
1.10 2009: Hartum'dan Nyala'ya gidiş:
Uçağımız için saat 14 'de havaalanında olmamamızı söylemişlerdi, sonra
15 de olabilirsiniz dediler, daha sonra da 16.30 da karar kıldılar.
(Bakınız: Sudan usulü randevu)))
Uçağa
bindik. Görünüşte eski ama temiz bir Rus uçağı. Piste doğru ilerledik,
tam pistin başına geldik doğal olarak durduk ama, o duruş bir saati
geçti. Rus uçağının pilotları klimaları
çalıştırmadıklarından, kabinin içi oldu hamam gibi.. Dışarıda sıcaklık
50 derece, eh içerisi de 60 herhalde...Yolcular sinirlendi; kokpit'e
yürümek istediler. 1 saat 15 dakika sonra nihayet havalanabildik. Ne bir
açıklama var, ne de özür.... Kendi kendimize bu gecikmenin nedenini
soruyoruz, ama aklımıza iç bir şey gelmiyor. Allah'tan dönüşte şaşırarak
da olsa, sorunun cevabını aldım...

Rus uçağında ışık düğmeleri bizim basit masa
lamba düğmeleriyle aynı..
Gelişteki Marsland uçağındaki eziyeti görünce, başka bir havayolu
şirketi ile dönmek istedim. İyi ki de öyle yapmışım, SunAir'e bilet
aldılar.
15.10.2009 Nyala' dan Hartum'a dönüş:
Her
şey bana hediye edilen bir çakmağın havaalanı kontrolünde alınmak
istemesiyle başladı... Havaalanı görevlisi güzelim çakmağıma el koymak
isteyince:
"O zaman uçağın kabin görevlilerine verin, inişte alayım" diye öneride
bulundum. Sudanlı görevli oldukça düzgün bir İngilizce ile:
"Hayır. Ben bunu kabin görevlilerine veremem, burada bırakmak
zorundasınız." cevabını verdi. Sinirlendim tabii ve pasaportumu
göstererek:
"Bakın, ben doktorum ve Sudan halkına yardım etmek için buraya geldim,
eğer bu şekilde zorluk çıkarırsanız bir daha gelmem (hoş zaten
gitmeyeceğim) ve aynı zamanda arkadaşlarımın gelmemesi için de elimden
geleni yaparım." Bunun üzerine aynı görevli: "Efendim, ben size
çakmağınızı kabin görevlililerine vereyim dedim, siz kabul etmediniz!"
demez mi? Afalladım... "Yahu ben bu kadar aptal mı görünüyorum? Yoksa
İngilizcem mi çok kötü?" dedim kendi kendime.. Halbuki Sudan'a gelene
kadar bu İngilizceyle herkesle anlaşmıştım.:))
Açıkçası, Sudanlı görevli
çakmağımı hiç etmek istedi, biraz sert çıkınca 180 derece döndü. Aynı
görevli uçağa binerken yanımda belirdi, kabin ekibinden kime verdiğini
gösterdi ve gitti. Uçağa binince ne göreyim? SunAir' in uçağı Türk
Şirketi Corendon' dan kiralanmıştı... Işıl ışıl bir 737; kliması
gayet iyi çalışıyor.. Tolga Ilgın adındaki pırıl pırıl kabin görevlisi
yanıma geldi:
"Bunlar hep böyle yaparlar, merak etmeyin Ahmet Bey" diyerek beni
avutmaya çalıştı. Hatta rahatlamam için Buissness Class'ta uçurdu.
Tanrım, bir çakmak nelere kadirmiş :)
Havalandık; uçuyoruz ama, uçak bir türlü yükselmiyor, hep tarlaların
üzerinde gidiyoruz. Daha doğrusu kıraç topraklarda geziniyoruz. Bu kadar
alçak uçmamızın nedenini sordum:
"Al Fâshir havaalanına uğrayacağız. Yakın olduğu için de yükselmeye
zamanımız kalmıyor."
Hakikaten de kısa süre sonra Al Fâshir havaalanına
indik. Uçak yolcuları indikten sonra bir de baktım ki en az 20 mahkum
elleri ve ayakları ikişer ikişer birbirine kelepçelenmiş polis
görevlileri eşliğinde uçağın en arkasından gelmişler, aşağı iniyorlar:
gencecik tutukluları görünce bir tuhaf oldu içim. Keşke bu kadar çok
çocuk yapılmasa da, hepsi iş bulabilse de suç oranı artmasa, diye düşündüm ( kulakları
çınlasın başbakanımızın..) Lakin, bi seyyah olarak çekilebilecek bundan
etkileyici bir fotoğraf olamazdı. Resimleri çektim, ama tam perona
indikleri sırada yanlışlıkla flaşım patladı. Aslında Sudan'da resim
çekmek yasak, yani şu ana kadar sizlere ulaştırdığım resimlerin hepsi ya
izinle veya gizli çekilmiştir. Fakat, hele askeri havaalanında resim çekmek
insan hapse götürebilirdi, hele mahkumları çekmek daha vahim sonuçlar
doğurabilirdi.
Aptal Ahmet, sen 15 gün Sudan'da durumu idare et, sonra tam dönerken
ortalığı karıştır, hapislere düş! Az kaldı öyle oluyordu zaten. Bir kaç
dakika sonra yanıma bir görevli geldi nazikçe "Burada çektiğiniz resimler
hem sizin hem de bizim başımızı yakabilir." dedi. Allah'tan gelen görevli
uçak şirketinin görevlisi idi, Polis değil. Doğal olarak, fotoğraf makinemin alınacağından
korktum, Makine önemli değil Hong Kong'a gider bir tane daha
alırım, lakin hafızasındaki resimler giderse ben size bu görüntüleri
nasıl sunabilirdim?
"Haklısınız; hemen gözünüzün önünde çektiğim son resimleri
siliyorum" dedim, sildim. Allah' tan görevli davranışımı anlayışla karşıladı ve
makinemde aşağıda
göreceğiniz iki havaalanı resmi kaldı.

1- Her havaalanında görülen
onlarca Birleşmiş Milletler uçaklarından biri
2-Uzakta, ta uzakta sucuların hiç dinmeyen çıngırakları.. ( pardon
helikopterler )
Daha
sonra Tolga Bey ile konuşurken bana şunları anlattı:
"Hartum'a giderken ve gelirken yolcuların durumuna göre dolmuş usulü, ya
önce Al Fâshir' e uğruyoruz veya Nyala'ya iniyoruz. Bazen de uğramadan
direkt gidiyoruz." Yani burada düzensizlik ve son anda karar olağan bir
şey...
Al
Fâshir havaalanından kalkmadan önce Tolga Bey bir jest daha yaptı bana:
"Lütfen kokpite buyurun: Kaptan Pilotumuz Zeki Bey, Al Fâshir - Hartum
uçuşu için sizi kokpitte davet ediyor."
Daha
önce bir kaç kez kokpitte inişe tanık olmuştum. Hatta bir kez Air France
Jumbo jetinin üst katında grubumla "şampanya partisi" bile yapmıştım (
yanlış anlaşılmasın: yalnız şampanya içtik.. o kadar..)) . Ama bu sefer,
ilk defa kalkıştan inişe kadar tüm uçuşu kokpitte yaşayacaktım.
"Memnuniyetle" dedim ve kokpitte kaptan pilotun arkasındaki yerime
oturdum.
Corendon' un tüm ekibi gibi, kaptan pilot Zeki Bey' de çok nazikti.
Kalkışı gerçekleştirdikten sonra zamanın nasıl geçtiğini anlamadan
yolculuğumuz devam etti. Rahmetli babam Muzaffer Girgin THY'de teknisyen
olduğu için uçaklar hakkında az çok bir bilgim vardı. Belki de,
ilk defa uçakla tanışan birinin sorduğu basit soruları sormadığımdan,
Zeki Bey zevkle bana açıklamalarını sürdürdü. Bu açıklamaların en
ilgincini sizinle paylaşmak istiyorum. Böylece Hartum' dan kalkışımız
sırasında neden uzun süre beklediğimizi sizler de öğrenmiş olacaksınız:
"Ahmet
bey, ne yazık ki Hartum havaalanının radarı yok! Onun için her
uçak yalnız kendi radarına güvenerek havaalanına inebiliyor.
Havaalanının radarı olmadığı için de, kalkacak uçaklar mutlaka inecek
uçakları beklemek zorundalar. Lakin genelde Sudanlı pilotlar
iniş sıralarını öne çekebilmek için kuleye, uçaklarının havaalanına
çok yakın olduğunu yalanını söylüyorlar. Kule de -eli mecbur-
onların inişini bekliyor. Böylece havalanacak uçakların -kalkmak için
pist ucuna geldikleri halde- 1 hatta 2 saat bekledikleri oluyor. "
Düşünebiliyor musunuz 26 eyaletin başkenti olan şehrin havaalanında
radar yok. ADS, ILS, TCAS gibi ileri iniş teknolojilerinden
bahsetmiyorum, bildiğimiz vapurlarda, uçaklarda olan basit radar sistemi
Hartum havaalanında mevcut değil! Yani her kaptan pilot "ya nasip" deyip
iniyor...

Kaptan Pilot Zeki Bey ve hanım 2. Pilot
Hartum' dan geç kalkmamızın nedenini öğrendim ama, bu sefer de beni bir
ürperti sardı. Zira saat 21.00 olmuş, hava kararmıştı. Burada tek
güvencemiz Zeki Bey'in tecrübesi ve tek dileğimiz Hartum ışıklarının
kesilmemesiydi. Çünkü Hartum' da da sık sık elektrik kesintisi oluyor.
Allahtan elektrikler kesilmedi, Zeki Bey'de çok güzel bir şekilde bizi
Hartum'a indirdi...
Hartum' dan İstanbul'a dönerken, THY'nin içinde kendimi daha bir mutlu
ve güvende hissettim... Ta ki, bulaşıcı bir hastalığı vatanımıza
taşımamamız nedeniyle tüm şahsi bilgilerimizi yetkililer isteyinceye
kadar..
Neyse,
artık İstanbul' dayız ve 3 hafta geçmesine rağmen hala sağlıklı yaşıyorum..)))

Not: Küçük resimlerin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.