Not: Küçük resimlerin üzerine tıklayarak büyütebiliriniz.
Kopenhag :
Kopenhag’a indiğimiz zaman Aralık ayının sert, kuru havası karşıladı
bizi...
Kastrup havaalanı aslında pek büyük olmayan üç bölümden oluşuyor:
gelişler 3. terminalden oluyor, ama giderken T.H.Y. ile dönüyorsanız 2.
terminalden hareket etmeniz gerekiyor. Uçaktan indiğim zaman para
bozdurmak için gittiğimde beni ilk üzen konu ise Türk Lirası’nın
değiştirilememe problemi idi. Ekteki resimde göreceğiniz üzere Liramız o
kadar çok sıfırlı ki, karşılığını muhtemelen tabelada gösteremedikleri
için Türk paramızı almıyorlardı.
İnşallah 2005’le beraber YTL’ye geçişimizle bu üzüntü verici durumdan
kurtulacağımızı umuyorum. Hava alanından direkt şehre tren bağlantısı
var; ücreti de 25,5 DKK. Eğer oteliniz şehir merkezinde ise Merkez
Garı’nda inebilirsiniz, yok biraz daha kuzeyde ise o zaman kuzey garını
tavsiye ederim. Ama şehri ucuz gezmek istiyorsanız bunun iki yolu var ;
-
FlexCard: Şehir bir çok bölgeye bölünmüş olduğundan bu kartı 2 veya
daha fazla bölgeli alabilirsiniz. Benim önerim hava alanında indiğiniz
zaman FlexCard’ı 220 DKK ödeyerek üç bölgeli satın almanızdır. Böylece
havaalanından şehre giderken bile ek bir ücret ödemezsiniz, şehrin
içinde bir hafta içinde istediğiniz kadar metro, otobüs, trene
binersiniz, hatta yanlış binerseniz tekrar iner, tekrar binersiniz ve
dönüşte de ücret ödemeden tekrar havaalanına dönersiniz. Böylece
şehir içindeki gezilerinizi en ucuz şekilde halletmiş olursunuz.
-
Copenhag Card : Bu kart ile FlexCard’a ek olarak bazı müzeleri
ücretsiz, bazılarına indirimli gezebilirsiniz. Ama Copenhag Card
ücreti 3 gün için 400 DKK olduğu için bence FlexCard’ın tercih
edilmesinde yarar var, çünkü zaten özel müzelerde Copenhag Card
geçmiyor, sadece basit bir indirim sağlıyor.
Kopenhag; küçük, şirin bir İskandinav kenti. Kanallar şehri birkaç
parçaya bölmekte. Trafik düzenli, akıcı. Hatta otobüs seferleri o kadar
dakik ki 1A, 2A, 5A 6A numaralı sarı kırmızı cimbom otobüslerin geçiş
saatlerine ne kadar kaldığı, duraklardaki elektronik panolarda
gösterilmekte ve otobüsler bazen erken geldiklerinden duraklarda
oyalanmak zorunda bile kalıyorlar.

Danimarka da dikkatimi en çok dört şey çekti:
-
İnsanların bol miktarda kürk kullanmaları. Danimarkalı hatunlar o
kadar çok kürk kullanıyorlar ki hayvanları koruma derneklerinin
üyeleri önce Danimarka’ya gidip protestolarını buradan başlatmaları
gerekir.
-
O kadar çok sanat galerisi var ki insanların resim ve güzel sanatların
diğer dallarına verdiği önem insanı şaşırtıyor ( ve çok hoşuna
gidiyor..).
-
Müzelerde güzel sanata verilen önem bir kat daha ortaya çıkıyor: çünkü
gezdiğim dünya ülkeleri arasında ilk defa Danimarkalıların her eserin
önünde uzun uzun durduklarını, yapıtları zevkle seyrettiklerini ve
eser hakkında hararetle tartıştıklarını gördüm.
-
Danimarka
metrosunun da bir çok konularda diğer metrolardan değişik özellikleri
var:
-
Metro ana merkezden idare ediliyor: dolayısıyla vagonlarda kondüktör
yok: bu nedenle metroya bindiğiniz zaman en öndeki kocaman camdan
metronun menfezlerde nasıl kıvrıla kıvrıla gittiğini güzelce
izleyebiliyorsunuz.

-
Metro durakları diğer metrolar gibi direkt raylara açılmıyor, yani
aslında istasyona indiğiniz zaman dört tarafı camla çevrili kapalı
bir kutunun içine girmiş oluyorsunuz.
-
Metro istasyona gelince hem metronun kapısı, hem de istasyonun
kapıları aynı anda açılıyor. Böylece hiçbir kazaya sebebiyet
vermeden vagona girmiş oluyorsunuz.

Benim gelişimle beraber o soğuk, kuru ayaz dindi, karlar eridi ve
böylece küçük, şirin İskandinav Başkenti’ni rahat rahat gezebildim.
Otelim, liman bölümü olan Nyhavn bölümünde olduğu için, önce deniz
boyunca bir yürüyüş yaptım.

Niyetim
Kopenhag’ın amblemi olan meşhur Deniz Kızı’nı görmekti. Liman boyunca
yürürken Deniz Kızından önce kocaman bronzdan bir heykele rastladım:
Michel Angelo’ nun Floransa’daki Davut Heykeli’nin bire bir kopyası.

Ama bu sefer tunçtan yapılmıştı ve kopya olduğunu heykelin kaidesinde
açıkça belirtiyorlardı. Daha sonra ilerleyerek bu zamana kadar kafası
iki kere koparılıp yerine tekrar konulmuş olan Deniz Kızı’na ulaştım.
Tüm Japon turistler mitralyöz gibi mahzun Deniz Kızı’nın resmini
çekiyorlardı. Ben de sıraya girdim ve sizlere Danimarka’nın güzel kızı
ile çektiğim resmi ekte sunuyorum.


Daha
sonra Rosenborg Şatosu'
nu gezmeye gittim. Özel mülkiyete sahip olan şatonun bir kısmı
onarılmasına rağmen içerisi orta çağdan kalma çok güzel eserlerle dolu
idi. Hatta bizim Topkapı Sarayı’nda gururla sunduğumuz çin porselen ve
vazoların çok güzel örnekleri de vitrinlerde yerlerini almışlardı.
Şatonun bir üst katına çıkarken kullandığımız döner merdivenli burçlar,
beni bir an çocukluğuma götürdü. Seneler önce annem bademcik ameliyatı
olmam için rüşvet olarak bana Aleksandır Dumas’ nın “Üç Silahşorlar”
kitabını almıştı. İşte şatonun burçlarındaki merdivenlerden çıkarken,
odaları dolaşırken sanki Atos, Portos, Aramis yanımdaydılar ve
D’Artanian ile bana eşlik ediyorlardı...

Şatonun
en üst katı ise kabul salonu olarak düzenlenmişti ve Kont’un tahtını da
barındıran barındırıyordu.

Sonra
aşağı mahzene inerek Rosenborg ailesinin hazinesini de gezdim.
Filmlerdeki gibi kalın çelik kapılardan geçerek girdiğimiz hazine
dairesinde de hakikaten nadide eserler vardı. Ama beni en çok etkileyen
salonun ortasında teşhir edilen Kont’un ve eşinin taçları idi. Bu taçlar
filmde gördüklerimiz gibi altın veya teneke parçaları silindirler
değildiler; üzerleri binlerce değerli taşla işlenmişti Her bir kıvrımı
ayrı bir sembolü gösteriyordu. Uzun, yorucu bir emeğin ve göz nurunun
eserleri oldukları ilk görüşte anlaşılıyordu..

Rosenborg Şatosundan sonra
Danimarka
Milli Galerisi’
ne de gittim. Restorasyonda olduğu için bir tek Turner koleksiyonunu
gördüm ve de çok mutlu oldum; çünkü fransız empresyonistleri seven ben,
burada Turner’ın tablolarında hem empresyonistlerin etkisini, hem de
kendi kişisel darbe vuruşlarını hissedebildim...


Not: Küçük resimlerin üzerine tıklayarak büyütebiliriniz.
Danimarka’da Yemek:
Daha
yazamadım..))