Paris 2

Ana Sayfa ] Moskova Genel ] Kızıl Meydan ve Metro ] Kremlin Sarayı ] Puşkin Kafe ] Amerika ] Çin ] Tayland Bangkok ] Singapur ] Maldivler ] Paris ] [ Paris 2 ] Nice ] Montpellier ] Floransa ] Sicilya ] Amsterdam ] Kopenhag ] Malmö ] Prag ] Mısır hakkında.. ] Mısır izlenimleri ] Sharm El Sheikh ] Ürdün ve Amman ] Petra ve Ölü Deniz ] Brezilya ] Adapazarı-Bolu ]

 

sdmenu.gif (328 bytes)   Paris 2

 
 

 

İnsan bir şehri sevdi mi onun güzel yanlarını bulmaya çalışıyor, sokaklarını, hatta içine dalıp ruhunu keşfedebilme ümidini yaşıyor... İşte bu sefer Paris’e geldiğimde kendimi Paris’in daha derinlerine girme ihtiyacı hissettim. Ve tabi girdim...

Paris, İstanbul’ umuz gibi tepeler üzerine kurulmuş bir şehir değil. Dümdüz bir ovaya, Seine Nehri’nin iki kenarına yayılmış bir kent. Doğudan batıya doğru baktığınız zaman, daha doğrusu Atlantik Okyanusu’na akarken, Seine Nehri’nin sağ kenarı “Rive Droite” “Sağ Kıyı”, sol tarafı ise “Rive Gauche” yani “Sol Kıyı” adını almaktadır. Tarihte ve hatta günümüzde sağ ile solun önemi ayrımcılık açısından önemlidir; zaten geçmişte de Paris’ te bu fark yaşanmıştı. Sağ Kıyı dediğimiz kuzey kesim daha çok Kral ve maiyetini barındıran aristokrasiyi temsil ediyordu. Sol Kıyı ise daha çok talebelerin, düşünürlerin ve sanki dolayısıyla sol düşüncenin yuvalandığı bölümdü. Eh benim sol ile işim olmadığına göre, sağ tarafın en üst noktası olan Sacré Coeur’ e çıktım...

Çıkış için yollar dar olduğu için Paris Belediyesi gayet güzel bir fikir geliştirmiş, Pigalle meydanından kalkıp tepeye çıkan midibüsler servise koymuştu. Ama asıl önemli olan yokuş yukarı çıkarken otobüsün mazotunu turistlere yutturmamak için bu otobüslerin elektrikli olmasıydı; yani bizdekinin tersine önce halk düşünülmüş, halkın otobüs egzozundan çıkan gazlardan etkilenmemesi için de elektrikli özel midibüsler halkın emrine sunulmuştu.  Midibüsle tırmanırken gözüme bir yel değirmeni ilişti, Bu yapı “Moulin a Galette”, Auguste Renoir’ın meşhur düğün resminin geçtiği yerdi, bu nedenle resmini çektim ve sizlerle paylaşmak istedim...

 

Sacré Coeur’ e gelmeden önce ressamları ile ünlü Place Des Tertres’ den geçmemezlik yapamazdım.... Ressamların yanında karikatüristler, geçen yazımda belirttiğim Laternacılar arasından geçerken hareketsiz duran iki artisti de sizler için resimledim. Nihayet Sacré Coeur Kilisesi’nin önüne gelmiştim. Bu klasik yapıyı herkesin bildiği turistik açıdan çekilmiş bir fotoğraf ile değil de başka bir açıdan çektiğim resmini sizlerle paylaşmak istedim. Sonra  sırtımı bu ünlü kiliseye döndüm ve baktım: önümde tüm Paris uzanıyor, benim gibi bir çok turistin kendisini kucaklamasını bekliyordu.

       

Bu klasik turdan sonra yolumu Pere ( Papaz) La Chaise Mezarlığına çevirdim. Burası sanki bir mezarlık değil de, ölümün müzesidir.. Pere La Chaise 1804 den beri yalnız Fransız ünlülerinin değil, dünyadan bir çok ünlünün gömüldüğü bir mezarlıktır. Bu ölüler arasında Lafontaine, Balzac, Alphonse Daudet, Alfred de Musset gibi yazarlar, Edith Piaf, Yves Montand gibi şarkıcılar, Camille Pizarro gibi ressamlar, Auguste Comte gibi filozofların mezarları vardır. Ama benim ziyaret amacım, Yılmaz Güney’in kabri idi.

     

Yılmaz Güney’ in düşünceleri, kişiliği beni hiç ilgilendirmiyor; ama sanatına çok büyük saygım var. Tıpkı Türk Müziği alanındaki Zeki Müren gibi, Yılmaz Güney’ de 1970’lerin Türk Sinemasının virtüözüydü. Yaptığı filmler belki Türkiye’ de tam anlaşılamamış, fakat en azından yurt dışında yakın değerlerini bulmuştu. Hatta “Yol”  filmi Cannes Film Festivali’nde büyük ödüle layık görülmüştü. İşte ben de, büyük ustaya mezarına saygı ziyaretinde bulunmak istedim.

   

Mezarı sade bir mermerin üzerine metal dikdörtgen şeklinde idi. Üzerine yeni konulmuş çiçekler, eski solgunların hüzünlerini saklamaya çalışıyorlardı...

Paris' e gelince Seine nehri kıyılarında dolaşamadan olmaz.. Eh ben de öyle yaptım, Seine nehri kıyılarındaki bilhassa eski kitap satıcıları arasında nostaljik bir gezinti yaptım ve tabii bilhassa doktorluğumu gösterir bir poz verdim bir anatomi sayfasının önünde..))

    

Solda gördüğünüz resim ise Seine Nehrinde mavnayı arkadan iten basit bir tekne..

Seine Nehri’ nin sularının seviye farkını giderebilmek için görülebilecek en güzel örnek Saint Martin kanallarıdır. Burası Panama Kanalı’nın bir küçük örneğidir. Diğer bir deyişle,  Paris’te ki yansımasıdır. Bir gemi iki suyun arasındaki seviye farkını geçebilmek için önce bir havuza alınır. Bu havuz su ile doldurulduktan ve diğer tarafın seviyesine erişince, diğer tarafın kapağı açılır. Gemi de o tarafa yoluna devam eder. Tabi aynı sistem, su seviyesinden daha aşağı inmek için de geçerli idi. O zaman işlem tersine yapılmakta, gemi veya mavna kanala alındıktan sonra kapaklar kapatılıp su boşaltılmakta ve su seviyesi yeterince indikten sonra diğer tarafın kapağı açılıp yoluna devam etmekte idi.

   

İşte ben de St. Martin kanalını seyrederken, bir an Mısır seyahatlerime daldım ve Nil Nehri üzerindeki  Esna Kanalından benzer geçişi hatırladım.... Nostalji bu olsa gerek..

Geçen yıl başında Danimarka metro istasyonların yapısı dikkatimi çekmişti. Ve o görüntüleri Kopenhag sayfamda yayınlamıştım.. Ehh Fransız milleti geri kalır mı ? Onlar da aynı sistemi uygulamaya başlamışlar. Yani artık yeni hatlarda bir istasyona girdiğimiz zaman, İstanbul’da ki kıytırık metromuz gibi yolcular direkt olarak metro vagonlarıyla temas etmiyorlar. İstasyona indiğiniz zaman kendinizi etrafı camlarla çevrili bir kutuda hissediyorsunuz. Ne zaman ki metro istasyona geliyor, o zamana hem metronun, hem de istasyonun, yani cam kutunun kapıları aynı anda açılıyor ve hiçbir şekilde raylara düşme ihtimaliniz olmadan trenin içine girebiliyorsunuz. Metro hareket etmeden önce de hem trenin, hem de istasyonun karşı karşıya gelen kapıları kapanmış olduğundan bu tür istasyonlarda kaza riski sıfıra inmiş oluyor. Ayrıca bu hatlarda artık vatman vs.. de yok: Tren kendi başına geliyor, duruyor, kapılarını açıyor, yolcularını alıyor, kapılar kapanıyor ve kendi başına bir ileriki istasyona devam ediyor.

 

Bu sistemin Singapur’da da olduğunu duydum; ama önce Fransa’da mı? Singapur’da mı ? Danimarka’da mı ? Yoksa başka bir ülkede mi ? başlandığını bilmiyorum. Bilen var ise ve bizlerle de paylaşırsa çok mutlu olurum.

Paris’ e gidince Champs Elysée’ ye uğramamak olmaz.. Ama ben size klasik turist gezisi anlatmadığıma göre Champs Elysée’ de hangi konudan bahsedebilirim bir düşünün ...

İstanbul’da F1 yarışında kim birinci oldu ? Mclaren-Mercedes değil mi? İşte yazarınız sizlerle Champs Elysée’ deki F1 Mclaren arabasını ve pilotu Kimi Reikonen’in giysilerini paylaşmak ister gördüğünüz iki fotoğraf ile..

  

Paris Borsası Avrupa’nın en eski borsalarından biri ve Fransızlar o eski halini tümüyle korumak istemişler, bu arada yanındaki büyük yeşilliklerden birinde olan bir el heykelini de sizlerle paylaşmak istedim. Heykelin yanındaki bir insan ile fotoğrafladım ki boyutlarını daha rahat tahayyül  edebilesiniz diye...

  

Paris’in taşı toprağı altın olduğu için havaalanına yer kalmadığından adamlar normal otomobil yollarının üzerinden uçak pisti yapmışlar. Resimlerde de göreceğiniz üzere uçak pistinin altındaki yoldan arabalar geçmektedir. Ama tel örgü, dikenli tel gibi hiçbir koruma unsuru yok. Bizde olsa çok kişi karşı çıkar, bir çok karşı fikir üretilir veee sonunda havaalanı yapılmazdı...

  


Son bi not:
Bir Lokanta Tuvaleti Üzerine Seranad..

Bir kafir lokantası düşünün..
Lokantanın tuvaletleri
Şayan-ı hayret..
Kafirler Türkleri de düşünmüşler..
A la Turca
Sözünden kinaye alaturka tuvaleti de koymuşlar
Kardeş kardeş
Yan yana..
Acep
Batı Doğu yakınlaşmasını mı anlatmaya çalışıyor ?
Yoksa
Uluslararası Barış' ı mı betimliyor ne ?
Hadi canım...
Saçmalıyorum yine..
Tuvalette..
Alaturka, malaturka..

  

 

 


Dr. Ahmet Girgin' in Göz hastalıkları Sitesi