Vefat eden hastanın yakınları tarafından ölümün sorumlusu anında tespit edilmiş. Silahla vuran adam mı dediniz? Olur mu hiç öyle şey? Onun ne suçu var ki? Eninde sonunda silahını doğrultup ateş etmiş, bu da suç mu yani? Suç burada olsa olsa kimdedir? Evet, bu sefer bildiniz. Suçlu elbette, artık hemen hemen her zaman olduğu gibi, vurulmuş adamı kurtaramayan doktordur. Nitekim artık gelenekselleşmek üzere olan bu sıradan tespiti anında yapan vefat eden hastanın yakınları, doktoru linç etmek üzere, hastanenin önünde hemencecik toplanıvermişler. Belki de yüz kişilik galeyana gelmiş korkunç bir kalabalık… Sanırsınız ki seferberlik emri verildi, insanlar savaşa katılmak üzere toplanıyorlar. Fotoğrafı bile korkutucu… Düşünün içerideki doktorun yalnızlığını ve çaresizliğini… Yakınları, “Ölecek kadar kötü durumda değildi. Onun ölümünün tek sorumlusu doktordur. Sağlam geldiği hastanede kan kaybından öldü. Şimdi bu genci öldüren doktorun cezasını devlet versin, yoksa onu biz cezalandırırızdemişler. Doktoru linç etmek için yaklaşık 2 saat acil servis önünde bekleyen öfkeli grubu sakinleştirmek için İl Emniyet Müdür Yardımcıları, devreye girmiş. Doktor, çevik kuvvet ekiplerinin yardımıyla güç bela hastaneden çıkabilmiş. Saçmalarla damarları ölümcül şekilde zedelenmiş hasta için hastaneye sağlam geldi demekten (sağlamsa zaten hastaneye niye getirildi?), ölümün tek sorumlusu olarak doktoru görmeye, “bu genci öldüren doktor” diyebilecek derecede aklıselimden yoksun ve cezasını da devlet vermezse kendilerinin vereceğini söylemeye varacak kadar dehşetengiz bir görüş açısına sahip yüzlerce insan… Aralarında, şifa niyetine, bir tanecik bile aklı başında, sağduyulu bir insanın, bir vatandaşın, bir vicdan sahibinin olmaması ne kadar hayret vericidir. Ne kadar üzücüdür. Geleceğimiz açısından ne kadar moral bozucudur. Toplumsal cinnet herhalde olsa olsa budur. Peki, bu arada adamı vurana ne oldu?
 
Eskiden çoğu hastanede bir polis ya da bekçi yeterli iken ve önemli bir kısmında o bekçi bile yokken, şimdi hastanelerin muhtelif bölgelerine dağılmış güvenlik şirketi elemanları eşliğinde sağlık hizmeti sunulmaya çalışılıyor. Bırakın doktorları, onlara bile saldırılıyor. İşte bir haber: “Ziyaret saati dışında yakınını ziyaret etmek için küfredip güvenlik görevlisine saldıran ve olay yerinden uzaklaştırılan hasta yakını, yaklaşık bir saat sonra ellerinde bıçak, tuğla, demir, sopa gibi cisimlerle gelen 15-20 kişilik bir grupla bu kez merkez acile saldırmış ve oradaki güvenlik elemanını darbetmeye çalışmıştır.” Bu da nesi böyle? Hastanede miyiz, savaşta mıyız?
 
Hasta ya da hasta yakını olmanın masumiyetinden aldıkları güçle, hayatlarında karşılaştıkları bütün haksızlıklara olan isyanını toptan ve çekincesiz olarak haykırabilecekleri bir yer ve ortam bulmanın şevkiyle saldırıyorlar sanki… Hastalıklarından dolayı düşmüş olduklarını düşündükleri mağduriyetin, artık her konuda kendilerine tartışmasız bir haklılık kazandırdığına inanarak saldırıyorlar. Eğer gerçekten bir mağduriyetleri varsa ki bu çok büyük bir ihtimalle hastalığın kendisinden ya da sistemden kaynaklanıyordur, sanki bunun sebebi müsebbibi doktorlarmış gibi saldırıyorlar. Hastaneleri, saldırganlıklarının tamamen hoş görülecekleri yerler mi sanıyorlar, ne?
 
Bütün bu saldırganlar, bu cesareti nereden alıyorlar?
 
Olaylar münferit olmanın çok ötesine geçmiş, adeta bir toplumsal histeriye dönüşmüştür. TTB’nin bu konu ile ilgili olarak hazırladığı raporda durum çok iç karartıcıdır: Her 4 hekimden 3’ünün meslek hayatının bir döneminde saldırıya maruz kalmış olduğunu, son 1 yıl içinde hekimlerin %68’inin işyerinde ortalama 7 şiddet içeren olaya tanık olduğunu bildirmektedir. Saldırı ve dava sayıları inanılmaz bir şekilde artış göstermektedir. Kısa bir süre sonra bu işin yapılamayacak bir hale gelmesi de kuvvetle muhtemeldir.
 
Ecelin zengin fakir, güçlü güçsüz ayrımı yapmadığı gibi, bu saldırılar da profesör pratisyen, şef asistan, erkek kadın, yaşlı genç gibi ayrımlar yapmamakta, topyekûn bütün hekimlere yönelmektedir. Acil servis çalışanları ve mesleki risk sigortasında 4.derece diye belirlenen branşlar daha yüksek risk taşısa bile, hiçbir statü, makam ve branştaki hekim bu saldırılardan muaf değildir. Nitekim birçok örneği yaşanmıştır.
 
Başka yerlerde kuzu olan insanlar, hastaneye geldiklerinde kurt kesilmektedir. Hastane dışında Dr. Jekyll olanlar, hastaneye girdikleri andan itibaren Mr. Hyde’a dönüşmektedirler. Kırmızı görmüş boğa gibi, beyaz gömlekli görünce huysuzlaşmakta ve saldırganlaşmaktalar. Zapt edilmesi ve laf anlatılması imkânsız bir “saldırgan-hasta” ve “saldırgan-hasta yakını” tipi türemiştir. Durum öyle bir hale gelmiştir ki, artık her hasta (ve yakını), aksi ispat edilene kadar, potansiyel bir saldırgan ya da davacıdır.
 
İşin en üzücü yanı, birçok örnekte de görüldüğü gibi, bu saldırganlara karşı toplumsal bir tepki olmaması, hatta sessiz ve tepkisiz kalınarak adeta bu saldırganların eylemlerine üstü kapalı bir onay verildiği hissi yaratılmış olmasıdır. Henüz saldırmamış olan ama saldırganlarla fikir birliği içinde olan, onları haklı gören, en ufak bir sağlık sorunu yaşadıkları taktirde kolaylıkla ve tereddütsüz saldırganların saflarına geçebilecek geniş bir kitle olduğu ortadadır. Böyle bir kitlenin varlığı, yetkili kişilerin gereken açıklamaları yapmalarını ve tavır almalarını bile engeller gibi görünmektedir. Bu durum saldırganlığı daha da teşvik etmekte ve azdırmaktadır.
 
İşin bir başka üzücü yanı da, kurunun yanında yaş da yanar misali, efendi, düzgün, doktorlara ve hastane çalışanlarına saygılı, tek dertleri hastalıklarının tedavi edilmesi olan hasta grubu da bu saldırganlaşan gruptan ayırt edilemediği için ve bu saldırganlar nedeniyle doktorlardaki hasta algısında bozulma meydana geldiği için zan altında kalmaktadır. Bu durumun nedeninin de doktorlar değil, saldırganlar olduğu açıktır. Yüzüne, tipine bakarak bir insanın hırlı mı hırsız mı olduğunu anlamak pek mümkün olmadığından, herkese karşı tedbiri elden bırakmamak şimdilik zaruri görünüyor. Aynen süpermarkete bir hırsız girecek diye herkesin kameraya çekilmesi gibi, uçağa bir terörist binebilir diye herkesin didik didik aranması gibi… 
 
VII- Doktorların Hiç mi Suçu Yok?
 
Nalıncı keseri gibi hep kendimize yontmak istemiyorum ama benim inancım şudur ki gerçekten suçu olan doktor çok azdır. Düşününüz ki bir doktor ancak şu üç konuda suçlanabilir:
1-Kasıt
2-Meslekte Acemilik
3-İhmal
 
Herhangi bir doktorun bir hastaya kastı olabileceğine inanamam. Böyle bir olay ne gördüm ne de duydum. Ne sebeple olursa olsun, bu kadar okumuş, tıp eğitimi görmüş, doktor ünvanı almış bir kişinin bilerek bir hastaya zarar vermesi mümkün değildir, elde edebileceği hiçbir şey yoktur. Böyle bir iş yapanın akıl ve ruh sağlığından şüphe etmek gerekir.
 
Meslekte acemilik ise sadece kişinin kendine bağlı bir olay değildir. Ülkenin en eski ve en gelişmiş fakültelerinde bile ciddi bir eğitim öğretim sorunu varken, gelişigüzel kurulmuş fakültelerde, gelişigüzel yetiştirilmiş doktorlara, doktorluk yapabileceklerine dair diploma verirken sorun yok, herkes memnun… Fakat bu doktorlar mesleklerini uygularken hata yaptıklarında acemilik yaptın diye kıyamet kopsun. Aman ne beklenmedik sonuç! Şaka mı bu? Aç aslanların önüne yalın kılıç atılmış gladyatör gibi, tıptan gerçekle uyuşmayacak ölçüde yüksek beklentileri olan bir toplumun içine bu koşullarda yetişmiş doktoru koyuver, sonra da otur, seyret. Bir doktoru meslekte acemilikten cezalandırmadan önce düşünmek lazımdır ki ondan önce sorumlu tutulması gereken en azından bir alay insan yok mudur?
 
Ve ihmal… İşte doktorların gerçekten suçlanabilecekleri yegâne konu. Ama bu bile yine eğitim ile yakından ilgili ve hekimin çalışma koşulları ile birlikte ele alınması gereken bir konudur. Acil bir hastaya çağırılmışken oturup çayını içmeye devam edip gitmemek başka, aynı anda başka bir acil hasta ile uğraşmakta olduğun için gidememek başka… Neyin ihmal, neyin komplikasyon, neyin tıbbın cilvesi ve neyin hastalığın doğal seyri olduğunun tespiti, hastanın ya da yakınlarının değil, ancak bu konuda gerçek anlamda uzman ve olaylara her yönüyle hakim kişilerin değerlendirebileceği bir durumdur. Ayrıca sistemden kaynaklanan aksaklıkların olaylara etkisinin belirlenmesi ve göz önüne alınması da doktor ihmali mi, sistem kurbanı mı tartışmasının bir başka yönüdür ve ehil ellerde objektif değerlendirmeler gerektirir.
 
%100 doktor hatası (100 vakanın 100’ü de doktor hatası) olarak görülen olaylar için ben farklı bir oranlama yapmak isterim. Şüphesiz bu tamamen ampirik (gözleme dayalı) ve sübjektif (öznel) bir oranlama olacaktır. Bu %100’ün bence en fazla %10’u gerçekten doktor kaynaklı hatadır. Geri kalanı %45’er olarak sistem aksaklığı ile tıbbın azizliği arasında eşit pay ediyorum. Meslekte acemilik de, yukarıda belirttiğim gibi, sistem kaynaklı bir sorun sayılmalıdır. Hastaların kendilerinden kaynaklanan hatalar bu oranlamaların dışındadır. Çok muhtemeldir ki sizin oranlamanız farklı olacaktır. Bu konuda yapılmış bilimsel çalışmalardaki oranlar nedir bilmiyorum ama sübjektivitesi çok fazla olsa da, hem bir referans zaruriyeti hem de kıyaslama yapmak açısından kendi oranlarımı vermek istedim.
 
Elbette her zaman hastalar ve yakınları doktorları şikâyet edebilir ve dava açabilirler, bu yasal haklarıdır. Ama bu yasal hakkın bu kadar gelişigüzel, bu kadar cahilce, bu kadar sık ve adeta bir öç, intikam alma ya da bir kazanç aracı olarak kullanılması işlerin düzgün yapılamayacak bir duruma gelmesine yol açmaktadır.
 
Bu bölümü bitirmeden istemeden de olsa girmek mecburiyeti hissettiğim can sıkıcı bir konu daha var. Epey zaman önce, yanlış hatırlamıyorsam Halit Ziya Uşaklıgil’in anıları olacak, okurken dikkatimi çeken bir yer oldu. Orada, yine hatırladığım kadarıyla, şöyle bir cümle vardı: “Bir doktor, başka bir doktorun reçetesini okurken yüzünü buruşturmasın, hayatımda görmedim.”. Demek ki yüz yıldan beri değişen pek bir şey yok diye düşünmeden edememiştim. Maalesef, hekimlerin birbirleri hakkında hastalara söyledikleri olumsuz sözler, hem genel olarak hekim imajına zarar vermekte, hem de bazen saldırganlık ve şikâyetler için bir sebep, çıkış noktası, bahane olabilmektedir. Bir hekimin, başka bir hekim hakkında söylediklerinin hasta üzerinde çok daha fazla etki yarattığını hepiniz bilirsiniz. Bir meslektaş için olumsuz ifadeler kullanırken, unutmamak lazımdır ki bir başka meslektaş da sizin için aynı tip ifadeleri kullanıyor olabilir. Artık bu işi, hele bu ortamda kökünden kesmek gerekir. Hiçbir meslektaşıma akıl vermek kuşkusuz haddim ve yetkim değil ama hiçbir meslektaş hakkında, vakta ki yanlış işler yapmış olsun, hasta önünde olumsuz sözler sarf etmekten kesin olarak kaçınmalıyız, aksi takdirde büyük veballer altında kalabiliriz. Her alanda mesleki rekabet elbette ki olacak, bu normaldir, ama kendi aramızda ve centilmence…  
 
VIII- Tıp Nedir, Bilen Var mı?
 
Belki de esas sorun tıbbın ne olduğu konusunda hastalarla doktorlar arasında ciddi bir anlayış farkının olmasından kaynaklanıyordur.
Hacı hoca, medyum, büyücü, cinci hoca, şeyh, kurşuncu, üfürükçü, falcı, muskacı, kâhin, vs gibi şahsiyetlere oldukça meraklı olan insanlarımız doktorları bunlarla karıştırıyor desem, bunları darp eden ya da dava açan olduğunu duymadım. Bir yandan da seviniyorum böyle olmasına, demek ki doktorlardan beklentileri daha fazla ki tıptan sükût-u hayale uğradıklarında bir tepki veriyorlar. Yani bilime inanış mevcut, ama bilimin ne olduğu konusundaki anlayış bulanık! Gerçi tıbbın başarılı olamadığı durumlarda son çare olarak yine bunlara gitmekten çekinmiyorlar, denemekle ne kaybedeceğiz ki diye düşünüyorlar belki… Kurşun dökerek büyüden ve nazardan korunmaya çalışan mı istersin? Kupa çekerek, adı sanı bilinmez otlar kullanarak sağlığına kavuşmayı uman mı ararsın? Uzmanlık alanlarını bilemeyeceğim ama Zuhurat Baba, Telli Baba, Susuz Dede, vs. gibi türbelerin dertlerine derman arayan insanlarla dolup taştığını gördükçe yaşayanlardan ümidi kestiler de artık ölülerden mi medet umuyorlar diye düşünmeden edemiyorum. Acaba istekleri yerine gelmediğinde, dertlerine derman bulamadıklarında onlara da isyanlarını dile getiriyorlar mı bilemiyorum.
 
Oysa tıbbın bu tip insanüstü ve inanç ile ilgili bir faaliyet olmayıp, tamamen insani ve bilimsel bir iş olduğu anlaşılabilse çok önemli bir ilk adım atılmış olacak. İkici adım ise, bu işin hiç de garantili ve her zaman olumlu yönde gidecek bir iş olmadığının anlaşılması… Üçüncü adım da, doktorun tanrı değil, bir insan olduğunun kabul edilmesi… Bu kadar basit. Saldırgan bilmelidir ki doktor da aynen kendisi gibi bir insandır ve ne kadar eğitilmiş olursa olsun her insan gibi hata yapabilir. Nasıl ki hayatı boyunca hiç hata yapmadan yaşayabilmiş bir insan yoksa aynı şekilde meslek hayatı boyunca hiç hata yapmamış bir hekim de yoktur. İhmali yok ve iyi niyeti varsa, doktorun yaptığı her hata bağışlanmalıdır, hoş görülmelidir. Çünkü hata, teşhis ve tedaviye dâhildir.(Aynen Attila İlhan’ın “Ayrılık Sevdaya Dâhil” dediği gibi). Doktorun da her insan gibi iyi ve kötü günlerinin, dinç ve yorgun olduğu zamanlarının, eksikliklerinin, hatalarının olabileceği ve ona başvurulduğunda bütün bu durumlarının ve hastalığın kendinden kaynaklanan sonuçların kabul edildiğine dair açık ve kesin bir mutabakat (uzlaşma) olmazsa bu iş nasıl sürdürülebilir? Aksi akla, mantığa ve bilimselliğe aykırıdır. Sistemden kaynaklanan aksaklıkların da doktorun sırtına yüklenmeye çalışılması hiçbir sorunu çözmez. Ama saldırganın gözünde, ister hastalık tedavi edilemez nitelikte olsun, ister sistemde ciddi bozukluklar olsun, ister hastanın kendisinin ya da yakınlarının ihmali ve sorumluluklarını yerine getirmemeleri nedeniyle hastalık baş edilemez bir hale gelmiş olsun, her zaman için faturanın ödetileceği bir tek kişi vardır: doktor! Çünkü güçleri bir tek ona yetmektedir. Böyle iş olur mu?
 
Kalp krizi geçirmiş, trafik kazasında yaralanmış, karnından bıçaklanmış, vs. bir hastanın son nefesini vermeden önce hastaneye yetiştirilmesi, o hastanın artık kurtulmuş olduğu anlamına gelmez. Hastaneye duhul edilinmiş olması, yaşam garantisi vermez! Tıpta iyileşme garantisi yoktur. Pekala hastanede yatmakta olan, ameliyat edilen, tedavi edilmekte olan her hastanın iyileşememe ve ölme ihtimali söz konusudur. Hastaların ve yakınlarının anlaması gereken budur.
 
Baştan ayağa her tür muayene ve kontrolü yapılmış ve sağlam çıkmış bir kişi, hastanenin kapısından çıkarken kalp krizi geçirip ölebilir. Bir saat önceki muayenesinde karnındaki bebeğin hareketlerini hisseden, kalp atışlarını duyan ve bebeğinin sağlıklı olduğu öğrenen bir anne adayı, bir saat sonra bebeğinin artık yaşamadığını öğrenebilir, hem de hiçbir sebep bulunamadan… Mükemmel yapılan bir ameliyat sonrası, bir pıhtının akciğeri tıkaması sonucu hasta kaybedilebilir. Henüz bütün hastalıklara ve ölüme çare bulunamamıştır ve yakın bir gelecekte bulunacak gibi görünmemektedir. Hastalar ve yakınları beğenmese de isyan da etse gerçek budur. Kendilerini bu gerçeğe alıştırırlarsa belki o zaman doktorlara daha insaflı davranabilirler.
 
Hâlbuki hâlihazırdaki anlayış bunun tam tersidir. 85 yaşındaki teyzenin bir kutu ilaçla kemik erimesinden kurtarılmasının istenmesinden, vücudunun her yerine yayılmış kanserin bir iğne ile hemencecik iyileşmesini ve hatta kalp krizi nedeniyle hastaneye ölü duhul girişi yapılmış cenazenin diriltilip hastaneden yürüyerek çıkmasını ummaya kadar beklentinin sınırları doktorların, ilaç sanayinin, teknolojinin, sağlık sistemi organizasyonunun ve bilcümle tıbbın bugünkü düzeyinin çok ötesine taşmış, Tanrı’yı zorlar hale gelmiştir. Neredeyse “İyi olursa Allah’tan, kötü olursa doktordan” ve “Her iyi olmayan hastanın ve ölümün sorumlusu bir doktor mutlaka vardır” anlayışı toplumun ortak yargısı haline gelmiştir. Toplum nazarında artık “tıbbi komplikasyon” yoktur, sadece “doktor hatası” vardır.
 
IX- Hak ve Hukuk
 
12 Mart’ın (1971) Genelkurmay Başkanı, o dönemin durumunu kendince açıklamaya çalışırken tarihe mal olmuş meşhur bir söz sarf etmiştir: “Sosyal gelişme ekonomik gelişmeyi aştı.” Şimdi bugünkü sağlık ortamını bu söze nazire yaparaktan değerlendirirsek herhalde şöyle dememiz gerekecektir: “Halkın tıptan beklentisi, tıbbın bugünkü düzeyini aştı.” Yine maalesef ve ne yazık ki ortalama okula gitme süresinin 3,5 yıl civarında olduğu ve muhtemelen %90’ının hayatında doğru dürüst tek bir kitap bile okumadığı bir toplumun bütün hastanelerinde duvarlar “Hasta Hakları” afişleri ile doktorları ve personeli nerelere, nasıl, hemencecik şikâyet edivereceklerini gösteren levha ve panolarla donatılmıştır. Hastanelerin şikâyet mercileri, sudan sebeplerle şikâyetlerle dolup taşmaktadır: “Bana arkasını döndü.”, “Bana yan baktı.”, “Oturmuş çay içiyordu.”, “Geç geldi.”, “Erken gitti.”, vs. Bir “Giderken arkamdan su dökmedi.” demedikleri kaldı… Şikâyetin bu kadar kolaylaştırılıp, adeta teşvik edilir hale getirilmesi, hastaları şikâyet müptelası, doktorları da şikâyet şaşkını yapmıştır. Hemen hemen aklınıza gelebilecek her alanda hakkını arama konusunda son derece çekingen, ürkek ve isteksiz davranan halkımız, nedense sıra doktorlara ve sağlık personeline geldiğinde adeta aslan kesilmekte, bırakın hakkını almayı, elinden gelse adamın canını alacak kadar heveskâr olmaktadır. Olay bu yönüyle zaten başlı başına derin bir psikolojik ve sosyolojik incelemeyi hak etmektedir.
 
Hastanelerdeki Hasta Hakları Birimleri'ne yapılan başvuru sayısı, 2005 yılına göre, 2009 yılında 3 kat artmış. Ne diyelim şimdi?Bütün bu şikâyetlerin, davaların hepsi samimi mi yoksa arabanın önüne kendini usturuplu bir şekilde atıp, yaralanma numarası yaparaktan, şoförden para koparmaya çalışan uyanık tipinin yerini tedaviden zarar gördüm diye doktordan para koparmaya çalışan hasta tipi mi alıyor, belli değil. Hele bu mesleki risk sigortasının bir farkına varılsın, tahmin ediyorum dava sayıları patlayacak, bu yolu geçim kapısı yapmaya çalışan insanlar türeyecektir.
 
İnternette “Doktor Mağdurları (www.doktormagdurlari.com diye site bile kurulmuş. Doktorların gazabına uğradıklarına inanan insanlar burada birbirlerine ve kamuoyuna içlerini döküyor, haklarını nasıl arayacakları konusunda bilgi alış verişlerinde bulunuyorlar, örnek bir dayanışma gösteriyorlar. Üşenmemişler, uzun uzun anlatmışlar. Doktorların ve hastanelerin isimlerini, daha suçları hiçbir mahkeme tarafından kesinleştirilmemiş olmasına rağmen, açık açık yazıyorlar, suçluyorlar. Avukatlar yol gösteriyorlar, akıl veriyorlar. (Bu arada haklarını yememek lazım, suçlanan doktorlara da söz hakkı vermişler.) “Deprem Mağdurları”, “Sel Mağdurları”, “İflas Eden Bankaların Mağdurları” vs duymuştum da “Doktor Mağdurları” beni gerçekten şaşırttı. Yani doktor kurbanı o kadar büyük bir kitle var ki site kurma ihtiyacı doğmuş. Üstelik doktorlarla mücadele cephesinde, internette bir site açmak gibi son teknoloji ve imkânlardan da faydalanma yoluna giderek, bayrağı bir üst basamağa taşımanın kıvancını da duyuyorlardır herhalde. Ne de olsa doktor dövmek ve öldürmekten daha uygarca bir girişim…
 
Yanlış da anlaşılmasın, ben kendilerine karşı falan değilim. Kanun ve saygı sınırları içinde kalmak şartıyla herkes görüşünü, düşüncesini, yanlış da olsa, açıklama ve savunma hakkına sahip olmalıdır. Ama bence terminolojide bir değişiklik yapsalar daha iyi ve anlaşılır olabilirlerdi. Nasıl ki “kazazedeler”, “depremzedeler”, “bankazedeler”, vs. diyoruz, bu sitenin müdavimleri için de olsa olsa herhalde tek bir terim kullanılabilir: “doktorzedeler”. Fakat burada da ilginç bir paradoks sırıtıyor. “Müteahhitzede (müteahhit mağduru)” demiyoruz, “depremzede (deprem mağduru)” diyoruz, “bankacızede (bankacı mağduru)” demiyoruz,  “bankazede (banka mağduru)” diyoruz. İş doktorlara gelince tam tersi oluyor, önceki örneklere göre “hastalıkzede (hastalık mağduru)” denilmesi gerekirken, “doktorzede (doktor mağduru)” demek çok daha uygun geliyor herkese. Zihinler nedense burada farklı işliyor.
 
Bir de “Hasta Hakları Derneği” var, hastaların doktorlardan haklarını almak, hastaları doktorların vereceği zararlara karşı korumak için. “Tüketici Hakları Derneği”nin bir alt şubesi falan değil, başlı başına ayrı bir dernek kurulmuş, demek ki ciddi bir ihtiyaç hâsıl olmuş. Niçin “Mükellef Hakları Derneği”, “Müvekkil Hakları Derneği”, “Sanık Hakları Derneği”, “Kiracı Hakları Derneği”, vs. gibi dernekler yok? Niçin “Hakim ve Savcı Mağdurları”, “Öğretmen Mağdurları”, “Avukat Mağdurları”, “Müteahhit Mağdurları”, “Tapucu Mağdurları”, “Belediye Mağdurları”, “Yol, Su, Kanalizasyon Mağdurları”, vs. gibi internet siteleri yok. Bu millete tek sıkıntı veren doktorlar mı? Yoksa bizim mesleğimiz özelliği gereği halkın gözünde hepsinden ayrıcalıklı ve özellikli bir yere sahip de o nedenle mi hata istemiyor, yapılan hataları hoş görmekte zorlanıyor. Ama öyle özellikli yeri olan bir meslekse o zaman neden herkes doktorların kazandıkları paraya ki hepinizin bildiği gibi sonuçta bu para doktorların büyük çoğunluğu için son derece mütevazidir, kafayı bu kadar takıyor onu anlamak mümkün değil. (Nitekim bu sitelerde, doktorların aldıkları maaşları, paraları dillerine dolayanlara, kendi maaşlarıyla kıyaslamalar yapanlara oldukça sık rastlanıyor. Onlara sormak lazım, kendileri her ne iş yapıyorlarsa, bugüne kadar işlerinde hiç hata yapmamışlar mı ki fellek fellek doktor hatası arıyorlar. Doktorlardan çok daha fazla para kazanan tonla insan var, onlar da hiç hata yapmıyorlar mı?) Özellikli, fedakâr ve çalışkan olacaksın, hata yapmayacaksın, para kazanmayacaksın! Herhalde istenen bu. Başlı başına bir araştırma konusu değil mi?
 
Hadi bizde “Doktor Hakları Derneği” ya da “Hasta Mağdurları” veya “Hastazedeler” diye internet siteleri kuralım desek… Hastane panolarına, duvarlarına “Doktor Hakları” diye broşürler assak… Gazetelerde televizyonlarda doktorlara saldıran hasta ve yakınlarının cezalandırıldıklarına dair yayınlar görsek… Doktorlara haksız yere açılan davalara karşı açılmış karşı-davaları kazanan doktorların haberleri dolaşsa ortalıkta… Saldırıya uğrayan doktorlar için, tabip odaları dışında, ilgililer, yetkililer, devlet adamları, STK’lar (Sivil Toplum Kuruluşu) açıklamalar yapsa… Nasıl olur?
  
Hukuki olarak da doktorlar, katiller ve azılı suçlular ile birlikte TCK’nın (Türk Ceza Kanunu) ilgili maddelerine “eti senin kemiği benim” formatında teslim edilmişlerdir. Hastalardaki doktorlara karşı bu kinci ve intikamcı yaklaşımlar, mevcut hukuk düzeninin hekim aleyhtarı yapısı ile birleşince ortaya inanılması güç bir dehşet tablosu çıkmaktadır. Hapis ve astronomik para cezaları birbirini izlemektedir. Velhasıl, bugünkü sağlık ortamının yasal perspektifini de generalin aynı söz kalıbına oturtarak dememiz gerekir ki: “Hukuki gelişme sosyal gelişmeyi aştı.”… Hem de bayağı aştı.
 
Nitekim konuşmalarımızda önceden pek geçmeyen cümleleri oldukça sık kullanır ve duyar olduk: “Savcı beni çağırtmış.”, “Müfettiş savunmamı aldı.”, “Yarın mahkemem var.”,  “Karakola ifade vermeye gidiyorum.”, “Avukatla görüşmeden geliyorum.”, “Bana dava açmışlar ama sebebini anlayamadım.” mukabilinden sözler sıradanlaştı.  Hâlbuki eskiden bir hekimin bu durumlara düşmesi ne kadar nadiren rastlanan bir durumdu. Yakın bir gelecekte, dava tehdidine maruz kalmamış hekim bulmak neredeyse imkânsız hale gelecek. Hakkında bizim kadar dava açılan başka bir meslek grubu var mıdır bilmiyorum. Sanki ciddi bir suç şebekesinin azılı elemanlarına dönüştük. Hekimlik bütün meslekler içinde adeta en tehlikeli meslek grubu haline geldi. Düşünün ki yasayla kendini sigortalamak zorunda bırakılan başka bir meslek grubu yok. Bizim güzel ve zor mesleğimiz, bilgeliğin cahilliğe, sevgi saygının hoyratlık ve değerbilmezliğe yenildiği bir ortamın kurbanı olmuş gibi… Artık mesleğin cilveleri yanında, hukukun cilvelerini de hesaba katmadan adım atmanın mümkün olmadığı bir yolun yolcusu durumunda buluverdik kendimizi...

 
Biz kumar oynamıyoruz ki, hasta bakıyoruz, ameliyat yapıyoruz. Üstelik kumarda kazanma ihtimali de vardır, hâlbuki hasta bakarken bizim kazanacağımız bir şey de kalmadı artık… Ne takdir, ne övgü ne de para… Sadece kaybetme ihtimali olan bir kumara dönüştü işimiz… Yaşamlarını sürdürebilmek için, yapabilecekleri başka bir şey kalmayıp mecburen bu kumarı oynamak zorunda kalan insanlardan ne düzeyde hizmet beklenebilir ki? Oluşan bu sosyal ve hukuki ortam, ister istemez hekimleri çekingen ve hatta korkak hale getirmiştir. Türkiye’deki 100.000’in üzerindeki hekimin hemen hemen hepsine bu korkunun, değişik derecelerde de olsa, sirayet ettiğine ve çoğunun mesleklerini bu korkuyu iliklerine kadar hissederek uygulamak mecburiyetinde kaldıklarına inanıyorum.
 
X- Savunma Mekanizmaları (Defansif Tıp Dedikleri)
Üstelik sanıldığı gibi bu ortamın yegâne kurbanları hekimler değildir. Oluşan bu ortamın gerçek kurbanı aslında hekimlerden çok bizatihi toplumun kendisidir. “Avcı avlamak için bin türlü yol biliyorsa, av da kaçmak için bin türlü yol bilir.” özdeyişine uygun olarak hekimlerin kendilerinin hedef olarak alındıklarını hissettikleri anda adeta bir refleks olarak savunma mekanizmaları geliştirmekten başka çareleri kalmamıştır. “Defansif Tıp” dedikleri bu olsa gerek. Ne de olsa, etki tepkiyi doğurur.
 
Elbette geliştirilen bu savunma mekanizmalarına tamamıyla ve sadece doktor saldırılarının neden olduğunu söyleyebilecek durumda değilim. Ekonomik boyutu var, eğitim boyutu var, idari boyutu var, hukuki ve sosyal boyutları var. Her biri ayrı bir tartışma konusu… Fakat ilginç olan, doktorların ekonomik olarak kıskaca girme süreçleriyle bu saldırıların bu denli artış gösterme süreçlerinin bu kadar paralellik göstermesidir. Ne olmuştur da daha önceden “huzuruna çıkılan insan” imajından, “suratına yumruk indirmekte hiçbir sakınca görülmeyen insan” imajına bu denli hızlı bir geçiş yapılmıştır.
 
İhtimaldir ki, doktorların ekonomik ve sosyal güç kaybı, hukukun da saldırganlığa üstü kapalı cevaz verir görüntüsü, ilgili ve yetkililerin de bu tip olaylara karşı önlem almada sessiz, isteksiz ve kararsız davranmaları, hatta zaman zaman doktorlar hakkındaki olumsuz konuşmaları, saldırganları cesaretlendirmiş ve pervasızlıklarına (çekinmez, sakınmaz, korkusuz olmalarına) yol açmış olmalıdır. Yazılı ve görsel medyanın her tür tıbbi komplikasyonu doktor hatası haberi olarak, abartarak ve sansasyonel bir şekilde vermesi ve adeta pehlivan tefrikasına dönüştürüp bazen günlerce sürecek şekilde tek yanlı yayınlarını sürdürmesi de insanların doktorlar hakkındaki algılamalarını menfi olarak etkilemektedir.
 
Bütün diğer faktörler bir yana, doktorlara ve sağlık personeline yapılan saldırıların, bu savunma mekanizmalarının ortaya çıkmasının en önemli ve başta gelen nedenlerinden biri olduğu kuşku götürmezdir. Hekimler arasında yapılacak bir anket bu durumu bütün çıplaklığıyla gözler önüne serecektir. Bu kadar şikâyet, bu kadar dava, bu kadar darp… Ne olmuştur? Doktorlar şimdi hastalara daha iyi mi bakmaktadırlar? Doktorluk bir istek ve gönül işidir. Hayatta, isteksiz ve gönülsüz bir doktora muayene ya da ameliyat olmaktan daha moral bozucu çok az şey vardır. Doktorlarla inatlaşarak, kavga ederek çözülebilecek bir sağlık sorunu ve iyi işleyebilecek bir sağlık sistemi tasavvur edebilmek herhalde pek mümkün değildir.
 
İşin en üzücü yanı ise geliştirilen bu savunma mekanizmalarının hem hastalara hem de topluma gizli ve ağır bir maliyet yüklemesidir. Çoğu kimse de bu gizli maliyetin farkında bile değildir. Hâlbuki en tehlikeli maliyet, farkında olunmayan maliyettir.
 
Hasta ile karşılaşma anında, kendini koruma içgüdüsüyle hekimlerin zihinleri gittikçe normal çalışma rotasından sapmaktadır. Korku insan davranışlarını etkiler, normalde yapmayacaklarını yaptırtır. Çoğunu sizlerin de iyi bildiğiniz hekimlerin geliştirdikleri bu savunma mekanizmalarının neler olduğunu tespit etmeye kalkıştığımızda maalesef aşağıdaki hazin tablo ile karşılaşmak hem üzücü hem de düşündürücüdür:

1-Reddetme: Hastayı kabul etmemek için bahaneler bulma: doktor yok, tamirat var, alet çalışmıyor, kuvöz yok, yoğun bakım yok, vs. Zaten bunlar genellikle doğrudur. Ne kadar az hasta ile karşılaşırsan, risk o kadar azalır.

2-Başka yere yönlendirme (Sevk): Orası daha iyi oraya gitsen daha iyi olur. Bak burada alet, edevat, cihaz vs yeterli değil. Bu şekilde hasta oradan oraya dolaştırılıp durur. Hele hele sorunlu, zorlu, acil hastalar, adeta kimsenin dokunmak istemediği elden ele atılan bir yakar top gibidir. Hastaneden hastaneye, o olmazsa, aynı hastanede servisten servise gider gelir, kimse elinde tutmak istemez. Doktorlar arasında anlaşmazlıklara, itiş kakışa neden olur. (Hâlbuki bu hastalardan hiçbir şekilde kendilerine bir zarar gelmeyeceğinden emin olsalar, bu hastaları tedavi etmek için doktorlar sıraya bile girebilirler.) 

3-Hasta Seçme: Sadece sorunsuz, uyumlu, kolay teşhis ve tedavi edilebilir hastaları kabul edip, bunların dışında kalanları reddetme ve sevk etme seçeneklerine yönelme.

4- Her şeyi kabul etme (Kaçış Yok, Mecburi Kabulleniş): Reddedemediniz. Sevk de edemediniz. O zaman yapacak tek bir şey kalıyor: yatırmak! Yatırmaktan kaçınmayınız. En tehlikeli hasta eve yollanan hastadır. Evde veya yolda başına gelebilecek her türlü melanetin sorumlusu sizsiniz, unutmayın. Hele hele yatmak isteyen hastayı yatırmamak bir nevi intihar etmek sayılabilir. Ateş düşürücü verip eve yolladığınız çocuk menenjit, karnı ağrıyan hasta perfore apandisit, başı ağrıyan hasta beyin tümörü, normal dediğiniz gebe ertesi gün missed abortus ya da IUMF (in utero mort fetal) olarak geri gelirse yandığınızın resmidir. Kimseyi (ne hastaları, ne yakınlarını, ne müfettişleri, ne bilirkişileri, ne savcıları ne de hâkimleri), “Tıpta olur böyle şeyler, kafaya takmayın.” falan diyerek ikna edemezsiniz. Hangi hastanın yatırılıp hangisinin yatırılmaması gerektiğini ise %100 isabetle ancak Tanrı bilir, henüz tıp bu ölçüde kalifiye olamamıştır. Bu arada Tanrı olmadığınızı söylememe bilmem lüzum var mı? Bu yüzden yatırmayıp evine yolladığınız her hasta artık sizin için her an patlayabilecek pimi çekilmiş bir bombadır. Yolladığınız sayıda, yollarda gezen, evlerinde oturan binlerce bombanın arasına balıklama dalmış olacaksınız. Er ya da geç bu cüretkâr davranışınızın bedeli, bombalardan sadece biri bile patladığı an yıllarca hapis ve milyarlarca lira para cezası olarak size geri dönecektir. Zaten bunun da bir kez olması yeterlidir, çünkü maddi, manevi, ruhsal, sosyal, ailevi, mesleki, velhasıl aklınıza gelen her açıdan perişan olacağınız için çoğunlukla ikinci bir darbe yemenize gerek kalmayacaktır. Tabii ki bu arada öldürülmemişseniz.

5-Taburcu etmeme: Yatmış hiçbir hastayı, ne kadar iyi olursa olsun, imza almadan sakın taburcu etmeyin. Hastane dışında başına gelebileceklerin sorumlusunun da siz olduğunu unutmayın! Bırakın ne kadar kalırsa kalsın, eninde sonunda illallah diyecek ve kendi çıkmak isteyecektir. İmzayı attırıp hemen çıkarın, fikrini değiştirmeden. Yeni hastaları yatırmak gerekecek, yatak lazım. (Hastanın attığı imza bile sizi ne kadar korur bilemiyorum. Sonuçta hasta imza atsa da, hastalığı taburculuğa uygun olmadığı halde sizi dinlemeyip hastaneyi terk etmişse, muhtemelen yine sırtınıza sorumluluk yüklenecektir. Ne kadar işe yara bilemiyorum ama ayrıca bir tutanak tutmanız da menfaatiniz icabı olabilir.)

6-Her tür tahlili, tetkiki istemek: Tahlil ve tetkik istemenin sınırı yoktur. İnsanlar araştırılmaktan hoşlanırlar ve makinelere inanma eğilimleri, doktorların elleri ve gözleri ile yaptıkları muayenelere inanma eğilimlerinden fazladır. Laboratuar, röntgen, ultrason, BT, MR, vs. İsteyin isteyebildiğiniz kadar. SGK ödemezmiş, sınır aşılırmış, vs. Bunlar sizin sorununuz değil. Başınız derde girdiğinde ne SGK yanınızda olacaktır ne de bir başkası… Unutmayın, başınızı derde sokacak olan istediğiniz değil, istemediğiniz tahliller ve tetkikler olacaktır. Mahkemede “Niye istedin?” diye değil “Niye istemedin?” diye soracaklarını tahmin etmek için fazla zeki olmaya gerek yok herhalde.

7-Her tür konsültasyonu istemek: Ne kadar çok konsültasyon isterseniz o kadar iyidir. Konsültasyon hem teşhis ve tedavi ihtimallerinizi artıracaktır hem de yanlış teşhis ve tedavi durumunda tek hedef olmaktan kurtulmanızı sağlayacaktır. Böylelikle dava açıldığında konsültasyon istediğiniz hekimlerle birlikte ortak avukat tutup masraflarınızı bir miktar azaltmış olursunuz, alacağınız ceza da bölünmüş olur. Hasta ya da yakınları dava değil de dayak, bıçaklama, kurşunlama gibi diğer yolları tercih ederlerse en azından hedef şaşırtmış olursunuz, adamlar kimi vuracaklarına karar verene kadar kaçarsınız.

8-Sık Kontrola Çağırma: Reddedemediğiniz, sevk edemediğiniz ve yatıramadığınız hastaları kısa aralıklarla sık sık kontrola çağırmak riski azaltır. En azından hasta size ilgisiz demez. Hele hele bu sık kontroller, tahlil, tetkik ve konsültasyonlarla zenginleştirilirse riskiniz oldukça azalır.

9-Hastaya Teslim Olmak (Hastanın her istediğini yapmak): Hastanın her istediğini yapacaksınız. İstediği ilacı yazacaksınız. Tahlil, tetkik, röntgen, ultrason, yatış isteği, vs. ne istiyorsa… Şikâyet edilme ihtimaliniz ciddi oranda azalır. Maazallah, hastanın sizden istediği halde yapmadığınız bir işlem, bir tetkik ya da tahlilin, iş işten geçtikten sonra gerekli olduğu anlaşılırsa, yandınız ki ne yandınız!

10-Riskli ameliyatları yapmamak: Riskli ameliyatlarla uğraşmayın. Bir bahane bulun sevk edin. Nasıl olsa bir heveslisi çıkar. Doktorluk gururunuz da incinmesin. Gün kahramanlık günü değil. Hevesinizi ileride bu durumların düzeldiği, doktorlara saygı ve güvenin arttığı güzel günlere (öyle günler olursa!) saklayın. (Bu arada eski günleri anmaktan ve “Hey gidi günler hey” demekten kendimi alamıyorum. Herkes en zor, en büyük ameliyatı yapmak için birbiri ile yarışır, büyük ameliyat yapmanın hazzını ve gururunu duyabilmek, zor vakaların doktoru olabilmek için çırpınırdı. Whipple’ın, Miles’ın, Wertheim’ın müptelaları vardı. Tıbbın sınırlarında dolaşmanın havası başkaydı. Böyle böyle az megaloman(!) yetişmedi. Kuşkusuz hala bu işleri yapan değerli hekimler var. İyi ki varlar, olmasalar ne olurdu? Ama o zamanlar, bu ameliyatları yaparken hiç kimsenin aklına “Hastaya bir şey olursa yakınları beni döver mi ya da dava ederler mi?” diye bir soru gelmezdi. Düşünülen tek şey, işin en iyi şekilde yapılmasıydı.)

11-Korkak ameliyat yapma (Gizli kaçış, Ameliyatı küçülterek yapma, Minimalizasyon): Riskli ameliyat yapmak zorunda kalırsanız mümkün mertebe riskli bölgeleri es geçin. Bir teşekkür bile alamayacağınız zorlu bir kanser ameliyatında 100 tane lenf nodu çıkaracağım, hastaya mümkün olan en uzun sürvi ve en iyi yaşam kalitesini sağlayacağım diye uğraşıp mortalite ve morbiditeyi arttıracağınıza ve yıllarca mahkemelerde ceza ve tazminat davalarıyla uğraşıp çoluk çocuğunuzu zerzebil edeceğinize, 10 lenf nodu ile yetinip, işi tadında bırakmak, sizin açınızdan daha akıllıca bir tercih değil midir? Dediğim gibi, kahramanlığın sırası değil… Zaten ne yaptığınızı kim anlayabilir ki? Beğenmeyen gelsin kendisi yapsın!

12-Hastadan yapamayacağı şeyler istemek: “Zayıfla!”. “BT çektir!”. “Stresten uzak dur!”. “Amerikan Hastanesi’nde şu tahlili yaptırıp geliver.”. “Bundan böyle içki, sigara yok!”. “İlacını dakikası dakikasına tam vaktinde alacaksın, hiç şaşmayacak.”. “Her sabah 1 saat yürü!”. “Hiç kalkmadan yat!”. “Amerika’da bu işi çok iyi yapan bir merkez var, keşke burada olsaydı, hani imkânınız varsa…”. vs. Böylelikle iyileşemediğinde hiç olmazsa “Bak ben sana söylememiş miydim?” ya da “Ne demiştim ben sana, sen kalkmış ne yapmışsın!” veya “Yahu sen de söylediğim, istediğim hiçbir şeyi yapmamışsın, bir de kalkmış iyileşmeyi bekliyorsun.” gibi kendinizi haklı çıkarmada kullanabileceğiniz birkaç argümana sahip olabilirsiniz.

13-Kendini Kötülemek: “Artık gözlerim de pek iyi görmüyor, inşallah ameliyatında bir sorun çıkmaz.”, “Ne? Neee dedin? Duyamıyorum. Bu arada göğsünü aç da bir kalbini dinleyeyim bakayım ne varmış.”, ”Belin mi ağrıyor? Benim belim de beş yıldır ağrıyor, bir çare bulamadım.”. Herhalde o hasta sizi bir daha pek görmek istemeyecektir. Maalesef durum öyle bir hale geldi ki, en iyi hasta, sizinle hiç karşılaşmayan hasta oldu.

14-Psikolojik Mücadele:
a-Tartışmayın: Tartışmaya girdiğiniz anda kaybetmeye mahkûm oldunuz demektir. Dayanmak çok zor ama tartışmaya girmeyin. İnsanlarımız horoz dövüşünü pek severler, siz dövüşen horozlardan biri olmamaya gayret edin. Hep alttan alın.

b-Söylediklerine hep hak verin. Hastalarımız şikayetçi olmayı da çok severler ve kolay kolay memnun olmazlar bilirsiniz. Hastaneniz çok kalabalık. Evet kalabalık. Tuvaletleriniz çok pis. Evet, maalesef pis. (Sanki biz pislettik falan demeyin sakın!) Çok hızlı baktınız, bu kadar kısa muayene mi olur? Evet haklısınız. Sırada beklemekten sıkıldık, ne kadar yavaş bakıyorsunuz. Evet, biraz hızlanayım. Az tahlil istediniz. Doğru. Çok tahlil istediniz. Doğru. Aksi yöndeki bir sözünüz otomatikman bir tartışmanın fitilini ateşleyebilir, hiç gerek yok. Nabza göre şerbet vermeye devam… Artık önemli olan haklı çıkmak değil, sağ salim olabilmek, hayatta kalabilmek!

c- “Nereden Nereye” bölümünde söz ettiğim gibi, saygısızca algıladığınız hareketleri görmezden gelin, sinirlerinizi sağlam tutun. Alışamamış olsanız da alışmış gibi davranın, ne yapacaksınız, hangi biriyle mücadele edeceksiniz? En iyisi bu tip davranışları görmezden gelmek, elden geldiğince aldırmamak, yok farz etmek, üstünde durmamak, kafaya takmamak, düşünmemek… Yapacak başka bir şey yok… Neticede bu da bir mücadele.

d-Her zaman olabilecek en kötü sonucu en başta söyleyin, böylelikle gerçekten en kötü sonuç gelişirse, en azından daha hazırlıklı olurlar. Her ameliyatın ölümle sonuçlanabileceğini, her ilacın hiç tahmin edilemeyecek yan etkileri olduğunu, vs söylemekten çekinmeyin. Belki de başta acımasızca ve abartarak söylenmiş gibi gözüken bu tip sözler, kötü olaylar gerçekleştiğinde sizi bir ölçüde de olsa rahatlatabilecektir.

e-Sizi şikayet etmek istediğinde engellemeye çalışmayın, bırakın şikayet etsin. Şikâyet etmesi ile belki biraz yatışır, aksi halde daha zararlı tepkilere girişebilir.

f-Mümkün olduğu kadar az konuşun, daha çok dinleyin. Gelen hastaların çoğu sizi dinlemek için değil, kendi dertlerini anlatmak için gelmişlerdir. Konuşan insan rahatlar, rahatlayan insan fevri ve incitici hareketlerden nisbeten uzaklaşır. Ayrıca fazla konuşursanız, sözlerinizden olmayacak anlamlar çıkarabilir.

 g-Kendinizi, durumunuzu, koşullarınızı falan anlatmaya çalışmayın. Kimsenin ilgilendiği yok. Boşuna zaman kaybı, sinir sistemi yıpranması… Hâlbuki sinirlerinizin çelik gibi sağlam olması gerekir.

* * *

Herkes, her zaman bütün bunları yapıyor demek elbette ki mümkün değil. Ama hemen hemen herkes, zaman zaman, bunların bazılarını yapıyor desek, herhalde yanlış bir söz etmiş olmayız. Ama bu savunma mekanizmalarının hiçbiri sizi tam olarak koruyamaz. Ne yaparsanız yapın yüzde yüz koruma sağlamak imkânsızdır. Bu tedbirler bir ölçüde riski azaltabilir o kadar…
 
Bunlar hekimliğe sığar mı? Sığmaz! Yakışır mı? Yakışmaz! Etik mi? Değil! Hekimliğin yüzyıllardır süren ciddiyetine, vakarına, ilkelerine uygun mudur? Tabii ki değildir! Peki, hekimlere yapılanlar insanlığa sığar mı? Yakışık alıyor mu? Akla, mantığa, vicdana, insanlığa uyuyor mu? Etik mi? (Unutmayın, sadece doktorların uyması gereken etik kurallar yoktur, ondan önce her insanın uyması gereken etik kurallar vardır. En birinci etik kural da herhalde “Sağlığın için uğraşan, ter döken insana kötü söz söylememek, el kaldırmamak ve saygı göstermek” olmalıdır. Bir kez bu kural ihlal edildi mi arkasından artık ne etik kalır ne de ahlak.) Kimyada hatırlarsınız, NKA veya NŞA (Normal Koşullar -Şartlar- Altında) diye bir tanım vardır. Bahsedilen her tür olay, denklem, deney, reaksiyon vs. NKA olunduğu, yani sıcaklığın 0 derece ve basıncın 1 atmosfer olduğu bir ortamda gerçekleştiği takdirde her zaman belirtilen sonucu vereceği anlamına gelir. Eğer NKA değilseniz, işlem beklendiği gibi değil, farklı sonuçlar verecek bir şekilde gelişir. Hekimliğin etik kuralları da, bilimsel kurallarına azami uyum da NKA’da geçerlidir. Yukarılarda birçok örneğini verdiğimiz akıl almaz saldırganlık olaylarının gerçekleştiği ortamın, NKA olduğu ileri sürülebilir mi?
 
XI- Maliyet
Sonra da anlamaya çalışıyoruz: Niçin bu kadar çok gerekli gereksiz tahlil, tetkik isteniyor, niçin bol bol ilaç yazılıyor diye… Tetkikler sınırlanarak, reçeteler kısıtlanarak bu israf önlenmeye çalışılıyor. Kuvöz sayısı, nüfus artış hızından çok daha hızlı bir şekilde arttığı halde niçin kuvöz bulmanın gittikçe zorlaştığını, ne kadar kuvöz alınırsa alınsın neden bir türlü yeterli gelmediğini anlamıyoruz. Hastanelere hasta başvuruları artıyor, artışı durduramıyoruz. Ayaktan tedavi edilebilecek hastalar yatırılıyor, yatan kolay kolay çıkmıyor, yatak sıkıntısı ortaya çıkıyor. Gazeteler, televizyonlar, oradan oraya sevk edilirken zarar gören hasta haberleri ile doluyor, kızıyoruz, kınıyoruz, soruşturuyoruz, ama anlamıyoruz, anlamadığımız için de çözemiyoruz, çözemediğimiz için de bu olaylar sürekli tekrarlıyor. Doktorları zorlayarak çözüm arama, suyu avuçlarında tutmaya çalışmak gibi sonuç vermiyor. Nasıl ki su bir yol bulup parmaklar arasından akıp gidiyor, her zorlama da yeni bir kaçış kapısının açılmasına yol açıyor. Kanunlar, yönetmelikler sürekli değişiyor ama sonuçlar değişmiyor.
 
Şimdi muhasebe yapıp toplam maliyeti çıkarmaya çalışalım:
1-Yetersiz, korkak ameliyatlar, girişimler, muayeneler nedeniyle kalitesi düşük sağlık hizmeti. Bu nedenle de sürekli yeni muayenelere, girişimlere, ameliyatlara ve tedavilere gerek duyulması.
2-Gereksiz tahlil, tetkik ve incelemeler nedeniyle hem malzeme kaybı hem de hastaların ve sağlık personelinin zaman ve emek kaybı.
3-Gereksiz ilaç yazımı sonucu hem boşu boşuna ilaç israfı, hem de hastaların gereksiz ilaçları kullanması.
4-Reddetme, sevk etme, gereksiz yere sık kontrola çağırma ya da gereksiz konsültasyonlar nedeniyle en başta hastaların, daha sonra da sağlık personelinin lüzumsuz zaman ve emek kaybı.
5-Gereksiz yere yatırma, taburcu etmekten korkma gibi nedenlerle yatakların fuzuli işgali ve gerçekten ihtiyacı olanlara yatakların ve personelin yetmemesi. Bu yüzden yatak sayısı ve personel ne kadar artırılırsa artırılsın bir türlü yeterli hale gelememesi.
6-Yan sanayide lüzumsuz iş yükü artışı:
      a-Reddettiğiniz, sevk ettiğiniz hastaların kullandıkları taşıtlar, ambülanslar, taksiler, benzinleri, şoförleri, trafiğe olan katkıları, vs.
      b-Hastaneyi ve personeli korumak için gittikçe daha fazla koruma elemanına ihtiyaç duyulması.
      c-Gittikçe artan yerli yersiz davalarla uğraşmak zorunda kalan mahkemeler, hakimler, savcılar, avukatlar, bilirkişiler, müfettişler, yüksek sağlık şurası, tabip odaları, telefon konuşmaları, yazışmalar, çizişmeler, evrakların getirilmesi, götürülmesi, vs.
7-Ekonomik Kayıp: Olması gerektiği şekilde yapılmayan bütün bu işler için normal gerekenin kim bilir kaç katı harcamalar yapılması. Devletin ve milletin boşa harcanan parası. Muhtemelen devasa bir maddi kayıp. Yazık değil mi? Sorumlu kim?
Anlayacağınız bir kör dövüşüdür sürüp gidiyor.
 
 
XII- Son Söz
 
Bütün boyutlarıyla pek farkına varılmadığı inancında olduğum bu acı maddi ve manevi maliyet tablosu gerçekten düşündürücü ve üzücüdür. Yer yer dramatize ederek ve trajikomik bir şekilde anlatmış olsam da, olayların mahiyeti (niteliği, vasfı) ve sonuçları herkesin malumudur. Herkesin zararına olan bu durumu değiştirmenin biricik yolu, bu duruma yol açan sebeplerin ortadan kaldırılmasıdır. Bu ise maalesef ha deyince yapılabilecek bir iş olmadığı gibi, tam aksine uzun bir süreç ve ciddi çalışmalar gerektirecek gibi görünmektedir. Fakat zaman geçmekte ve hem bireysel olarak bu ortamın acı sonuçlarına katlanmak zorunda kalan insanların (hekim ve hasta olarak) sayıları artmakta hem de toplumsal maliyet gittikçe dayanılmaz bir hal almaktadır.
 
Benim bu yazıyı yazdığım süre içerisinde ki yaklaşık bir ayımı aldı, birçok yeni olay meydana geldi, saldırılar dur durak bilmedi ve ben bazı olayları yazıma dâhil etmek için yazıyı sürekli değiştirmek zorunda kaldım. İhtimaldir ki eğer bu yazıyı bir ay sonraya yazsam kim bilir ve maalesef daha ne örnekler çıkacaktı ve muhtemelen biraz daha değişik bir yazı olacaktı. Ama umarım yanılıyorumdur ve temenni ediyorum bundan böyle hiçbir yeni olay olmaz.
 
Değerli Meslektaşlarım, doktorlara olan saldırılar üzerine yazılmış bu uzun deneme yazısını okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir çeşit sohbet, dertleşme yazısıydı. Bu konuda benim yapabileceğim bir katkı olabilir mi kaygısı bana bu yazıyı yazdırdı. Elimden gelen başka bir şey de olmadığı için de yazarak bir katkım olsun istedim. Her yazı, hem biraz eksik hem biraz fazladır. İçinde katıldığınız, katılmadığınız, karşı çıktığınız ve eksik bulduğunuz görüşler muhakkak ki vardır. Ama herhalde herkes kabul eder ki bulunduğumuz durum pek de normal bir durum değildir. Hekimini korkutan, bu hallere düşüren bir toplum, kendi bindiği dalı kesiyor demektir.
 
Yazımı bir Anadolu özdeyişini modifiye ederek bitirmek istiyorum. “Kusursuz yar arayan yarsız kalır.” derler. Ben de halkın binlerce yıllık sağduyusundan süzülüp gelmiş bu şahane özdeyişin verdiği esin ile diyorum ki: “Kusursuz (hatasız) doktor arayan, doktorsuz kalır.”

 
Son sözüm bu olsun. Ama yazımı umutsuz bitirmek istemiyorum. Bu kadar güzel bir sözü yaratan bir halkın sağduyusunun, eninde sonunda harekete geçeceğine ve doktorsuz kalmayacağına inanıyorum.
 
Hiç kimseden korkmadan, çekinmeden ve başka hiçbir şey düşünmeden, sadece tıbbın gereklerine göre yapılacak hekimlik özlemiyle…
 
Hepinize sevgi ve saygılarımla
 
Dr. Semih Hızıroğlu
 
Not: Yazımı, hastalarından zarar gören bütün meslektaşlarıma ithaf ediyorum.
 

Doktorlar, Generallerden daha fazla tahsil yapıyorlar.. Onlar öldürme bizler yaşatma eğitimi alıyoruz.. Bizler görünmeyen mikroplarla, onlar görünenlerle mücadele ediyorlar.. ÖZLÜK haklarına bakarsanız uçurumları fark edersiniz...

Serbest çalışan AVUKAT a neden "ya yazıhane ya da Adliye" denmiyor? Onlar da bürolarında danışmanlık yapsınlar... Serbest çalışan Doktorlara da tıpkı Avukatlarda olduğu gibi hak verilmelidir... Onlar serbest çalıştıkları yazıhanede aldıkları davayı nasıl Adliyede takip edebiliyorlarsa, Doktorlar da muayenehanesinde gördüğü hastayı Hastanede takip edebilmeli ve reçetesi eczanelerce karşılanmalıdır. Adalet Bakanı "Hukukçuların maaşı ...... kadar olmalıdır " diyor mu ?

Adliyede maaşlı Hakimler varken neden vatandaşın hakkı zamanında teslim edilmiyor? Neden vatandaş özel avukatlık bürolarına gitmek zorunda bırakılıyor? Gecen sene on binlerce dosya zaman aşımına uğramış..! Bu rezaletin hesabi neden sorulmadı? Hakim ve Savcılar da tıpkı dr.lar gibi Ct.- Pzr. - Bayram tatilleri ve gece nöbet mesaisi yaparak çalıştırılsaydı bu rezaletler yaşanmazdı..

Maliyenin onbinlerce vergi uzmanı vs. si var … Neden vatandaşın vergisini hesaplayıp almıyorlar? Vatandaşı özel muhasebeciye gönderiyorlar... REZALET. Mevzuat sadeleştirilirse vatandaşın parası cebinde kalır…

Belediyelerin hepsinde İnşaat Mühendisleri var... Hiçbiri vatandaşın basit projesini çizmez.. Vatandaş serbest çalışan mühendise 10-15 milyar para ödemek zorunda bırakılır.... Gelişmiş ülkelerde Belediyeler örnek projeler hazırlıyor vatandaşın önüne koyuyor... Beğendiğinin fotokopisini onaylayıp vatandaşa veriyor... Ülkemizde ise…

"Öğretmen açığı var.! " deniyor... YALAN... Öğretmene yarim gün mesai yaptırırsanız tabii ki açık kapanmaz… Üniversiteyi kazanamayan öğretmeni suçluyor mu, mahkemeye veriyor mu? "ÇALIŞSAYDI" deniyor... Biz de "HASTALANMASAYDI sağlığını korusaydı …." diyelim…

Gelişmiş medeni ülkelerde özel muayenehaneler vardır. Vatandaş Dr.a para vermez.. Doktor alacağını vatandaşın sigorta şirketinden alır.. Her şey özelleşirken sağlığı MERKEZİ- DİKTACI - DEVLETÇİ SİSTEME sokmayınız.. Alın size ALMANYA SAĞLIK SİSTEMİ.. Devletçi sistemlerde kalite yoktur…. İşte Sümerbank iste VAKKO... İşte Devletin eski Petlas' ı, iste Michelin… İşte Alman BMW si, işte doğu bloğu ZASTAVA sı…

Adliyeyi Hakimler, okulları Öğretmenler,emniyeti Polisler,orduyu Askerler idare ettiği gibi hastaneleri de Doktorlar idare eder… Her secimde değişen mahalli siyaset yağcılarına ulufe dağıtılmamalıdır... Lütfen trajikomik durumlara sebebiyet vermeyelim...

Saygılar.

Uz. Dr. Adnan Öbek

 

Bir hekim olarak içimi dökmek istedim...

Anlamadınız bizi. Anlamak istemediniz. Bizim de sizin gibi, sizin çocuklarınız gibi bir anne babanın evladı olduğumuzu unuttunuz, ya da unutmak istediniz. Biz ki, en temiz ideallerle ve en büyük umutlarla atılmıştık bu mesleğe. Yıllarımızı adamış, yaşıtlarımız hayatlarının en güzel yıllarının tadını çıkarırken uykusuz geceler boyu ders çalışmış, nöbet tutmuş, hastanelerde hemşire, sekreter, personel açığını doldurmuştuk. Bunlara katlamıştık, çünkü sanıyorduk ki, sonunda mesleklerin en kutsalını yapacak, hayallerimize kavuşacaktık.

Sonunda beklediğimiz mezuniyet günü gelip çattığında ve ülkemin deyim yerindeyse "Allah'ın bile unuttuğu" yerlerine atandığımızda yine de yüreğimizde o tatlı heyecan, görevimizi en başarılı şekilde yerine getirmeye yemin ederek başladık mesleğimizi icra etmeye. İşte ilk hayalkırıklığı o zaman geldi. Devlet beni hekimlik yapmaya göndermişti ama ne yazık ki beraberinde mesleğimi icra etmem için gerekli şeyleri yollamayı unutmuştu!

Yıllarca elimizde en basit kan tahlilini bile yapma imkanı olmadan, gözleri devlet tarafından memleketlerine doktor gönderilerek boyanmış insanlara sağlık hizmeti vermeye çalıştık. Ama her geçen gün içimizde bir şeyler ölüyordu. Hayal ettiğimiz doktorluk bu muydu? Hayır, olamazdı.

Bu hayal kırıklığı biraz olsun hafifler diye umarak, son bir umutla dünyadaki en zor sınavlardan biri olarak kabul edilen Tıpta Uzmanlık Sınavı'na girmemiz bu yüzdendi. Belki uzman doktor olursak, hayal ettiğimiz hekimlik mesleğini yaşarız diye umduk. Sınavı kazanıp da asistanlı sürecine başlayınca işlerin daha da kötüleşeceğini düşünemedik. İlk önce kendi meslektaşlarımızın bize ihanet edeceğini, "biz çektik, onlar da çeksin" mantığıyla bize gereksiz yere işkence edeceklerini önceden kestiremedik. Sözde bizlere eğitim vermekle yükümlü bu meslektaşlarımız bunu yapmadıkları gibi, kendi iş yüklerini bizlere yıkarak zaten ağır olan iş yükümüzü daha da artırdılar. Sesimizi çıkaramadık, çünkü uzman doktor olacaksak eğer, bunlara katlanmak zorundaydık.

Sonunda beklediğimiz an gelmiş, her ne kadar gerekli eğitimi alamamış olamasak da, bir şekilde uzman olmuştuk. Ama hayallerimizin ikinci ve onarılamaz şekilde yıkılışı da çok geçmeden gerçekleşecek, yeni mezun bir pratisyen hekim olarak yaşadıklarımız tekerrür edecekti. Hem de bu defa bunun hayatımız boyunca bu şekilde süreceğini kabullenmek zorundaydık. Polikliniklerde, acil servislerde haksız yere hakaretler işitecek, hatta dayak yiyecek, kokuşmuş sağlık sisteminden kaynaklanan sorunlar hep bizim üzerimize yüklenecek, gözü boyanmış halkım bizlere karşı kışkırtılmaya devam edecek ve bizler, yani sizler gibi bir anne babanın evladı olan, bir zamanlar hayalleri olan doktorlar, hayatımızın sonuna yavaş yavaş yaklaşmaktayken, yaşama sevincimizi gün be gün kaybederek yıllarımızı tüketmeye devam edecektik. Kaderimiz miydi bu? Bunu hak etmek için ne yapmıştık?

Bir gün bizi anlamanız dileğiyle...

Dr. Pelin D.

http://www.medimagazin.com.tr/ana-sayfa/okuyucudan/tr-bir-hekim-olarak-icimi-dokme-istedim-1-79-36107.html

Doktor için Sonun Başlangıcı : Tekelleşme !

04 Mart 2011 Cuma 09:57

Tekelcilik bir suçtur ve Tekelciliğin engellenmesi ekonomik sistemimizde devletin görevidir!

Hekim Hakları ?

 

Tekelleşme , bir kurum ya da kişi tarafından bir sektörün tamamının ya da tamamına yakınının ele geçirilip, serbest piyasa kuralları ihlal edilerek, kendi çıkarları doğrultusunda insanların çaresiz ve kendine muhtaç bırakılarak mağdur edilmesidir.

Tekelcilik bir suçtur. Tekelciliğin engellenmesi bizim ekonomik sistemimizde devletin görevidir!

 

Kısa süre öncesine kadar doktorların kazançları, avukatlarda, mimarlarda, sanatçılarda ve binlerce diğer meslekte olduğu gibi piyasa şartlarına göre arz talep dengesine göre belirlenmekteydi. Doktorlar;En azından MECBURİ HİZMETler sonrası;
1-Devlet hastaneleri
2-SSK hastaneleri
3-Özel Hastaneler
4-Kendi Muayenehaneleri
5-Belediye hastaneleri gibi bir çok kurumda çalışabilmekteydi ve arz talep dengesi ile hak ettiği ücreti alabilmekteydi.

Sonra büyük sağlık sigortaları SGK adı altında birleştirildi , SSK ve Devlet hastaneleri birleştirildi, özel hastanelerde SGK ödemesi altına alınarak onlarda bir anlamda devletleştirildi, ( Günümüzde özel hastanelerden tedavi hizmeti alanların %95 ‘ inden fazlası SGK karnesi ile hizmet almaktadır.). Özel muayenehaneler kapattırıldı, hatta mahkeme kararı ile doktorların muayenehane açma haklarını tekrar elde etmesine rağmen alelacele yayınlanan yönetmelik ve tebliğlerle muayenehane kapılarının 110 cm olması gerekir , gibi ucube şartlar getirilerek muayenehane açmak fiilen imkansız hale getirildi.(Not: yeni yapılan modern yataklı devlet hastanelerinin bile kapıları 110 cm değil). Sektör hızla tek patronun emrine girmeye başladı.
Artık doktorun kamu hastanesinden memnun olmazsam özele geçerim ya da serbest çalışırım diye bir kozu yoktur. İster özelde olalım ister devlette olalım bizim emeğimizin bedelini SGK tayin etmektedir. İşte tekel budur.
Unutma ki artık devlet hastanesinde de çalışsan, özelde de çalışsan, üniversitede de çalışsan SGK-Bakanlık tekelinin kulusun!
Sağlıkta tekelleşme % 90-95 mertebesinde tamamlanmıştır. Bundan sonra uzman doktorlar başta olmak üzere tüm doktorlar serbest piyasa şartlarında değil, SGK-Bakanlık tekeli altında çalışmak zorunda bırakılmıştır. Artık hiçbir doktor SGK nın insafsız fiyat indirmelerinden bana ne ! diyemez. Kamuda da özelde de hızla ücretler düşürülmektedir.

Bir örnek vereyim, 2002 yılında bir koroner angiyografi yaklaşık 1000 TL iken, 2009 yılında 460 TL ye düşürülmüş, 2010 yılında 250 TL ye indirilmek istenmiş fakat angiyografi ünitelerinin batacağı anlaşılınca 460 TL de kalmasına izin verilmiştir.

Sekiz yıl boyunca yaşanan kümülatif % 90- %100 enflasyonda göz önüne alındığında durumun vahameti daha iyi anlaşılmaktadır.

Bu insafsız fiyat kırmalarda hem kamudaki hem de özeldeki tüm meslektaşlarımız direkt etkilenmektedir.
 

Azalan ücretler doktorun emeğinden çalınmıştır !

Doktor aynı ücreti alabilmek için daha çok çalışmak zorunda bırakılmıştır !

Bu uygulama sadece kardiyolojide değil tüm dahili ve cerrahi branş uygulamalarında olmuştur. 700-800 TL lik operasyonlar 150-200 TL ye düşürülmüş, doktorlar 2-3 TL ye hasta muayene eder hale getirilmiştir. (Günümüzde garsonlar dahi bahşiş olarak daha fazlasını beklemektedir.)

Devlet hastanelerinde eskiden 16000-18000 performans puanı ile alınabilen ücretler artık 35000-40000 puanla alınabildiği için meslektaşlarımız insan üstü bir performansla çalışmak zorunda bırakılmıştır. Bunlar Tekelleşmenin kısa dönem sonuçlarıdır.
 

Günümüzde doktor hak ettiğine değil SGK-Bakanlık tekelinin lütfettiğine razı olmak zorundadır!
 

Özel hastanelerde çalışan meslektaşlarımız eskiden anlaştıkları fiks ücretin kat kat üstünde ücret alabilmekteyken günümüzde SGK-Bakanlık tekelinin tıp hizmetinin fiyatlarını piyasa değerinin kat ve kat altına indirmesi nedeniyle fiks ücreti bile geçememektedir. Maaşları hızla düşmektedir. Yada enflasyon karşısında erimeye bırakılmaktadır.
 

Unutma ki artık devlet hastanesinde de çalışsan, özelde de çalışsan, üniversitede de çalışsan SGK-Bakanlık tekelinin kulusun !
 

Bir uzman doktor 2 kere Türkiye derecesi yaparak ve 25 yıl eğitim alarak mesleğini elde etmektedir !

Elbette ki bu kadar kalifiye ve seçilmiş insan gurubu hangi meslekte-hangi sektörde olursa olsun iyi ücretleri hak etmektedir. Doktorlar da doğal olarak kısadan ve kolaylıkla elde edilebilen çoğu mesleklere göre daha fazla para kazanması doğaldır, adaletin gereğidir. SGK-Bakanlık tekeli sonun başlangıcı olmuştur. Türkiye ekonomisi güçlenirken, milli gelir 2500 dolardan 10000 küsür dolara yükselirken, doktorun geliri özellikle uzman doktorun geliri yer yer yarıya, yer yer beşte birine indirilmiştir.
Özel hastaneler doktor istihdam etmek istemektedir fakat SGK-Bakanlık, sağlık sektöründe oluşturduğu tekelin haksız gücünü kullanarak doktorun özelde istihdamını bile engellemektedir.

Özel hastanelerin kadro sayısına bile müdahale etmektedir. Bu haksız ve izansız uygulamaya hiçbir özel hastane karşı çıkamamaktadır çünkü kimse piyasanın tek patronuna karşı çıkacak kadar cesur olamaz.
 

Sonuç olarak kamuda olsun özelde olsun artık doktorun tek sorunu SGK-Bakanlık tekelidir. Diğer sorunlarımızın hepsi talidir. Eğer bu sorun çözülmezse bu Tekelleşme engellenmezse doktorların mesleklerinin piyasa değerinin 10 ‘da birine çalışmaları çok yakındır.

Devlet nasıl ki fırınlardaki ekmeği gasp edip vatandaşlara dağıtamıyorsa, doktorların da emeğini gasp edemez.

Elbette ki devlet vatandaşın sağlık hizmetini temin edecektir, ama bu herkese uygulanan liberal ekonomik kurallarla olmalıdır. Herkese liberalizm, doktora komünizm ! diye bir yaklaşım kesinlikle kabul edilemez.
 

Eğer bu tekel kırılamazsa kaloriferli evde oturmak, hususi otomobile binmek, çocuklarımızı okutmak gibi en doğal ihtiyaçlarımızı bile terk etmek zorunda kalacağız. Tekelcilik suçtur ve bu suçun devlet tarafından işleniyor olması onu suç olmaktan çıkarmaz!

Tüm doktor kuruluşları, uzmanlık dernekleri, sendikalar, özeldeki ya da kamudaki tüm doktorlar ayrıntılar ile uğraşmayı bırakıp bu gerçek sorunumuzun farkına varmalı ve her kademede gerekli Hukuki mücadeleyi vererek bu SGK tekeli kırılmalıdır.
 

Saygıdeğer bir doktorumuzun haykırışını sizlerle paylaşmak istedim , saygılarımla.

Av.Bülent Özer

 

http://www.saglikaktuel.com/yazi/doktor-icin-sonun-baslangici-tekellesme--6454.htm

 

 

Meslek dışındakiler bile anlamış ama....((

not: gecen seneki ilac harcamalari 15 milyar olmus, eski parayla 15 katrilyon..... acaba niye?

ODTܒden bir öğrenci yazmış

Date: Sat, 25 Feb 2012 14:27:02 +0200

Subject: Ekşisözlük'de okudum, bakın ne güzel anlatmış adam.

malpraktis <http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=malpraktis> denen bişey var, performans sistemi var, bi de bu eklenince tüy de dikilmiş oldu.

öncelikle, bazıları şunu hala anlayamamış; her doktor para kazanmak için doktorluk yapmaz ama para kazanmadan da hiç bir doktor doktorluk yapamaz.

malpraktis, yanlış uygulama demek. hastaya yanlış tedavi yaptığın zaman götünden kanı alıyolar. alsınlar tabi.
misal ben yanlış tedavi yaptığım için 200.000 tl ceza ödüyorsam ve malpraktis oranı aşağı yukarı 10.000 hastada birse, bana önce hasta başı, 200.000 bölü 10.000 eşittir 20 tl'den çok para versinler, sonra hata yaptığımda çatır çatır alsınlar parayı.
Allah değilim, mutlaka hata yapıcam. bi mühendisten, öğretmenden, memurdan %0 hata beklemiyorsan, benden de bekleyemezsin. ama senin işin insan sağlığıyla ilgili diyorsan ve binde bir hatta onbinde bir bile olsa hata yaptığım taktirde hesabını soracaksan, karşılığını da vereceksin. 10.000'de 1 hatamda tonla paramı alıyosan, 9999 doğru kararımda da hatamı telafi edebileceğim parayı vereceksin. kara kaşım kara gözüm için değil. bildiğin matematik gereği. vermezsen doktorluktan para kazanamam, doktorluk yapamam, doktorsuz kalırsın. ya da hatamı gizlerim, gerekli gereksiz bin tane film çektirip, bin tane tahlil yaptırıp kendimi garantiye alırım. sen de, sağlık sisteminin harcamaları neden bu kadar çok, tomografi için neden 1 ay sonraya gün verdiler diye düşünür durursun.

performans sistemi de doktorun yaptığı iş oranında ödeme alması demek. öyle anlatıyolar ama aslında durum öyle değil. iki farklı hastanede, aynı işi yapıp, aynı sayıda hasta bakan, birbirinin tıpa tıp aynı iki doktordan biri performanstan 3000 tl alırken diğeri 300 tl alabiliyor. neden? çünkü,
"döner sermayeden aldığın pay = (hastanenin o ayki geliri - hastanenin o ayki gideri) x senin performans puanın / hastanedeki herkesin toplam performans puanı" gibi bişey.

anlamadıysan, hastanenin gideri artarsa performans gelirin düşüyor. yolsuzlukla, otla bokla hastanenin giderleri artınca ben emeğimin karşılığını alamıyorum. diyelim ki hiç yolsuzluk yok, puanımın karşılığını tam olarak alıcam, o zaman da sorun çözülmüyor. para kazanabilmem için çok hasta bakmam, çok tahlil, çok film istemem, çok girişimsel işlem yapmam lazım. zaten malpraktis yüzünden götüm tutuşmuş durumda, poliklinikte 5 dk'da doğru dürüst tanı koyma riskine girmiyorum, yazıyorum tahlili, istiyorum filmi, bugün git 1 ay sonra filmin çıkınca gel diyorum. film ve tahlilden ayrı puan, muayeneden ayrı puan alıyorum, 1
muayene puanı da 1 ay sonra film çıkınca alıyorum. senin tanın gecikiyor, işin uzuyor ama ben kendimi garantiye alıyorum. bu arada da daha çok para kazanıyorum. netice de Allah değilim demiştik. her hastaya 1 saat ayırsam bile hata yapacakken, o günkü kırkıncı hastamda kendi yargılarıma güvenme riskine girmiyorum. çünkü, hastane bahçesinde avukatlar müşteri ararken, kazandığım üç kuruşu malpraktis davasında tazminat olarak ödersem, doktorluktan para kazanamam, doktorluk yapamam, doktorsuz kalırsın.

şimdiye kadar iyi şeyler olarak gördüğün malpraktis ve performans uygulamalarının seni ya doktorsuz bırakacağını ya da kötü sağlık hizmeti almana neden olacağını, suçlunun da doktorluk yapmamakla kötü de olsa doktorluk yapmak arasında kalan doktor olmadığını anlamışsındır heralde. ben doktor olsam öyle yapmaz böyle yapardım dediğin mantıklı bi önerin varsa yaz, okuyalım, öyle yapalım.

hastanın doktora puan vermesi sistemi, teknik bilgisi konusunda değil de nezaketi, temizliği, ilgisi vs için puan vermesi, bu sayede daha saygılı, ilgili, titiz doktorların ödüllendirilmesi; asık suratlı, hastaya "sen"
diye hitap eden, emir kipiyle konuşan doktorların cezalandırılmasını amaçlıyor. aslında öyle değil ama öyle olsun. düşün şimdi, ben poliklinikteyim, sen de hastamsın. göğsünün sol tarafında ağrın var. benim
sana bakmam için 5 dakikam var. içeri girdin, buyrun neyiniz vardı dedim. göğsümün sol tarafında ağrı oluyor dedin. buna sebep olabilecek nerden baksam 30 tane hastalık var. benim bunları elemem lazım. sırayla sorucam:
ağrı tam olarak nerede, belli bir noktada mı yoksa yayılıyor mu, batar gibi mi yoksa sıkıştırır gibi mi, ne zamandır ağrı var, aniden mi başladı yoksa hafif başlayıp giderek arttı mı, bütün gün mü devam ediyor yoksa ara ara gelip gidiyor mu, kolunu hareket ettirince göğsünde ağrı oluyor mu, nefes darlığı var mı, öksürük var mı, öksürünce daha çok ağrıyor mu, balgam var mı, balgam varsa kanlı mı, ne renk, kıvamı nasıl, yürüyünce, merdiven çıkınca ağrı değişiyor mu, baş dönmesi, bayılma oluyor mu, çarpıntı var mı,
gece kaç yastıkla yatıyorsun, geceleri nefes darlığıyla uyanıyor musun?
sorulacak şeyler daha bitmedi ama sen anladın olayı. ben bunları makina gibi hızlı hızlı söylesem sen de hiç lafı dolandırmadan, kısa ve net cevaplar versen bile 5 dakika dolmuş oluyor. daha muayene etmedim, eski hastalıklarını, kullandığın ilaçları, geçirdiğin ameliyatları, alerjilerini, ailede benzer sıkıntısı olanların olup olmadığını sormadım.
bu arada sıradaki hasta kapıyı açıp kafayı uzattı bile. daha ne kadar beklicem diye soruyor. bu şekilde günde 20 tane hasta bile bakamam ama bazı günler 100 tane hasta bakmam gerekiyor.

o yüzden napıyorum? hayati tehlike oluşturabilecek hastalıkları 2 dakikada 3-5 soruyla eliyorum. 1 dakikada ciğerlerini ve kalbini dinlemekten ibaret bi muayene yapıyorum, 1 dakika içerisinde en iyi tahminime göre ilacını yazıp tomografi ve kan tahlillerini istiyorum, bilgileri bilgisayara giriyorum ve tomografi sonucuyla tekrar gelmek üzere seni yolluyorum. senin tanın gecikiyor, yanlış tedavi alma olasılığın artıyor, defalarca hastaneye gitmen gerekiyor.

buna not verme sistemini de ekle. bi doktor bu durumda ne yapar? çoğu doktor bi bok yapmaz. eskiden ne yapıyorsa şimdi de aynısını yapar. elinden geldiğince hızlıca tanı koyup, tedaviyi yazıp, tahlili, filmi ister, sıradaki hastaya geçer. bu arada hasta lafı dolandırıyorsa, yani senin gibi kısa ve net cevaplar vermiyorsa, komşusunun da göğsünün ağrıdığından, bi doktorun ona falanca ilacı verdiğinden falan bahsediyorsa hastanın sözünü keser, hastayı dinlemeyen ilgisiz doktor olur. bu döngüyü sabahtan beri ellinci defa tekrarlarken hastanın yüzüne gülmediği ve hasta muayene için soyunurken acele ettirdiği için saygısız doktor olur. puanı düşer, ceza alır, kazandığı para azalır. bi süre sonra doktorluktan para kazanamaz, doktorluk yapamaz, doktorsuz kalırsın.

üçkağıtçı doktor ne yapar? hastayı ilgili konulara yönlendirmek için sözünü kesmek yerine, olan vaktini hastanın ilgili ilgisiz cevaplarını dinleyerek geçirir, akciğerinin bi kısmını, kalbin tek odağını dinleyip karını şöyle bi mıncıkladıktan sonra, yarım yamalaktan da az bulguyla en geniş spektrumlu antibiyotiği yazar, tahlil ve film ister, bu arada hastanın yüzüne güler, girişte çıkışta elini sıkar, siz diye hitap eder. ilgili ve saygılı doktor olur. senin tanın daha da gecikir, yanlış tedavi alma ihtimalin daha da artar, hastaneye daha da fazla gelirsin. kırk tane doktora ilgisiz şeyleri tekrar tekrar anlatıp durursun.

şimdi eğer varsa içindeki doktor nefretini bi kenara bırakıp, sadece kendi çıkarını düşünerek, malpraktisi, performansı, not vermeyi topla kafanda.
hala bu sistemi savunabiliyorsan, doktorlar daha ilgili, daha saygılı olacak diyorsan, daha iyi sağlık hizmeti alacağını düşünüyorsan aynen devam et. ama kendi sağlığını düşünüyorsan bunlara bi dur demen lazım...

 

Bakkallar Ve Doktorlar

Son dönemde, konumları ve sorunları oldukça benzeşen iki kesim, bunlar.: Bakkallar ve doktorlar.

Bakkallar

         Bakkallar, Sayın Başbakan’ ın değerlendirmesiyle gündeme geldiler. Değerlendirmede, bakkalların bir araya gelerek, güçlerini birleştirmeleri çağrısı yapılıyordu. Bundan sonra ne yapacakları belirtilmiyordu. Ancak, tahmin edildiği üzere, büyük alışveriş merkezlerine (AVM) direnmemeleri, kendi işyerlerini tasfiye ederek, bu AVM’ ler içinde işçileşmeleri önerilmekteydi.

            Bakkallar ve onları temsil eden organizasyonlar, bu değerlendirmelere katılmadıklarını, bu beyanların talihsiz açıklamalar olduğunu belirttiler ve sitemlerini dile getirdiler.

            Bu konuda, birkaç sorunun yanıtını vermek gerekiyor. Bunlar:

1. Bakkallara gereksinim var mıdır ? Tabii ki vardır. AVM’ lerin yeri ayrı, bakkalların yeri ayrıdır. Herkes AVM’ lere gidecek zamanı ve imkanı bulamayabilir. İhtiyacını en yakınından ve en hızlı şekilde karşılamak isteyebilir. Bu durum oldukça da doğal ve gerçekçidir. İşte bakkallar, bu ihtiyacı karşılarlar. Bu nedenle, her mahallede, bazen her sokakta, bazen de bir sokakta birkaç tane olmak üzere, ihtiyaç oranında bakkal (veya market) olacaktır ve olmaya da devam edecektir.

2. Büyük AVM’ ler zararlı mıdır ? Bu durum sürekli tartışma konusudur. AVM’ lerin kuşkusuz yararları vardır. Daha çok ürünü aynı alan içinde görebilme, daha toplu ve ucuza satın alabilme gibi. Ancak, AVM’ ler sakıncalı yönleriyle de sürekli gündemdedirler.

            Öncelikle, etraflarında büyük bir trafik yoğunluğu yaratmaktadırlar. Bu nedenle, gelişmiş ülkelerde şehir merkezine yapılmalarına izin verilmemektedir. Ayrıca, bu alanlara gidebilmek için, daha fazla araç trafiğe çıkmakta ve trafikte cepheden de, trafik sorununa olumsuz katkı yapmaktadırlar.

            Aynı zamanda, bu nedenlerle hava ve çevre kirliliği yaratmaktadırlar.

           Küçük ve orta ölçekli işletmeler olan bakkal ve marketleri ezdikleri için, bu alanda işsizliğe neden olmakta, istihdam sorununu negatif olarak etkilemektedirler.

            Daha toplumsal diyaloga dayalı ve insancıl ilişkileri yaşatan bakkal-market benzeri kuruluşların sayısını azaltarak, büyük beton binalar içinde, insanı ezen mekanik yapıları öne çıkarmaktadırlar.

            Bu nedenle, gelişmiş ülkeler çıkardıkları anti-tekel yasalarıyla, orta ve küçük işletmelerin ezilmesini engellemeye çalışmakta ve AVM’ leri şehir dışlarına çıkarmaktadırlar.

            Maalesef Türkiye’ de, bu yöndeki toplumsal bilinç ve duyarlılık henüz yeterince olgun değildir. İktidarlar da, bu konularda orta ve küçük işletmeleri koruyacak önlemler alacaklarına, belirli rant gruplarının saldırılarına kayıtsız kalmakta ve hatta çoğu zaman onlara kolaylık sağlamakta ve işbirliği yapmaktadırlar.

            Doktorların Durumu

         Maalesef, onların şu andaki durumu da bakkalların durumuyla büyük benzerlik göstermektedir. Son dönemde bu alanda alınan kararlar, daha da acımasız ve talihsiz niteliktedir. Ülke ve toplum çıkarlarına da aykırıdır.

            Benzer soruları burada da soralım:

            1. Muayenehane, Poliklinik, Laboratuar, Tıp Merkezi gibi küçük ve orta ölçekli sağlık kuruluşlarına toplumun ihtiyacı var mıdır ?

             Kesinlikle evet. Çünkü bu kuruluşların kuruluş ve işletme maliyeti daha ekonomik olduğu için, her yerde açılabilirler. Bu nedenle, toplum içinde yaygın olarak konuşlanabilirler. Dolayısıyla da, halka en yakın sağlık üniteleri niteliğindedirler. Halkın bunlara erişimi çok kolaydır ve aynı zamanda da ekonomiktir. Ayrıca, bu nitelikte kuruluşlar ve hekimler, halk ile içli dışlı hale gelmişlerdir ve halkın sağlık sorunlarını çok iyi tanır haldedirler. Dolayısıyla, sağlık sorunlarını daha hızlı, kolay ve ekonomik biçimde çözmektedirler.

            Tüm dünya da bu durumun farkına varmış haldedir ve genel uygulama olarak, işletmesi daha kolay ve ekonomik olan bu nitelikteki sağlık kuruluşları devlet ve sigorta sistemi tarafından desteklenmekte, teşvik edilmektedir.

            Hastaların % 80’ den fazlasının sorunları, bu nitelikteki ayaktan tanı ve tedavi kuruluşlarında çözülmektedir.

           Türkiye’ de ise, bunun tam tersine bir uygulama söz konusudur. Alınan kararlarla, hastane tarzı kuruluşlar desteklenmekte ve adeta teşvik edilmektedir. Halbuki hastaneler, kuruluşu ve işletmeciliği pahalı olan yapılardır. Ayrıca, her yere hastane kuramazsınız. Büyük şehirlerde, buna uygun alanlar bulamazsınız. Bunun dışında, 24 saat hizmet sunumu zorunluluğu ve ek donanımlar nedeniyle, hizmet oldukça pahalı bir özellik kazanmaktadır. Hastaların birim maliyeti, ayaktan tanı ve tedavi kuruluşlarına göre yaklaşık 3-5 kat daha pahalıdır. Yani, hastaları böyle bir çarktan geçirmenin maliyeti kat kat daha fazladır.

            Bunun dışında, her yerde hastane kurulamayacağı için, hastaların bu yerlere erişimi zordur. Zaman kaybı söz konusudur. Trafik sorununu daha da ağırlaştıracak bir insan ve araç hareketlenmesini gerektirir. Hastanelerde yığılma nedeniyle, kuyruklar oluşmaktadır.

            Sonuç olarak, sağlık sorunlarının çözümünde özellikle hastane tarzı işletmeleri desteklemek ve teşvik etmek yanlıştır. Hastanelerin rolü ayrıdır, ayaktan tanı ve tedavi kuruluşlarının rolü ayrıdır. Ayaktan tanı ve tedavi kuruluşlarında sorunu çözülebilecek hasta oranı % 80’ den fazladır ve bu hastalar bu tür kuruluşlarda sağlık sorunlarını çözmelidirler. Yatış gerektiren hastalar da, hastanelere sevk edilmelidirler.

            Ülkemizde, maalesef bu basit kural bile uygulanamamaktadır. Aksine, bunun tam tersine, akıl almayacak yasa ve yönetmelikler çıkarılmaktadır.

            Örneğin, SGK yalnızca hastaneler ve bazı hastane benzeri tıp merkezleriyle sözleşme yapmaktadır. Muayenehaneler, poliklinikler, laboratuarlar ve görüntüleme merkezleri sözleşme kapsamı dışındadır. Bu durum, açık şekilde hastaneciliği teşvik niteliğindedir.

            Yine çıkarılan yönetmeliklerle, poliklinik ve tıp merkezi gibi kuruluşların açılabilmeleri zorlaştırılmaktadır.

            Son olarak çıkarılan Tamgün Yasası ile, doktorların bağımsız olarak işletmeler oluşturabilmeleri ve bağımsız çalışabilmeleri pratikte çok zor hale getirilmiştir. Doktorların, kendi muayenehane ve polikliniklerini kapatarak, devlet hastanelerine dönmeleri için bir dizi zorlama kararlar getirilmektedir.

            Tüm bunlar, ülkenin ve toplumun çıkarlarına aykırı kararlardır. Kararların ekonomik bedeli daha ağır olacaktır. Aynı zamanda, dünyadaki evrensel uygulamalara da aykırıdır. Basit akıl-mantık kurallarına da aykırıdır.

            Şemsiye tersine çevrilmiş durumdadır.

            Peki, bu kadar hatalı, ülke ve toplum yararına olmayan düzenlemeler neden yapılabilmektedir ?

            Acaba bakkallara karşı AVM’ lerin acımasız saldırılarının benzeri, sağlık alanında da doktorlara karşı, ucu dışarıda birtakım rant grupları tarafından sürdürülüyor olmasın ?

            Hiç kuşkunuz olmasın ki, “Teşbihte hata olmaz !”. Birazcık düşünür ve gözlerseniz, yürütülmekte olan programın, kimler tarafından zorlandığını ve hangi rant gruplarının yararına geliştiğini kolaylıkla görürsünüz.

            Acaba bu durumda Türkiye’ nin milli kurumları olan Sağlık Bakanlığı, SGK, Maliye Bakanlığı, TBMM, hükümet gibi kuruluşların görevi küçük ve orta ölçekli sağlık kuruluşlarını korumak mı, yoksa onları uluslararası rant kuruluşlarının önüne yem olarak sunmak mı olmalıdır ?

            Temel tercih burada yatmaktadır.

           Ancak emin olduğumuz ve kesinlikle inandığımız bir durum vardır ki, o da yanlış ve toplum yararına olmayan politikaların kalıcı olmayacağı ve bir gün geri döneceğidir.

12-02-2010                                                                                                                
Doç. Dr. Paşa Göktaş

Tel/Fax : 0216-348 26 12
GSM    : 532 243 84 7

web       : www.tiplab.org

 


      TIP EĞİTİMİ: ŞANTAJ VE REHİNE OPERASYONU  

Serdar Devrim'in Köşe Yazısı

Türkiye’nin artık doktora da ihtiyacı kalmadı.
Kalmadı demek ki, çünkü olsa, Hükümet mevcut doktorları kaçırmak için bu kadar uğraşmazdı.
Ve yeni doktor yetişmesin diye gençlerin önüne bu kadar engel konmazdı.

***

Üniversite sınavında ilk binde 1’lik dilime girerek adam gibi bir tıp fakültesini kazanacaksın.
En az 6 yıl dünyanın en ağır eğitimini göreceksin.
Türkiye’de pratisyen doktorluğun esamesi okunmuyor. ”Doktor” sayılmak istiyorsan uzman olacaksın.
Bunun için 6 yıl boyunca okuduklarının tamamından TUS yani Tıpta Uzmanlık Sınavı’na gireceksin.
TUS’ta başarı, yani iyi kötü bir yere kapağı atma oranı ortalama yüzde 10.
İlk girişte istediğin uzmanlığı kazandın kazandın, yoksa, ya puanın tutuyorsa istemediğin bir alanda uzmanlaşacaksın, ya da ‘tekrar sınava gireyim’ diyeceksin.
Ama önce seni mecburi hizmet bekliyor. Gideceğin yere göre 300 ila 600 gün devlet memuru olarak Anadolu’nun bir yerlerinde üç kuruş maaşla doktorluk yapacaksın.
Bir yıl, iki yıl beklemeden hemen tekrar TUS’a gireyim dersen, önce mecburi hizmet yapacağın görev yerine gideceksin, sonra istifanı vereceksin, kabul edilmesini ve yerine bir başkasının tayin edilmesini bekleyip, yeniden ezbere ve dershaneye döneceksin.
İkinci girişte iyi kötü bir bölüm kazandın, diyelim. 3 ila 5 yıl uzmanlık eğitimi alacaksın.
Bunu da başarıyla tamamladın diyelim. Önce (daha önce gittiysen ikinci kez) mecburi hizmete gideceksin: Yerine göre 300 ila 600 gün.
Artı (+) eğer ilk mezuniyetten sonraki mecburi hizmet sırasında memuriyetten istifa ettiysen, eksik kalan süreyi ceza niyetine tamamlayacaksın.
Yani 300 gün hizmetin vardı diyelim, 20’inci günde istifa ettin; ikinci mecburi hizmete (300-20) 280 gün ilave edilecek.
Bitti mi? Bitmedi. Eğer erkeksen 12 ay askerlik yapacaksın.
Bitti mi? Bitmedi. Eğer uzmanlıkta ilerlemek istiyorsan - mesela İç Hastalıkları uzmanlığını Kardiyoloji ile tamamlamak istiyorsun diyelim - tekrar imtihana, YDUS’a (yan dalın tusu) gireceksin. İstediğin alana girebilirsen 2 ila 3 yıl daha ağır eğitim göreceksin.
Bitti mi? Bitmedi. Mecburi hizmet n’olacak? Var mı öyle kaytarmak? 300-600 gün daha mecburi hizmete gideceksin...
Peki, yapmıyorum anasını satayım mecburi hizmet filan dersen ne olur?

DEVLET DİPLOMANI VERMEYECEK VE DOKTORLUK YAPAMAYACAKSIN!

Şaka gibi. Hayır, kâbus gibi kâbus!
Devlet tıp öğrencilerine (diplomalarını yani doktorluk yapma haklarını elinde tutarak) ŞANTAJ yapıyor.
Tıp öğrencileri devletin elinde REHİNE.
Devlet, memur-doktoruna para vermemek için, öğrencileri sömürüyor.
(Böyle rahat rahat yazıyorum ama, gençlerin rehin tutulduğu bir diğer alanda olduğu gibi, Türk Ceza Kanunu’nda ‘HALKI DOKTORLUKTAN SOĞUTMAK’ diye bir suç tanımı yoktur umarım!)
Türkiye doktor yetişmesin mi istiyor? Başka daha derin hesaplar mı var?

Not: Aklınıza şu sorular gelebilir:

(1) İyi de, tıp fakülteleri harıl harıl mezun vermeye devam ediyor? Bu şartlara rağmen kim doktor olmak istiyor? Çok vahim bir soru. Başka sefere...

(2) Önce askere gidip sonra mecburi hizmete gitsem ne olur? Askerlik ne hikmetse mazeret sayılmaz, geciktirdiğin kadar süre mecburi hizmetine ceza olarak eklenir.

(3) Anlamadım! Mecburi hizmet yapmadan doktor sayılmıyorum ama ‘Tabip Asteğmen’ olarak nasıl görev yapıyorum? Üstelik kısa dönem bana yasak!

Devletin gözünde doktorluk yapma HAKKIN yok ama GÖREVİN var da ondan! Türk Devleti’nin vatandaşa bakışı budur...

 

Doktor nasıl yetişir?

Aslında her şey doğumla başlar…
Sancılıdır doğum,
çoğu zaman bir doktor, bir doktorun elinde doğar.
İlkokul, ortaokul, lise derken,
Anası ağlar doktorun,
...

Şüphesiz gerçekten de anası ağlar onun.

x x x
Üniversite sınavına girer doktor,
Yaşamadığı çocukluğu test edilir o sınavda.
En yüksek puanı alan, doktor olur.
Yaşayamayacağı “gençlik” başlar bundan sonra.
Tıp 1’dir en güzeli,
Başına geleceklerden habersizdir.
Sonrası tam bir karambol.
Hayatındaki en büyük eziyeti, yine bir doktordan görür, doktor.
2’nin 1’e, 3’ün 2’e, 4’ün 3’e, 5’in 4’e, 6’nın altına yaptığını, kimse kimseye yapmaz…
Mezun olur doktor.

x x x
Hiçbir fakülteden mezuniyet, belki de bu kadar boynu bükük geçmez.
Kafasında TUS sınavı, vatandaşın pratisyene bakışı,
Doktorun içi bayılır.
Dünyanın en zor, yüzyılın en saçma sınavına girer doktor.
TUS.
Doktor olamayanların da, zaman zaman uzman olabildiği bir sınavdır bu.
Adaletsizlikler peşini bırakmaz doktorun.
Asistan olduğuna sevinir, çömez olduğunu anlar, delirir.
Memleketin tüm derdi tam da üstündedir.
Vatandaş rahat uyusun diye o uyanıktır.
Nöbet sadece “tuna boylarında” değil, memleketin ortasında da vardır.
Bir bebeğin nefesi, bir teyzenin şekeri uğrunadır her şey.
Doktorun olabileni, uzman olur.
Mecburen bir yere atanır.

x x x
Yıl biter.
Doktorun izni, kaymakam’a gider,
Kaymakam “sen bilir misin ben imzalamazsam izne çıkamazsın der”
Doktor olmuştur rezil,
ama tatmin olmuştur kaymakam; kısaca sorun değildir!

x x x
Uzaktan kontrollü “robotik cerrahi” neden vardır?
Yetişmiş cerrahlar cephede heba olmasın, ulusal değerler kaybolmasın diye.
ABD “aya”, biz halen neden “yaya”; şimdi daha net anlaşılıyor.
Başka dicek yok.

Uz.Dr.M.Özgür NİFLİOĞLU
asistanhekim.org Kurucusu ve Editörü


http://www.asistanhekim.org/2012/08/doktor-nasil-yetisir/

 

 

 
 

[Erkeklerin Avantajlari] [Kadinların Avantajlari..] [Kadın Gözüyle Kadınlar] [Kadın gözüyle erkekler] [Kadinlar Üzerine] [Erkek Manifestosu] [Alinmasi Gereken Seminerler] [Türkler Lehine Yabancı Sözleri..] [Türk Toplumu Üzerine] [Doktorların Kaderi] [Ise Girememenin Garantili Yollari] [Tezat Atasözleri..] [Bir babanin ogluna ögütleri] [Düşünülesi Sözler...] [Birbirimizi Sevebilmek] [PC için Murphy Kanunlari] [Ünlülerin Sözlerinden..] [Nostalji] [Aldatan Kadın] [Neden Aldatır?] [Orospu kimdir?] [Sevgililer Günü] [Ben hep bana söyleneni yaparım] [Aşık Olmazsanız..] [Duygusuz Yüzyıl] [Aptallığın Faydalar] [Aptallığın Yasaları] [Aşka aşık olmak] [Beyninizle mi sevişiyorsunuz] [Cici kızla yaşanmamış aşk] [Çocuk toplumlar] [Gençler duygularınızla yüzleşin] [Kendini sevmek] [Korkular] [Misafir odalı evde aşk] [Nasıl bir evde büyüdünüz] [Sevişmeyi bilmeyen] [Türk insanı AB’ye ne kadar hazır? ] [Öp Beni Kocaman] [Tarihte Değer yargıları] [Midillinin Gözleri] [Allah'tan Kadinim]