|
| |
|
|
Çocuk
toplumlar
Cüneyt ÜLSEVER |
|
|
|
İnsanımız
mutluluğa ne kadar aç ki, Dünya Kupası'nda perşembe günü kazandığımız zafer,
bize hemen tüm dertlerimiz unutturdu.
Aynı anda hepimiz duygularımızın ne kadar çabuk değiştiğini de gördük. Bir
mutsuzluk kuyusundan, bir coşku girdabına anında atılabiliyoruz. Dün
suçladığımızı bugün göklere çıkarabiliyoruz.
Maazallah, salı günü Japonya karşısında alınacak kötü bir netice bizi
kim bilir ne yapar?
Ben böyle toplumlara çocuk toplumlar adını veriyorum.
Bizim gibi bir kültürden, diğer kültüre geçme savaşı veren toplumlar henüz
ergenlik çağına dahi ulaşamamış, çocuk toplumlar özelliği taşıyorlar.
* * *
Bu tip toplumlarda düşünce sistematiği ve duygu dünyası iki ana sistematik
üzerinde işliyor:
1) Hayır ve şer hep dışarıdaki faktörlerden geliyormuş, gibi algılanıyor.
2) Duygu ve düşüncelerimiz süreklilik arz etmek yerine, dışımızdaki
faktörlerde en ufak bir değişimde alt üst oluyor.
* * *
Açıkçası mutluluğu dışımızda arıyoruz.
Neden? Kızmayın ama; mutluluğu kendi kendine yaratmak zor da ondan.
Kendimizi geliştirme konusunda tembeliz!
Kendimizi yaratmayı, daha doğrusu içimizdeki cevheri keşfetmeyi bize hiç
öğretmediler ki!
Bize hep dışarıdan beklememiz öğretildi, biz de öyle yapıyoruz.
Hayır ve şerrin kaynağının bizzat kendimiz olduğunu bir türlü öğrenmek
istemiyoruz.
* * *
Basit bir örnek vereyim. Son zamanlarda hep ‘‘Acaba AB bizi üyeliğe alır
mı?‘‘, diye tartışıyoruz.
‘‘AB'yi hak ettik mi?‘‘, ‘‘Bu uğurda nasıl bir çaba göstermek lazım?‘‘ gibi
içimize dönük sorular bizi katiyen ırgalamıyor.
AB'ye üye olmayı bile başkalarından bekliyoruz.
Bizi başkaları şekillendirecek, diye algıladığımızda da o başkası ya
‘‘şeytan‘‘, ya da ‘‘melek‘‘ oluyor.
-Ya bizi aldatırlarsa?
-Yok yahu onlar bize muhtaç!
İşte AB konusunda eş değer iki zırva.
Aynı mantık kişisel seviyede de geçerli.
Ya bizi birileri sevinderecek, ya da üzecek.
Biz kendi kendimize sevinci ve üzüntüyü yakalayamayız.
Biliyorum, adeta bu ülke insanı mutsuz etmek için yaratılmış bir ülke.
Ancak, bu durumda mutluluğu kendinde aramak daha da önem kazanıyor.
Madem etrafta hazır yok, gelin kendimiz yaratalım.
* * *
Bakın, aradığımız sevinç ve üzüntü olduğu zaman bunların iki özelliği var:
1) Dış etkenlerin yaratıkları abartılı duygular.
2) Hali ile geçiciler.
Bunlar anlık dalgalanmalar. Geliyorlar, güçlü yaşanıyorlar ve gidiyorlar.
Hepsi de 5-10 saniyede gerçekleşiyor. Bir süre de tortuları yaşanıyor.
* * *
Halbuki;
1) Kendimizin üretebildiği ve
2) Kalıcı olan iki ana duygu daha var.
Her ikisini de, yakaladığınız zaman, artık hep onlarla yaşamaya
başlıyorsunuz.
Her fırsatta dile getirdiğim gibi, üretmesi oldukça zor, ancak kalıcı bu iki
duygu şunlar;
A) Huzur,
B) Hüzün!
* * *
Nedense ses uyumları ile birlikte hüzün/hazana; huzur/bahara yakışır.
İkisi de gereklidir, ikisinin de mevsimi içimizdedir, garip gelecek ama
ikisi de keyiflidir.
Çocuk toplumlar huzur ve hüznü bilmezler, hep sevinç ve üzüntünün peşinden
koşarlar.
|
|
|
|