|
| |
|
|
Cici
kızla yaşanmamış aşk
Cüneyt
ÜLSEVER |
|
|
|
Komünist
düzenin çökmesinden sonra hayatımda ilk kez Moskova'ya gittiğimde, gri
suratlı binalar, asık suratlı insanlar karşısındaki ilk duygum:
-Aaa! Komünizm buysa ben zaten komünist düzende büyümüşüm!, oldu.
Moskova, bana şıppadak 1960'ların asık suratlı Ankara'sını hatırlatmıştı.
Çocukluğumun geçtiği Ankara. Bu tanışıklık duygusunu yakalayınca da içimi
bir hüzün kapladı.
Meğerse ben devrimci! yıllarımda, değiştirmek istediğim düzenin yerine yine
aynı düzeni koymaya çalışıyormuşum!
Ankara ve Moskova aslında birbirlerine çok benzerler. Her ikisi de doğal
gelişimi dışında, ona ait olmayan -Ankara: kapitalizme dayanan modernite,
Moskova: komünizme dayanan eşitlik- bir düzene öykündüğü için ikisi de
tamamen palyatif bir ortamda, elitin yönlendirdiği -Ankara: bürokrasi,
Moskova: parti- uyduruk bir model oluşturmaya çalışıyordu.
***
Böyle bir model de ancak zorla kurulabilirdi.
Nitekim, iki düzen de zora dayanıyordu.
Her ikisi de elitin sınırları çizdiği bir alanda yaşamaya zorlanan, dolayısı
ile mutsuz; moderniteyi/eşitliği alışmamış popoda don durmaz kıvamında
özümseyen, iki arada bir derede insanlarla dolu idi.
Bu insanlara cumhuriyetin önderleri (bürokratik hiyerarşi) veya «işçi
sınıfının yoldaşları (parti hiyerarşisi) deniyordu.
Onlar eşitmiş gibi, biz de modernmiş gibi yaşıyorduk.
Böyle bir işi "yaparmış" gibi yaşayan toplumları ise ancak yasaklar bir
arada tutabilirdi: Tabular dünyası!
***
İşte bu tabular dünyasında ben bir kıza aşık oldum. Hayatımın İlk Baharı'na.
Kız "cici kız"dı. Ben ona aşık olmuştum ama "o işi" onunla düşünemezdim.
Çünkü kız "cici" idi.
Bir kıza, onu haşa becermemek üzere aşık olmanın ne demek olduğunu bu nesil
katiyen anlayamaz.
Biz de "melali anlamayan nesle aşina değiliz" der, idare gideriz.
Bu ülkede "yaşanmış aşkın" kaç adet şiiri var, kaç adet şarkısı vardır?
***
Benim aşkımda iki tabu iç içe idi.
Bir: Aşkın kendisi memnu idi. İki: Ben müslüman, kız Yahudi idi!
Olmaz kere olmaz!
***
Bu kıza niye tutulmuştum?
Bence çok güzeldi. Kıvırcık siyah saçları ve saçların arasından bakan şaşkın
kuzu gözleri vardı. Adeta iki iri zeytin! O gözler gülümsediği zaman içimin
eridiğini hissediyordum.
Kızın başka bir özelliği de vardı.
Çok çalışkandı. Sınıfın birincisi!
Statülerin kutsandığı 60'lı Ankara'da, severken bile statüye dikkat etmek
gerekiyordu.
Ben de öyle yaptım!
Tembel bir kızı sevecek halim yoktu ya!
Onlara ancak "zavallı millete" gösterdiğimiz acıma duygusunu sunabilirdik.
Bize öyle öğretilmişti!
Sınıftaki oğlanların en az yarısı da aynı kızı sevdiklerine göre ben
çoğunluğa uyuyordum.
***
Kızı hiç öpemedim, kızla "o işi" hiç ama düşünemedim.
Gençler buna bile şaşıracaklar.
Ama ben kızla konuşamıyordum dahi!
Sınıfta herkesle arkadaş olmuştum ama onunla asla.
Sınıfta en çok sevdiğim ile arkadaşlık bile edemiyordum.
Neden mi?
Bir: Bende o yürek yoktu. İki: Ya millet anlarsa?
Bırak o kızla konuşmayı, onun hakkında kendi en yakın erkek arkadaşımla dahi
konuşamıyordum.
Zira, onun adı geçtiği zaman, yüreğim kütür kütür atmaya başlıyor, suratım
al al oluyordu.
Arkadaşlar onu sevdiğimi anlarsa?
Millete rezil olurdum!
Hepimiz aynı kızı seviyorduk.
Ancak, birbirimizin ardından:
-Auu! O kızı seviyor, diye alay tutuyor, gülmekten kırılıyorduk.
O yaşta dahi bize sahtekarlığı öğretiyorlardı. Bizim yüreğimizi titreten
aynı kıza bir başkasının aşık olmasına "yuh!" çekiyorduk.
Ancak, bu ikiyüzlülük eğitimi ileri yıllarda işe yarayacaktı.
Hepimiz vergi kaçırdığımız halde, vergi kaçırırken yakalananlara "yuh!"
çekiyorduk.
***
Hayatımın İlk Bahar'ında ondan uzaklaşıp, İstanbul'a yerleştikten ve üzerine
bir de üç sene düşündükten sonra bir mektup yazdım.
Mektubuma 35 yıldır cevap gelmedi!
|
|
|
|