İnsan bir
şehri sevdi mi onun güzel yanlarını bulmaya çalışıyor, sokaklarını,
hatta içine dalıp ruhunu keşfedebilme ümidini yaşıyor... İşte bu sefer
Paris’e geldiğimde kendimi Paris’in daha derinlerine girme ihtiyacı
hissettim. Ve tabi girdim...
Paris,
İstanbul’ umuz gibi tepeler üzerine kurulmuş bir şehir değil. Dümdüz bir
ovaya, Seine Nehri’nin iki kenarına yayılmış bir kent. Doğudan batıya
doğru baktığınız zaman, daha doğrusu Atlantik Okyanusu’na akarken, Seine Nehri’nin sağ kenarı “Rive Droite” “Sağ Kıyı”, sol tarafı ise
“Rive Gauche” yani “Sol Kıyı” adını almaktadır. Tarihte ve hatta
günümüzde sağ ile solun önemi ayrımcılık açısından önemlidir; zaten
geçmişte de Paris’ te bu fark yaşanmıştı. Sağ Kıyı dediğimiz kuzey kesim
daha çok Kral ve maiyetini barındıran aristokrasiyi temsil ediyordu. Sol
Kıyı ise daha çok talebelerin, düşünürlerin ve sanki dolayısıyla sol
düşüncenin yuvalandığı bölümdü. Eh benim sol ile işim olmadığına göre,
sağ tarafın en üst noktası olan Sacré Coeur’ e çıktım...
Çıkış için
yollar dar olduğu için Paris Belediyesi gayet güzel bir fikir
geliştirmiş, Pigalle meydanından kalkıp tepeye çıkan midibüsler servise
koymuştu. Ama asıl önemli olan yokuş yukarı çıkarken otobüsün mazotunu
turistlere yutturmamak için bu otobüslerin elektrikli olmasıydı; yani
bizdekinin tersine önce halk düşünülmüş, halkın otobüs egzozundan çıkan
gazlardan etkilenmemesi için de elektrikli özel midibüsler halkın emrine
sunulmuştu. Midibüsle tırmanırken gözüme bir yel değirmeni ilişti, Bu
yapı “Moulin a Galette”, Auguste Renoir’ın meşhur düğün resminin geçtiği
yerdi, bu nedenle resmini çektim ve sizlerle paylaşmak istedim...

Sacré Coeur’
e gelmeden önce ressamları ile ünlü Place Des Tertres’ den geçmemezlik
yapamazdım.... Ressamların yanında karikatüristler, geçen yazımda
belirttiğim Laternacılar arasından geçerken hareketsiz duran iki artisti
de sizler için resimledim. Nihayet Sacré Coeur Kilisesi’nin önüne
gelmiştim. Bu klasik yapıyı herkesin bildiği turistik açıdan çekilmiş
bir fotoğraf ile değil de başka bir açıdan çektiğim resmini sizlerle
paylaşmak istedim. Sonra sırtımı bu ünlü kiliseye döndüm ve baktım:
önümde tüm Paris uzanıyor, benim gibi bir çok turistin kendisini
kucaklamasını bekliyordu.

Bu klasik
turdan sonra yolumu Pere ( Papaz) La Chaise Mezarlığına çevirdim. Burası sanki
bir mezarlık değil de, ölümün müzesidir.. Pere La Chaise 1804 den beri yalnız Fransız ünlülerinin değil, dünyadan bir çok
ünlünün gömüldüğü bir mezarlıktır. Bu ölüler arasında Lafontaine, Balzac,
Alphonse Daudet, Alfred de Musset gibi yazarlar, Edith Piaf, Yves
Montand gibi şarkıcılar, Camille Pizarro gibi ressamlar, Auguste Comte
gibi filozofların mezarları vardır. Ama benim ziyaret amacım, Yılmaz Güney’in
kabri idi.

Yılmaz
Güney’ in düşünceleri, kişiliği beni hiç ilgilendirmiyor; ama sanatına
çok büyük saygım var. Tıpkı Türk Müziği alanındaki Zeki Müren gibi,
Yılmaz Güney’ de 1970’lerin Türk Sinemasının virtüözüydü. Yaptığı
filmler belki Türkiye’ de tam anlaşılamamış, fakat en azından yurt
dışında yakın değerlerini bulmuştu. Hatta “Yol” filmi Cannes Film
Festivali’nde büyük ödüle layık görülmüştü. İşte ben de, büyük
ustaya mezarına saygı ziyaretinde bulunmak istedim.

Mezarı sade
bir mermerin üzerine metal dikdörtgen şeklinde idi. Üzerine yeni
konulmuş çiçekler, eski solgunların hüzünlerini
saklamaya çalışıyorlardı...

Paris' e gelince Seine nehri kıyılarında dolaşamadan olmaz.. Eh ben de
öyle yaptım, Seine nehri kıyılarındaki bilhassa eski kitap satıcıları
arasında nostaljik bir gezinti yaptım ve tabii bilhassa doktorluğumu
gösterir bir poz verdim bir anatomi sayfasının önünde..))
Solda gördüğünüz resim ise Seine Nehrinde mavnayı arkadan iten basit bir
tekne..
Seine Nehri’
nin sularının seviye farkını giderebilmek için görülebilecek en güzel
örnek Saint Martin kanallarıdır. Burası Panama Kanalı’nın bir küçük
örneğidir. Diğer bir deyişle, Paris’te ki yansımasıdır. Bir gemi iki
suyun arasındaki seviye farkını geçebilmek için önce bir havuza alınır.
Bu havuz su ile doldurulduktan ve diğer tarafın seviyesine erişince,
diğer tarafın kapağı açılır. Gemi de o tarafa yoluna devam eder. Tabi
aynı sistem, su seviyesinden daha aşağı inmek için de geçerli idi. O
zaman işlem tersine yapılmakta, gemi veya mavna kanala alındıktan sonra
kapaklar kapatılıp su boşaltılmakta ve su seviyesi yeterince indikten
sonra diğer tarafın kapağı açılıp yoluna devam etmekte idi.

İşte ben de
St. Martin kanalını seyrederken, bir an Mısır seyahatlerime daldım ve Nil Nehri üzerindeki Esna Kanalından benzer geçişi hatırladım....
Nostalji bu olsa gerek..

Geçen yıl
başında Danimarka metro istasyonların yapısı dikkatimi çekmişti. Ve o
görüntüleri Kopenhag sayfamda yayınlamıştım.. Ehh Fransız milleti geri
kalır mı ? Onlar da aynı sistemi uygulamaya başlamışlar. Yani artık yeni
hatlarda bir istasyona girdiğimiz zaman, İstanbul’da ki kıytırık
metromuz gibi yolcular direkt olarak metro vagonlarıyla temas
etmiyorlar. İstasyona indiğiniz zaman kendinizi etrafı camlarla çevrili
bir kutuda hissediyorsunuz. Ne zaman ki metro istasyona geliyor, o
zamana hem metronun, hem de istasyonun, yani cam kutunun kapıları aynı
anda açılıyor ve hiçbir şekilde raylara düşme ihtimaliniz olmadan trenin
içine girebiliyorsunuz. Metro hareket etmeden önce de hem trenin, hem de
istasyonun karşı karşıya gelen kapıları kapanmış olduğundan bu tür
istasyonlarda kaza riski sıfıra inmiş oluyor. Ayrıca bu hatlarda artık
vatman vs.. de yok: Tren kendi başına geliyor, duruyor, kapılarını
açıyor, yolcularını alıyor, kapılar kapanıyor ve kendi başına bir
ileriki istasyona devam ediyor.

Bu sistemin
Singapur’da da olduğunu duydum; ama önce Fransa’da mı? Singapur’da mı ?
Danimarka’da mı ? Yoksa başka bir ülkede mi ? başlandığını bilmiyorum.
Bilen var ise ve bizlerle de paylaşırsa çok mutlu olurum.

Paris’ e
gidince Champs Elysée’ ye uğramamak olmaz.. Ama ben size klasik turist
gezisi anlatmadığıma göre Champs Elysée’ de hangi konudan bahsedebilirim
bir düşünün ...
İstanbul’da
F1 yarışında kim birinci oldu ? Mclaren-Mercedes değil mi? İşte
yazarınız sizlerle Champs Elysée’ deki F1 Mclaren arabasını ve pilotu
Kimi Reikonen’in giysilerini paylaşmak ister gördüğünüz iki
fotoğraf
ile..


Paris Borsası Avrupa’nın en eski borsalarından biri ve Fransızlar o eski halini
tümüyle korumak istemişler, bu arada yanındaki büyük yeşilliklerden
birinde olan bir el heykelini de sizlerle paylaşmak istedim. Heykelin
yanındaki bir insan ile fotoğrafladım ki boyutlarını daha rahat
tahayyül edebilesiniz diye...

Paris’in
taşı toprağı altın olduğu için havaalanına yer kalmadığından adamlar
normal otomobil yollarının üzerinden uçak pisti yapmışlar. Resimlerde de
göreceğiniz üzere uçak pistinin altındaki yoldan arabalar geçmektedir. Ama tel
örgü, dikenli tel gibi hiçbir koruma unsuru yok. Bizde olsa çok kişi
karşı çıkar, bir çok karşı fikir üretilir veee sonunda havaalanı
yapılmazdı...

Son bi not:
Bir Lokanta Tuvaleti Üzerine Seranad..
Bir kafir lokantası düşünün..
Lokantanın tuvaletleri
Şayan-ı hayret..
Kafirler Türkleri de düşünmüşler..
A la Turca
Sözünden kinaye alaturka tuvaleti de koymuşlar
Kardeş kardeş
Yan yana..
Acep
Batı Doğu yakınlaşmasını mı anlatmaya çalışıyor ?
Yoksa
Uluslararası Barış' ı mı betimliyor ne ?
Hadi canım...
Saçmalıyorum yine..
Tuvalette..
Alaturka, malaturka..
