|
| |
|
|
Aşık olmadan 21. yüzyıla giremezsiniz
Cüneyt ÜLSEVER |
|
|
|
Bilginin
maliyetinin sıfıra yaklaştığı ve üzerindeki tekelin kalktığı 21. Yüzyıl'da
'farkı'; ham bilgiye eşit ulaşan insanların onun yorumlamadaki/kullanılır
hale getirmedeki farkı belirleyecektir.
21. Yüzyıl'ın insanı; ayağına kadar gelen ham bilgiyi algılayacak,
yorumlayacak, farklı insanların aynı ham bilgiyi farklı yorumlayabileceğini
de hazım edecek, kendine göre kullanacak ve savunacak bireyler olmak
zorunda.
Bireyin Türk dilinde anlamı, kelime düşünce sistematiğimizde yer etmediği
için, yeteri kadar açık değil. Hatta bazen 'birey' kelimesi ile 'bireyci'
kelimesi eş tutulduğu için 'egoist' anlamına dahi gelebiliyor.
Bana göre Türkçe'de meramımı anlatmak için birey kelimesinden daha yerleşik
bir kelime var:
-Şahsiyet!
Galiba daha anlaşılır olabilmek için bu kelimeyi kullanmak gerekiyor.
* * *
21. Yüzyıl'da şahsiyeti sadece 'aklın emrinde' bir yapı olarak tarif
edersek, çok ama çok tehlikeli bir iş yapmış oluruz.
Zira, 20. Yüzyıl'da vatandaş dahi olamayan 'normal yurdum insanı' 19.
Yüzyıl'dan devşirdiği guruh/teba psikolojisi içinde ortak hareketlerin
erdemine! kapılarak şahsi duygularından ödü kopan bir yapıda yetişmiştir.
Şimdi şahsiyet olabilmek için aklı kadar duygularını da aynı anda
geliştirmek zorunda.
Duygular bu yüzyılda da tabu/yasak kalırsa, korkarım ya 21. Yüzyılı da
kaçırırız, ya da onu 'mekanik insan' olma mecburiyeti olarak yorumlarız.
* * *
Halbuki şahsiyet olmak diğer şahıslardan farklı olduğunun bilincine
varmaktır. İnsan bu farkların bilincine vararak kendi tercihlerini ortaya
koyar ve şahsiyet böylece gelişir.
Farklı olduğunu anlamak için de şahıs evvel emirde duygularını da
tartabilmeyi öğrenmek zorundadır.
Duyguların farklılıklarını hazmedebilmek için de önce duyguların ortak
noktaları tespit edilmeli ki, farklar ortaya konabilsin.
İnsan her şeyden önce zaaflarını kavrayabilmeli ki, onlarla baş edebilsin.
Zaaflar ile baş etmek de onları yok etmek değil, sadece onları
denetlemektir.
Konuya biyolojik açıdan yaklaşırsak da aynı sonuca varıyoruz. Biz aklı
'beyin' ile duyguları 'kalp' denen uzuv ile eş tutuyoruz.
Birbirimizi uyarırken:
-Kalbinin sesini değil, aklının (beyin) sesini dinle, diye beyhude bir
öğüt veriyoruz.
Halbuki kalp aptal bir kas yığını. Beyne oksijen pompalamaktan başka hiçbir
işlevi yok.
'Duygular' dediğimiz 'algılama becerileri' de tamamen beynin denetimi
altında. Duyguları da beynin ürettiği ve salgıladığı enzimler yönlendiriyor.
Bizim akıl dediğimiz bölüm ile duygu salgılayan bölüm beynin sadece değişik
bölgeleri.
Çoğu zaman da biri ötekini körüklüyor.
Açıkçası, duygular harekete geçmeden akıl çalışmıyor.
Ormanda gördüğümüz -siz Taksim Meydanı diye de okuyabilirsiniz- ayıdan önce
korkuyor, sonra kaçmamız gerektiğine karar veriyoruz.
Belki korkmayı (tehlikeyi) algılamasak, kaçmayı hiç akıl edemeyeceğiz.
Duygular ve akıl bu kadar yakın!
Duygulara akıl ile set çekmeye başladığımızda tabiatın kendi iç dengesini
bozmaya başlıyoruz!
* * *
Şahsi gözlemlerime göre şahsiyet haline gelmemiş insanların en büyük belası
tamamen beynin denetimi altında olan ve 'ilk algılama tepkisini' oluşturan
duygulardan ödünün kopmasıdır.
Bizi duygularımızdan, dolayısı ile kendimizden korkarak yetiştirdiler.
En çok da en fazla haz veren 'cinsel duygulardan' kaçmamızı sağladılar.
Cinsel duyguların en bütünsel hali olan aşktan ise vebadan kaçar gibi
kaçmaya zorladılar.
Bilemedik ki, tüm duyguların temel yönlendirilmesi cinsellik duygusu ile
şekilleniyor.
Ben ilkokulda sınıf arkadaşıma 'aşık olduğumda' bana sadece bu duygudan
korkmam gerektiği öğretilmişti.
Ondan beri de ne 'o' duyguyu içimden atabildim, ne de onunla gerektiği gibi
baş edebildim.
Bende cinsellik hep korku belası ile baş etme mücadelesi haline dönüştü.
İktidar kavgası oldu.
Ben 'sevgiyi' 'kavgaya' çevirmeyi becermiştim!
|
|
|
|