|
| |
|
|
Ben
hep bana söyleneni yaparım!’
Cüneyt ÜLSEVER |
|
|
|
İlkokul
arkadaşıma Bandırma-İstanbul vapurunu beklerken rastladım. Öpüştük, hal
hatır sorduk.
-Ne yapıyorsun, dedim?
-Her zamanki gibi, bana söyleneni yapıyorum, dedi.
-Bu ne demek?, diye sordum.
-İlkokuldan beri öyle öğrettiler, ben de hep bana söylenenleri yapmaya
alıştım, diye cevap verdi.
Şikayet etti:
-Zaten, bugüne dek kendi arzuladığım hiçbir şeyi yapmadım.
Baktım, yaş 50!
Kendi istediklerini yapmaya ne kadar vakti var, Allah bilir!
Üstelik, '50 yıldır başkalarının dediklerini yapan bir insan kendi
istediklerini yapmayı bu yaştan sonra öğrenebilir mi?', diye düşünmeden
edemedim.
* * *
Bu arkadaşım sınıfın en zeki öğrencisi idi. Her hali ile ortalamadan çok
başka bir yapıdaydı. Yurtdışında doktora yaptı. Şimdi üst düzey yönetici.
Sohbet etseniz, keskin bir zekanın ürünü olarak yaptığı esprilerin tadına
doyamazsınız. Gözlemlerine hayran kalırsınız.
Ancak, 'bugüne dek istediğim bir şeyi yapmadım', diyor.
'Her zamanki gibi bana söyleneni yapıyorum'.
Neden?
Onu, beni, bizleri öyle formatladılar da ondan!
* * *
Bir anısını anlattı. İlkokulda okurken bir gün yolda öğretmenimize
rastlamış. Görmezden gelmiş. Zira, öğretmen onun hep kulaklarını çekerdi.
Sınıftaki her türlü melaneti ondan bilirdi. 'Bu sefer görmezden gelirsem,
belki yırtarım', diye düşünmüş.
-Ancak, başaramamış. Öğretmen önüne çıkmış. 'Vay beni neden görmezden
geliyorsun?', diye bir kez daha kulaklarını çekmiş!
* * *
İki saatlik vapur yolculuğu sırasında görüşemedik. Yolculuk bitince yanıma
geldi.
-Uyumuşum, dedi.
Ben de:
-Sen zaten ilkokulda da derste uyurdun, dedim.
Hep ona söyleneni yapma huyu gibi gündüz uyuma huyu da değişmemiş.
Teneffüslerde o kadar azardı ki, derslerde yorgunluktan uyur kalırdı!
Bir gün 'kulakçı öğretmenimiz' onu ders sırasında yattığı derin uykusundan
uyandırdı.
Mahmur mahmur gözlerini ovuştururken, öğretmenin ondan kara tahtadaki
yazının imla hatalarını düzeltmesini istediğine karar verdi ve tahtada bu
düzeltmeleri yapmaya başladı!
Herhalde, rüyasında Türkçe dersi yapıyordu!
Ayrıldıktan sonra düşündüm. Acaba, 40 yıl önce öğretmene yaptığı gibi, beni
de görmemezlikten gelmeye mi çalışmıştı?
Ben de onun gözünde 'kulak çeken' mi idim?
* * *
Bana '1960'ların Ankara' sını yaz', dedi.
Ben de 'bir kaç haftadır, öyle yapıyorum!', diye yanıtladım.
Bizi formatlayan Ankara!
Bizi birbirimizin tıpa tıp birbirine benzeten Ankara!
Fotokopi makinesi Ankara!
40 yıl evvelin Ankarası gri suratlı binaların, boynuzlu troleybüslerin,
radyonun temel eğlence-bilgilenme aleti olduğu, sinemanın lüks sayıldığı,
tek tük kebapçıların ağzımızın suyunu akıttığı, futbolun sahada değil,
sokakta oynandığı, aşkın ayıp sayıldığı bir şehirdi.
Şimdi rengarenk!
Ancak, Ankara'nın 40 yıldır değişmeyen bir yönü var!
Ankara adama 'nasıl bir adam olması gerektiğini' öğretir.
Memur şehri Ankara, hali ile, 40 yıldır insanlara 'nasıl iyi memur olunur!',
bunu öğretir.
Türkiye'de mutlu olmanın sırrını Ankara öğretir:
'İtirazsız emir almak! Soru sormamak!'
40 yıldır Ankara'da her şey değişmiştir.
Bir tek şey istisna!
-Her şeyin en iyisini Ankara'daki bürokratlar bilir.
* * *
'Senden yardım ister her düşen dara,
Yetersin onlara güzel Ankara!'
* * *
Soruyorum: Sınıfın en zeki öğrencisi, bugüne kadar hep kendine söyleneni
yapmışsa, 50 yaşından sonra kendi istediğini yapmayı öğrenebilir mi?
Ayrıca yine soruyorum: Bu ülkeyi her kademede yönetenler çoğunlukla 'kendine
söyleneni yapmayı öğrenmiş' kişiler ise, bu ülke yönetiliyor mu?
|
|
|
|