Bir
“müşteri” nin Mısır turu izlenimleri...
Benim turlarıma katılanların
izlenimlerini hep merak etmişimdir, onun için hiçbir değişiklik yapmadan
iletiyorum.
Hüsnü Ovacık
MISIR
GEZİSİ (4 MART-11 MART 2001)
4 MART
PAZAR
Sabah
İzmir Grubu olarak ben ,Osman ve Hayrettin ağabey İstanbul’a vardık
.İstanbul’da Nergiz’ in katılımıyla kareyi tamamladık.
Saat 14.30
da Mısır Havayolları ile Kahire’ye hareket ettik ve 17:00 de Kahire hava
limanına vardık.
Selam
Mısır,selam Kahire,selam bürokrasi,selam keşmekeş ve de selam Afrika’nın
sıcak insanları.
Para
bozduruyoruz. Bir Mısır Lirası 3.84 Amerikan Doları’na denk geliyor ve
pound deniyor.. Dalgalı kurla bizim paramız ile ne ettiği meçhul. Vize
havaalanında veriliyor. Rehberimiz İbrahim Çiğdem ve de Mısırlı
Rehberimiz Eşref, oranın usulüne uygun Gümrükleme ile bizi otobüse
ulaştırıyor.
Otelimiz
1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılışı nedeniyle İmparatoriçe Eugénie’yi
misafir etmek üzere Mısır Hidiv’ i İsmail tarafından Gezire Sarayı
olarak inşa edilmiş. Alman mimar Julius Franz tarafından tasarlanmış ,
Paris ve Berlin’den ithal malzemelerle döneminin lüks binaları arasında
sayılmış. 1879’da Gezire Palace Oteli olmuş.1919’da Prens Habib
Lutfullah tarafından satın alınarak özel konut olarak kullanılmış.1970
yılında Marriott Otel grubu tarafından alınarak binanı her iki yanına
yirmişer katlı iki blok yapılarak 1982 yılında Kahire Marriott Oteli
olarak hizmete açılmış. Manzara çok hoş. Nil Nehri nazlı nazlı akıyor.
Kahire’de
Nil üzerinde altı adet ada var. Bizde bu adalardan biri üzerindeyiz.
Adalar dokuz adet köprü ile birbirine bağlanıyor. Nil kıyısında akşam
yemeği yiyoruz. Yemekten sonra bir grup otobüs yerine yürüyerek otele
dönüyoruz. Bizim grup, Nil kıyısında gece yarısına kadar süren bu
yürüyüşle sekiz kişi oluyor. Dört kişilik grubumuz Tuba, Evşen ve Fevzi-Ayten
çiftinin katılımı ile sekiz kişi oluyor.
5 MART
2001 PAZARTESİ
Sabah
kahvaltıdan sonra Kahire Milli Müzesi’ne gidiyoruz. Rozetta taşını
görüyoruz. Sert granitten siyah renkli bir taş. Müzenin içi Firavunların
kabul günü gibi .Müzenin gözdesi Tuthankamon hazinelerini seyrediyoruz.
Bildiğimiz katlanır yatağın, açılır kapanır yelpazelerin karşısında
şaşırıyoruz. O devrin teknolojisine,o devrin insanlarının buluşçuluğuna
hayran kalıyoruz. Mumyalar bölümü önünde kuyruk var. O kadar vakit yok.
Mumyalama
çok enteresan bir teknik gerektiriyor. Kanca yardımıyla ölünün beyni
burnundan çıkarılıyor. Beyin işe yaramaz organ. Daha sonra yürek,
ciğer, böbrek ve diğer iç organlar dört ayrı granit kavanoza konuluyor.
Vücuttaki kan akıtılıyor. Ceset bugün için muamma bir kimyasal ile
sıvanıyor. Ve keten bezine sarılıyor. Mumyalama yetmiş dört gün sürüyor.
Bu arada tütsüleme ayin tarzı törenler sürüp gidiyor. Daha sonra
mumyalanan beden üç adet beden ölçüsünde tabuta iç içe konuyor. Üzerine
de kişinin yüzü resmedilmiş mask geçiriliyor ve iç içe dört adet lahde
yerleştiriliyor. Ölüm bir çeşit yolculuk. Yapılan törenlerde yolcu
uğurlar gibi.
Müzenin
diğer kısımlarına göz atıp beş bin yıl öncesine muhteşem bir yolculuk
yapacağımızı anlıyoruz. Rehberimiz sayesinde tanrılarla, firavunlarla
tanışmaya başladık. En çokta neşenin ve kahkahanın komik tanrısı Bes’i
sevdik.
Papirüs
mağazasına giriyoruz. Aşağı Mısır’ın -ki burada Nil’in akış yönüne göre
aşağı-yukarı deniyor. Yani güney yukarı, kuzey aşağı oluyor- simgesi
papirüs bitkisi ile tanışıyoruz. Yukarı Mısır’ın sembol bitkisinin de
Lotus çiçeği olduğunu daha sonra öğreneceğiz.
Papirus
yeşil renkli bir bitki. Gövdesi odunsu. Gövdesindeki yeşil kabuk
soyuluyor. Bu kabuklardan sandal yapılıyor, karyola gibi çeşitli eşyalar
yapılıyor. Kabuğun altındaki beyaz gövde bir cm kalınlığında doğranıyor.
Altı gün su içinde bekletiliyor. Elle sıvama usulü suyu sıkılıyor,daha
sonra iki pamuklu kumaş arasına en ve boy olarak sıralanıyor ve altı gün
pres altında kalıyor. Preslenen papirüsler yazıya baskıya hazır kağıt
haline geliyor. Koyu renklisi daha kıymetli. Bu arada ucuz fiyata muz
kabuğundan yapılma papirüs benzeri kağıtlarda bol miktarda satılıyormuş.
Daha sonra bunun öyle olduğunu müze ören yeri çarşı Pazar yerlerinde
gördük.
Öğlen
yemeği için Haviar Restoran’a gidiyoruz. Kapıda dümbelek-ki burada tabla
deniyor- ve buraya özgü saz eşliğinde Mısır vurmalı ve yaylı çalgılar
grubu tarafından karşılanıyoruz.
Yemekten
sonra Gizza Bölgesi’nde ki Piramitleri gören bir tepeye gidiyoruz. Giza
Piramitleri diye adlandırılan ilkokuldan beri adlarını ezberlediğimiz
muhteşem üçlü Keops, Kefren ve Mikerinos’un panoramik görüntüsü
karşımızda. Günümüzde bir duvarı şakülünde, gönyesinde zar zor yapan
insanoğlu hangi ince hesap ve hangi teknoloji ile yaptı bunları acaba.
Piramitlerde kullanılan taşların toplamı İngiltere’de bugüne kadar
yapılan tüm kiliselerde kullanılan taş miktarından fazla. Piramitler’ in
en büyüğü Keops 230 X 230 metrelik bir alana oturuyor. Yüksekliği 146
metre.Yapımı yirmi yıl sürmüş ve altı milyon ton taş kullanılmış.
Piramitlerin en küçüğü Mikerinos’ un içine giriyoruz. Dar bir galeriden
aşağı doğru iniyoruz. Mezar odası denen yeri görüp çıkıyoruz.
Piramitlerin yüzeyleri kaymak taşından kaplı ve düz yüzeymiş. Hatta
üzerinde hiyeroglif yazılar varmış. Bugün ise taş blokların basamak
basamak üst üste konduğunu görüyoruz. Mikerinos’ un yüzeyinde bir oyuk
göze çarpıyor. Zamanında Harun Reşit de içeri girmek için yol aramış, asit
dökerek delmeye çalışmış, ama yüzeyi oymaktan öte bir şey yapamamış.
Günümüze
kadar toplam doksan altı piramit bulunmuş. Piramitler milattan önce 2705
ile 1550 yılları arasında yapılmış.
Piramitlerin önünde duran insan başlı – Firavun Khafre’nin başı - aslan
vücutlu Sfenks’in yanına gidiyoruz. Resimlerini gördüğümüz dev yapının
yanında olmak çok heyecan verici. Sfenksin boyu 57, yüksekliği 20
metreymiş. Sfenks’in gözleri Sirus gezegenine doğru bakıyormuş. Eski
Mısırlı’ lar astronomi’ de matematik’ de mühendislikte, tıp’da çok
ilerilermiş. Dört işlemin haricinde beşinci işlemi de biliyorlarmış, ama
bu beşinci işlemin ne olduğu bugün için bir muamma. Sfenks’i Memluklular
atış poligonu gibi kullanmışlar (Talibanlar her devirde var). UNESCO’nun
yardımı ile son sekiz yılda restore edilmiş. Bugün hala burnu yok.
Akşamüstü
Kahire’nin ünlü Han El Halil Çarşısına gidiyoruz. Çarşı’ nın girişinde
ki Hz Ali’nin oğlu Hüseyin adına yapılmış El Hüseyin Cami’ ine
giriyoruz. Kadın erkek yan yana saf tutmuş olarak namaz kılıyorlar.
Çarşı çok
renkli ve oryantal. Bizim mısır çarşısı gibi. Pazarlık inanılmaz. Yüzden
başlayan fiyat yirmilere düşebiliyor. Almamak için düşük fiyat versen
bile mal üstüne kalıyor. Çok eğlenceli ve keyifli bir yer.
Parfüm
şişeleri çok hoşuma gidiyor. Nergiz’ le gözlerimize sürme çektiriyoruz.
Dükkanın sahibi Şerif bin deveden kapı açıyor ve on milyon deveye kadar
çıkıyor. Kabul etsem Mısır’da gelin olarak kalacağım. Şerif otuz iki
yaşında. Peygamber’ de kendinden büyük hanımla evlenmiş neden olmasın
diye beni iknaa çalışıyor. Gezi neşeli geçecek .
Akşam Nil’
in üzerinde El Saray’a restoran’ da yemek yiyoruz. Gemide içki yok.
Osman bir koşu otele gidip rakı getiriyor. Kendi içkimize elli pound
ödüyoruz.
6 MART
SALI
Sabah
kahvaltıdan sonra Memfis Müzesine gidiyoruz. Müzedeki bacakları kırık
granitten yapılma dev Ramses II heykelini görüyoruz. Bu dev heykel su
kanalı açılırken tesadüfen bulunmuş ağırlığı iki yüz ton kadarmış. Açık
havada sergilenen Alabaster taşından yapılmış Ramses II, Ramses III
heykelleri ve Memfis sfenksi önünde resim çekiyoruz.
Memfis’
ten sonra Sakkara’ ya gidiyoruz. Sakkara tanrı Sakor’un himayesinde
Nekropolis. Önce Mastaba olarak adlandırılan yer altı mezarlarına
gidiyoruz. Bunlardan biri bugün için VIP olarak tanımlanan firavunun
yakını ve devlette önemli görev alan Titi’ ye ait. Duvarlarda
hiyeroglifler ve mezar odasında granit lahit var. Tavanda yıldız
rölyefler. Titi’ nin mastabasına girmek için sıra beklerken kapıdaki
görevli Nergiz’ e talip oluyor.
Bir
sonraki Mastaba Mereruka’ ya ait. Otuz bir odalı bir mezar. Duvarlarda
ki rölyefler muhteşem. Sanki resimli tarih gibi. Hayran hayran odalarda
dolaşıyoruz. Duvarlardaki figürler bize sanki mezarda değil de sanki o
devrin Ticaret Odasındaymışız hissini veriyor.
Basamaklı
piramide geliyoruz. Basamaklı piramit Firavun Zoser adına yapılmış anıt
mezar.
Halıcı
dükkanına gidiliyor. Deve tüyünden yapılmış iki taraflı halıların
tezgahlarını geziyoruz. Genelde çocuklar çalışıyor. Parmakları ince
olduğu için dokumada daha başarılıymışlar.
Yemekten
sonra Dr Ragıp ve oğlu tarafından işletilen Firavunlar Adasına
gidiyoruz. Dr. Ragıp devletten adayı kiralamış ve kredi almış. Tekneyle
geziliyor. Gezi parkuru üzerinde firavun heykelleri ve firavunlar
devrindeki günlük yaşamı anlatan sahneler var. Bir bölümde ekim biçim
yapılırken yanındaki bölümde papirüs tekne imal ediliyor. Onun yanında
kerpiç duvar yapılıyor, taş işçileri çalışıyor, kadınlar halı
dokuyor,bir diğer bölümde mumyalama yapılıyor. Tutankhamon’ un mezarı ve
hazineleri canlandırılmış. Çok hoş ve eğlenceli vakit geçiriyoruz. Birde
küçük çapta müze var. İskender ve Roma devrine ait belgeler ile
İskenderiye feneri ve İskenderiye Kütüphanesinin maketleri var.
Akşam
yemekte Ömer Hayyam şarabı içiyoruz. Bayağı güzel Mısır şarabı. Yemekten
sonra Osman’ s Grup TV kulesine çıkıyoruz. Kahire’yi döner gazinodan
seyrediyoruz. Manzara görmeye değer. Genç bir mısırlı fal bakmak
istiyor. Firavunlar dönemine ait falmiş. Adını doğum tarihini ve
sevdiğin rengi söylüyorsun, bilgisayardan papirus üzerine (tabii ki muzdan
yapılanı) basıp getiriyor.
Kuleden
otele fayton ile gidiyoruz. On kişi bir faytona nasıl sığdık ama.
7 MART
ÇARŞAMBA
Sabah
havaalanına gidiyor Luxor aktarmalı olarak Aswan’ a varıyoruz. Mısır
Havayolları’ nda ikram edilen kurabiyeleri daha önce hiç yememiştik. O
kadar lezzetli ki tadı damağımızda kalıyor.
Aswan’ da
barajı geziyoruz. Yapımına Nasır döneminde başlanmış ve yapımı yirmi yıl
sürmüş. Sovyetler yardım etmiş. Bu nedenle Sovyet Mısır Kardeşliği adına
anıt bile yapmışlar.
Aswan
Barajı yapılırken Ebu Simbel’de bulunan iki adet Ramses II Tapınağı
sular altında kalacakmış. Sudan ve Mısır hükümetleri uluslar arası
yardım fonu ile bu iki tapınağı güvenli bölgeye taşımışlar. Bizim
Zeugma’nın başına gelen Ebu Simbel’inde başına gelmiş. Ebu Simbel
anlaşılan daha şanslıymış. Bu arada Nil’d e timsahları yukarı Mısır’a
taşımışlar. Barajın aşağısında hiç timsah yokmuş.
1957
yılında ölen Ağa Han’ın mezarı da bu bölgede. Dürbünle bakıyoruz.
Bitmemiş
Obeliks’ e gidiyoruz. Yarım kalmış pembe granitten dikili taş öyle boylu
boyunca duruyor. Bitseymiş en büyük dikilitaş olacakmış.
Aswan’da
gemiye biniyoruz. Nehirde Felluka denilen yelkenliler geziniyor. Manzara
muhteşem. Philae adasındaki İsis Tapınağına uzaktan göz atıyoruz. Güneş
batarken hurma ağaçları Nil’ in o nazlı akışı hepimizi sarıp sarmalıyor.
Gemiyle gece ışıklandırılmış Com ombo Tapınağı’na
varıyoruz. Gemiler yan yana
demirlediği için üç gemi varsa sen sonuncuysan diğerlerinin içinden geçip karaya çıkıyorsun. Gemiler İskandinav yapımı ve de dört katlı ve
de oldukça lüks.
Com ombo
Tapınağı Tıp fakültesi olarak hizmet vermiş. Duvarlarda ki rölyeflerde
gösterilen tıp aletleri günümüzde kullanılanlarla aynıymış. Turda
bulunan doktorlarda bunu teyit ettiler.
Gemiye
döndüğümüzde bizden sonra karaya çıkan Fransız Grubun iskele kırıldığı
için denize döküldüğünü öğreniyoruz. Denizden adam toplamışlar. Hep
bizde olacak değil ya Mısır’da da oluyor böyle şeyler.
Gece
geminin diskosunda pisti kimselere bırakmıyoruz.
8 MART
PERŞEMBE
Sabah 6:30
da uyanıp Edfu tapınağını görmeye gidiyoruz. Tapınağın hikayesi çok
dokunaklı. Horus şeytan tarafından öldürülür. Karısı İsis Tanrı Ra’ dan
kocasından çocuk sahibi olabilmek için bir geceliğine kocasını geri
ister. Tanrı Ra dileği kabul eder. Horus bir gece için gelir ve sonra
kötülük tanrısı Set’in büyüsü ile on dört parçaya ayrılır. Çocuk doğar
ve İsis kocası Horus adına bu tapınağı yaptırır. Tapınak aynı zaman da
çocuğu olmayan kadınlar için umut kapısı olur. O zaman için aynı zamanda
doğumevi işlevi görür.
Gemiye
dönüyoruz. Gemi Esna’ ya doğru yol alırken kızlar grubu harmandalı
çalışıyoruz. Video kamerayı kapan cemi cümle kayıda başlıyor. Nil
boyunca daha önce Dr. Ragıp ‘da canlandırma olarak gördüğümüz
sahnelerin canlısı resmi geçit yapıyor. Rüyada gibiyiz. Esna’da karaya
çıkıp faytonla şehir turu yapıyoruz. Küçük bir kasaba çarşısında ne
görülecekse görüyoruz. Sebiller dikkatimizi çekiyor. Bildiğimiz ağzı
kapalı kazanlar yanlarında maşrapaları. Hayrına birileri gelip su
dolduruyor, gelen geçen içiyor.
Gemi demir
alıp Esna Barajına varıyoruz. Esna’ da daha önce çağlayan varmış.
Çağlayan’ ın olduğu yere baraj yapılmış. Asansör tabir edilen havuza
giriyoruz. Havuzun suyu boşalıyor ve biz yedi sekiz metre aşağı inerek
havuzdan çıkıp yolumuza devam ediyoruz. Barajı Bulgarlar yapmış. Gece
Luxor’ a varıyoruz.
Akşam
Galabaya denilen Mısır gecesi yapılacakmış. Herkes kıyafet Balosuna
hazırlanmış. Biz geç kaldık. Tuba ile gemideki tek mağazayı açtırıyor
kıyafetleri kiralıyoruz. Gece başlayıp bitene kadar bizim grup pistten
inmiyoruz. Jamaikalı Fransız, İtalyan Gruplar bize el çırpmakla
yetiniyorlar.
9 MART
CUMA
Tanrı
Amon’ a adanmış Karnak tapınağına gidiyoruz. Bugüne kadar gördüklerimiz
hiçbir şeymiş. Karnak tapınağı Luxor Tapınağından üç kilometre uzakta-. Birbirine sağlı sollu sfenkslerin sıralandığı yolla bağlıymış. Bugün
sadece birkaçı kalmış.
Tapınaklarda ki klasik sistem burada da var. Bizim anıtkabirde
gördüğümüz aslanlı yol gibi burada da koç başlı heykeller ile tapınağa
varılıyor. Tapınak kapısında iki adet pilon var. Yani kule kapı denilen
yapılar. Ve kule kapı önünde sağlı sollu dev heykeller. Duvarlarda da
rölyefler.
Bir
rivayete göre duvarlar yapıldıkça arkalı önlü kumla dolduruluyor,
resimler yapıldıkça da kumlar boşaltılarak aşağı iniliyor. İyi de bu
Mısırın ustaları rölyef yaparken hiç mi hata yapmıyorlar. Hata yapınca
taşı değiştirmek mümkün değil. Bence taşları markalayıp önceden rölyefleyip buraya getirdiler. Olamaz mı Mısır demek hayal dünyasını
zorlamak demek yoksa dağ tepe taş. Görsen de olur görmesen de. İçeri
giriyoruz. Yüz kırk dört adet dev kolonların olduğu hipostal ile
karşılaşıyoruz. Her birinin çevresi üç adam el ele verilerek
çevreleniyor. Yükseklikleri yirmi üç metre. Araları da üçer metre ve de
üzerleri silme işleme. Renkli yapılmış, renkler günümüze kadar soluk da
olsa gelmiş. Çatı yapmak için bu kadar sık ve büyük kolonu neden
yapmışlar ki. Belki de üzerinde kırk katlı iş merkezi vardı. Ne bileyim
belki de ahşaptı çürüdü gitti, ayakları kaldı yadigar.
Yatık
obeliskin yanından geçerek su kenarına varıyoruz. Bildiğimiz gölet.
Rahipler abdest alıyorlarmış. Rölyeflerden anlaşıldığı üzere bizim
bildiğimiz abdest almaya çok benzer hareketlerle bu işi yapıyorlarmış.
Gölün kenarında dilek taşı var, dilek tutarak etrafında üç kere
dönüyoruz.
Karnak’ da
kazı çalışmaları hala devam ediyor. Aslında tüm Mısır delik deşik
ediliyor. Her gün yeni bir yapı ortaya çıkarılıyor.
Karnak
Tapınağı aynı zamanda Üniversite olarak hizmet görmüş. Duvarların
birinde Kadeş Savaşı ve Kadeş antlaşmasını gösterir hiyeroglifleri
görüyoruz. Duvarlardaki metinlerde Ramses II’ nin Kadeş ‘de zafer
kazandığı anlatılıyormuş. Firavun usulü beyaz yalan başka nasıl
olabilirdi ki.
Karnak’dan
sonra Luxor Tapınağına gidiyoruz. Tapınak içinde cami var. Tapınağın son
bölümün dış duvarında Hırıstiyanlıkla ilgili freskler var. Son bölümde
ise Büyük İskender’in Şapeli var. Kaç medeniyet bir arada aynı
tapınakta. Sanki zaman Tünelinde gibiyiz.
Öğleden
sonra faytonla Luxor çarşısına gidiyoruz. Şeker kamışı suyu içiyoruz.
Mısır usulü pazarlık bizi çok eğlendiriyor. Öylesine garip pazarlık
sistemi var ki söylediğin fiyat üstüne kalıyor. Adam yüz diyor,almamak
için on diyorsun,bakıyorsun adam peşinden gelmiş peki ona al diyor.
Akşam
Karnak’ da ışık ve ses gösterisi yapılıyor. BBC İngilizce'si ile radyo
tiyatrosu gibi gösteri. Geceleyin Tapınak ışıklar altında muhteşem.
Nasıl desem büyü gibi. Mısır beni çok etkiledi. Ben de eski Mısırlılar
gibi ölümü “Beginning of Behind” olarak görmeye başladım. Papirüs
üzerindeki “Hesap Günü” nden çok etkilendim. Öldükten sonra kalbin tüy
ile tartılması, cennete gitmek için yüreğin tüyden daha hafif olması çok
anlamlı geldi.
Gece
geminin güvertesinde gökyüzüne bakarken yer ve göğün birleştiği hissine
kapıldım. Eski Mısır’ın ortaya çıkarılmasında adı en çok geçen Fransız
arkeolog Jean François Champollion’un “Gizemin tek bir adı vardır o da
Mısır’dır” dediğini içimden tekrar edip durdum.
10 MART
CUMARTESİ
Sabah
gemiyi terk ediyoruz. Otobüsler gelmiyor. Yedi bin otobüs hacca gittiği
için otobüs sıkıntısı varmış. Mısırlılar da sözlerine pek sadık
olmadıkları için bir saat otobüs bekliyoruz. Nihayet otobüsler geliyor.
Rehberler otobüs sürücülerini bir kaşık suda boğacaklar.
Teb
civarında Nil ile Krallar vadisi arasında ki yol üzerindeki Memnon
Kolonlarını görüyoruz. Yirmi metre yüksekliğindeki dev heykellerin
arkasında Amon - Ofis III tapınağı varmış. Günümüze bu iki heykel
gelebilmiş. Bu heykeller bulunmadan önce civardaki köylüler buradan
çocuk ağlaması sesi duymuşlar. Onun için ağlayan çocuk adı verilmiş
buraya. Bizim Manisa’ lı Niobe’yi çağrıştırdı.
Krallar
Vadisi’ne varıyoruz. Küçük trenler ile vadiye taşınıyoruz. Bir biletle
üç mezar gezilebiliyor. Tutankhamon için ayrı bilet gerekiyor.
Dayanamayıp ona da bilet alıyorum. Rehberin önerisi üzerine önce
20. hanedana mensup Ramses IV’e giriyoruz. MÖ 1100’lere denk geliyor.
Kapı girişinden itibaren rölyefler başlıyor. Gün yüzü görmedikleri için
renkler olduğu gibi günümüze kadar gelmiş. Rölyefler muhteşem. Duvarlar
resimli tarih kitabı gibi. Her yerde hayat anahtarı denile Ank’ ı, doğuşun müjdecisi olan scraba dedikleri bildiğimiz bok böceğini görmeye
alıştık artık. On iki ayrı bölümden sonra lahit bölümüne varılıyor.
Lahit yaklaşık yirmi ton ağırlığında granit.
Ramses VI
nın lahit odası tavanı sarı lacivert halı gibi. Gökyüzünü anlatıyor.
Ağzımız açık kalıyor.
Amenophis
II daha derin bir galeri ile iniliyor. Lahit odasına balkon gibi
platform yapılmış oradan bakılıyor. Kolonlardaki rölyeflerde cam
korumaya alınmış.
Galeriler
havalandırma tesisatı döşenmiş. Nefes alırken zorlanmıyorsun. Bence
havalandırma olmasa bile oksijen tüpü takıp galerilere girilir.
Böylesine renkli bir dünya kaçırılmaz.
Tuthankamon’ un mezarında benden başka kimse yoktu. Aswan granitinden
yapılma lahit ve on iki kilo gram ağırlığındaki üçüncü altın tabut
öylece duruyordu. Diğer iki tabutun birini Kahire Müzesinde görmüştük,
ikincisi de Paris’teymiş. Duvarda on iki adet maymun figürü var. Her bir
maymun bir ayı temsil ediyormuş.
Krallar
vadisi Nil’in batısında bir yer güneşin batışı ile ölüm birbiriyle
örtüşüyor. Krallar vadisinde Ramses II’ nin mezarı da var. Ama kazılar
hala devam ediyor. Bugün ziyarete açık olan bir mezar ertesi günü
çalışmalar nedeniyle kapanabiliyor. Bu arada yer altı mezarından ayrı,
Ramses II için vadi dışında da mezar yapılmış. Bir çeşit anıt mezar.
Hani gelen geçen dua okusun diye.
Krallar
vadisinden başka Kraliçeler Vadisi var, Asiller Vadisi var, İşçiler
Vadisi var. Hepsini gezmeye gün yetmez.
Krallar
vadisinde çalışmış arkeolog Thomas Howard’ ın günlük tuttuğu tepedeki
evi geride bırakarak Alabaster taşının işlendiği atölyeye giriyoruz.
Alabaster
taşı çeşitli renklerde. Yeşil, kahverengi ve krem renkleri var, Işığa
tuttuğunda şeffaf olduğunu görüyorsun. Siyah granit heykeller var. Çarşı
pazarda granit diye satılanların alçı olduğunu anlıyoruz.
Deir El-Bahari
‘de bulunan Firavuniçe Hatshepsut tapınağına varıyoruz. Güneş tüm
haşmeti ile yakıyor. Sıcak bir yandan zaman azlığı bir yandan bu
kayalara oyulan üç katlı tapınağın uzaktan resmini çekiyoruz. Görüntü
bizim Anıt-Kabir' e benziyor. Buranın bir de kötü şöhreti var. 17 Kasım
1997’de Tapınağın etrafındaki tepelerden turistlere ateş açılmış ve de
elli altı Japon Turist hayatını kaybetmiş. Tepelerin üzerinde bol
miktarda asker vardı. Mısır bir daha böyle olay olmayacak diye dünyaya
güvence vermiş ama terör bu nereden vuracağı belli olmaz.
Rölyef
derinliğinin yirmi santimleri bulduğu Medinet Habu tapınağına giriyoruz.
Renkler günümüze kadar gelmiş. Devasa şekillerin bir de renkli olması
insanın gözünü gönlünü açıyor.
Nil’in
kıyısında Anubis restoran da yiyoruz. Anubis ölülerin koruyucusu çakal
tanrı. Yemekten sonra İsis otele yerleşiyor ve felluka denilen
yelkenliler ile nehir turu yapıyoruz. Nil’ de güneşin batışını
seyretmeye doyamıyoruz. Geziden sonra kendimizi çarşıya atıyoruz.
Luxor’ un bizim Kemeraltı’ na benzeyen çarşısında akşamı ediyoruz.
Gece
otelde veda partisi veriyoruz. Hurma ağaçları, dolunay, Nil,
Firavunlar, Tanrılar, dostlar dün, bugün, yarın hepsi birbirine girdi.
11 MART
PAZAR
Luksor
Havaalanı’ndan Kahire’ye uçuyoruz. Pencereden çölü seyrediyoruz. Kahire
havalimanında grup hatıra fotoğrafı çektiriyor. Amr Diab’ın kasedini
alıyoruz. Gezi boyu duyar duymaz oynamaya başladığımız oynak müziği
yanımızda götüreceğiz. Nergiz Kahire’de kaldı. Okul arkadaşında bir
hafta daha kalacak.
Biz de
grup olarak İstanbul’da birbirimizden ayrılamadık. Osman Grup olarak
Bakırköy’de Hasan’ın yerine gittik. Arabada getirdiğimiz kaseti çalarak
Mısır havasını devam ettirdik. İzmir uçağı kalkana kadar balık yedik
şakalaştık. Derken İzmir grubu olarak İstanbul’ luları arkamızda bırakarak
İzmir’e yollandık.