Katedralin kubbesi
54 metre çapında bir sekizgendir ve bu devasa kubbe 13 – 14. yüzyılda
yani, Vatikandaki San Pietro Katedrali ile Londra’ daki Saint Paul
Katedralinden çok daha önce yapıldığı için takdire şayandır. Diğer bir
benzetmeyi de bizim Aya Sofya' mızla yapabiliriz: Aya Sofya kubbesinin
yerden yüksekliği 56 m.dir. Başka bir deyişle, Aya Sofya ' yı
kaldırabilseydik ve yan yatırabilseydik.. neredeyse Duomo' nun içine
sokabilirdik..))

Santa Maria del Fiore Vaftizhane
Rehberimiz Christiano Cennet Kapısı
Duomo’ nun
önündeki yuvarlak bina ise eski “Vaftiz Hane” dir. Bilindiği üzere
Hıristiyanlar, Müslümanların tersine, günahkar doğarlar. Bu
günahlarından arınmaları için de papazlar tarafından vaftiz edilmeleri
gerekir. İşte kilisenin vaftiz hanesi ortadaki bu yuvarlak daha doğrusu
oktogonal (sekizgen) yapıdır. Vaftiz hanenin güneyindeki bronz kapı
orijinaldir ve üzerindeki tasvirler iki boyutludur yani derinlik hisleri
yoktur. Güney tarafındaki altın kaplama kapı ise “Cennet kapısı” olarak
anılır ve daha sonradan yapıldığı için Giotto’ nun başlattığı üç
boyutlu kabartma özelliğini taşır. Aslında turistlerin resmini çektiği ve
benim de sizlere sunduğum cennet kapısı, hakiki kapının kopyasıdır.
Orijinali ise kilisenin içindeki müzededir.

Duomo’ nun
sağındaki yol, ünlü markaların mağazalarının yer aldığı şehrin önemli
caddelerinden biridir. Bu yol bizi Senyörler Meydanı’ na götürür. Bu
meydan ise orta çağda şehrin kalbini oluşturmaktaydı. Tüm toplantılar,
gösteriler, tartışmalar bu meydanda yapılırdı. Hatta tiyatro eserlerini
sunmak ve konserler vermek için meydanın güney tarafında bir açık hava
sahnesi dahi mevcuttur. Halen bu sahnenin içinde bir açık hava müzesi
gibi birçok güzel heykel sergilenmektedir. Bu heykellerden biri sahnenin
sağında yer alan üç kişiyi iç içe geçmiş olarak tasvir eden heykeldir.
Bildiğimiz normal heykellerin tersine bu heykelde ön, yan ve arka cephe
diye bir şey yoktur. Heykelin dört bir yanı işlenmiş, böylece hangi
yönden bakarsanız bakın mutlaka heykelin önündeymişsiniz izlenimi
verilmiştir. Sahnenin solundaki bronz heykel ise mitolojik tanrıçalardan Meduza’ nın başının kesilmesini betimler. Rivayet odur ki Mediciler
heykeltıraşa bu heykeli bir parça olarak dökerse 800.000 Florin
ödeyeceklerini söylemişlerdir. Ama heykelin döküm sayısı arttıkça
meblağı düşüreceklerini belirtmişlerdir. Heykeltıraş eserini ancak üç
parçada dökebilmiş, gene de Mediciler bonkörlüklerini göstererek
heykeltıraşa sanki bir seferde yapılmış gibi ücreti ödemişlermiş. Bu
meydanda Medicilerin sarayının önünde hem Michael Angelo’ nun Davut
heykelinin kopyasını görebilirsiniz, hem de nerdeyse meydanın ortasında
olan Neptün çeşmesini seyredebilirsiniz. Bu çeşmede su geri planda
tutulmuş, karakteristik olarak heykel ve anıtsal görünüm öne
çıkarılmıştır. Heykellerin arkasındaki büyük yapı Medicilerin işleri
büyüdükten sonra yerleştikleri ikinci ve büyük kale/sarayları imiş.
Sarayın kulesine uzaktan bakıldığı zaman Floransa’ nın amblemi olan
zambak çiçeğini andırdığını fark edeceksiniz. Zaten sarayın duvarlarının
üstünde de aynı arma işlenmiş durumda... İşleri büyüdükten sonra, Mediciler bu sarayın yanına ticari ofislerini yapmışlardı. Bu ofisler şu
anda “Uffizi = Ofisler” sanat müzesine dönüşmüş durumdadırlar. İçerideki
bir çok tablonun arasında belki de en önemlisi Botiçelli’nin “Venüs’ün
Doğuşu” tablosudur. Aynı müzede yer alan Leonordo Da Vinci’ nin eskizlerini ve
Rafael’in tablolarını da kaçırmamanızı öneririm. Yalnız, pazartesileri
kapalı olan bu müzenin girişinde uzun bir ziyaretçi kuyruğu oluşmaktadır. Bu
nedenle 3 € vererek giriş kapısının karşısında bulunan rezervasyon
bürosundan mutlaka daha önce bilet alarak rezervasyon yaptırmanızı
öneririm.

Neptün çeşmesi
Medici Sarayı Açık Sahne
Medusa Üç Boyutlu Heykel
Medicilerin
sarayından Arno nehrinin karşı kıyısında bulunan yazlık sarayları Pitti’
ye uzanan kapalı bir galeri mevcuttur. Uffizi Müzesi’nin sonunda Arno
Nehrine ulaştığınızda sağa bakarsanız nehrin üzerindeki -bu galerinin de
devam ettiği- meşhur “Ponte Vecchio” yani Eski Köprü’yü göreceksiniz.
İsminden de anlaşılacağı üzere, Eski köprü 5 asırdır yerli yerinde
durmaktadır. Eskiden burada daha çok kasaplar, kümes hayvanları
satıcıları, pazarcılar bulunurmuş. O zamanlar kestikleri hayvanların
deri, baş vs. gibi kalıntılarını, sebze satıcılarının çürümüş sebze ve
meyveleri Arno nehrine atmaları kötü kokulara sebep olduğundan Mediciler
bu tür tüccarların eski köprü üzerinde çalışmalarını yasaklamışlar.
Belki de böylece ilk çevre kirliliği karşıtı hareket Mediciler
tarafından başlatılmıştır... O zamandan beri ve halen köprü üzerinde
altın imalatçıları ile mücevher dükkanları bulunmaktadır ve genelde
zengin turistler bu mağazalardan alış veriş yapmaktadırlar.

Ponte Vecchio
Köprünün resmini
çekmek isterseniz önerim, sevgili rehberimiz Chiristiano’ nun bizi
götürdüğü Bristol Oteli’nin avlusudur. Zaten bizim yarım günlük şehir
turumuz da burada sona ermişti... Lakin ben bundan 5 sene önce
gittiğimiz, yemeklerinin tadı damağımda kalan ve çok yakında bulunan “La
Sagrestia” lokantasına gitmek istedim. Dostum Dr. Sezar Mural ile
lokantaya uğradık: eski köprüyü geçtikten sonra dümdüz 50 m
giderseniz solda bu lokantayı göreceksiniz. Afiyetle -zamanımız olmadığı
için- pizzalarımızı yedik. Lokantanın içi eski Rönesans
tablolarının kopyalarıyla ile bezenmişti. Bu tabloların altında ise Arno
Nehri’nin taştığı 1966 yılında suyun ulaştığı seviyeyi gösteren
işaretler var (alttaki resmi büyültürseniz o bronz plakaları
görebilirsiniz.). O sene, insan boyuna ulaşacak kadar su evlerin
giriş katlarını doldurmuştu. Aynı yıl, suyun tahliyesi için nehrin
yatağında hafif değişiklik yapmışlar, çünkü bu değişiklik yapılmazsa
nehrin daha ileride yanından geçtiği Pizza Kulesi daha da eğilecek, belki de
yıkılacakmış. Kule zarar görmesin diye İtalyanlar nehir suyunun
boşaltılmasını değişik bir hattan yapmışlar. İşte böylece
memleketlerinin gelir kaynağı olan tarihi sanat eserini
koruyabilmişler. Acep bizde olsa bu kadar ince düşünür müydü
büyüklerimiz; ne dersiniz ?

Ristorante La
Sagrestia
www.lasagrestia.com
Via Guicciardini, 27/R.
(Ponte Vecchio) 50125 Firenze
Son olarak sizlere
davetli gittiğimiz başka bir restauranttın adresini vereceğim:
Ristorante
“Buca Mario”
www.bucamario.it
P.zza Ottaviani a pranzo 50125 Firenze
Bu restaurant
tanınmış ve zor yer bulunan bir lokanta. Belki de bizim Tepebaşı’ ndaki
Hasır Meyhanesi’nin biraz daha büyüğü.... Aslında yemekleri çok güzel;
lakin bizim için seçilen yemekler o kadar tatsızdı ki o güzelim yerden
içimiz buruk ayrıldık... Ne yazık ki bu güzel bir yere gidip oranın tadına
varmadan ayrılmak, yemek seçimlerini yapan Türk acentesinin kusuru idi.
Türk damak tadını bildiklerini zanneden insanlar İspanyol Tapaslarının
kötü örnekleri ile masamızı bezeyince yemeğimizin sonu hüsran oldu.....
Bu nedenle bu
lokantaya giderseniz yalnız İtalyanların yediği et yemeklerini tatmanızı
öneririm. Ama Avrupalılar eti az pişmiş yedikleri için garsonlara
mutlaka eti iyi pişirmeleri gerektiğini söylemeye unutmayın.... Afiyet
olsun..

Not:
Küçültülmüş resimlerin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Vaktiniz olursa Murat Özsoy' un aşağıdaki güzel yazısını da okumanızı
öneririm.
Floransa
Murat ÖZSOY
Michelangelo’nun başyapıtı Davut
heykeline ev sahipliği yapan Floransa’ya öğleye doğru ulaşıyoruz. Tüm
gece otobüs yolculuğundan sonra hayli yorgunuz doğrusu. Ayağımızı sürüye
sürüye de olsa kent merkezine yürüyoruz. Dünyanın hem en eskisi, hem de
en büyüklerinden biri olan Uffizi Sanat Galerisi önünde yüzlerce kişiden
oluşan inanılmaz kuyruğu görünce moralimiz iyice bozuluyor. En iyisi,
otelimize dönüp birkaç saat dinlenmek galiba! Siesta’yı hep İtalyanlar
yapacak değil ya!..
İki bin yılı aşkın bir süre önce,
Sezar’ın emriyle Arno Nehri kıyısında kurulur Floransa. Kent, adını
bereket tanrıçası Flora’dan alır. Adının hakkını vermek için de çalışır,
didinir, bereketine bereket katar! Medici ailesinin 1434 yılında
başlayan iktidarından itibaren de sanatın ve kültürün beşiği olur.
Botticelli’den Leonardo da Vinci’ye, Raphael’den Donatello’ya,
Michelangelo’dan Rubens’e kimlerin başyapıtları yok ki bu beşiğin
içinde! Kırkı aşkın sanat müzesine ev sahipliği yapan bu güzelim kentte
kaç parçaya bölünmemiz gerektiği konusunda ilginç fikirler yürütüyoruz!
Ortaçağ ve Rönesans sanatı alanında
dünyanın en büyük iki koleksiyonu Floransa’da. Bunlardan biri, adını
Medici düklerinin ofisinden alan Uffizi Sanat Galerisi, diğeri ise, bir
zamanlar kralların yaşadığı muhteşem Pitti Sarayı. Büyük başın büyük
derdi olurmuş! Bu derece muhteşem sanat koleksiyonlarını korumak da
gerçekten ciddi bir sorun olmuş! 1966’da Arno Nehri taşmış ve kent feci
bir sel baskınına uğramış. Tüm dünyanın katkılarına karşın, kentin sanat
eserlerinin restorasyonu hayli uzun yıllar almış. “Malın var mı derdin
var!” diye boşuna söylememiş eskiler!
Henry James’ten Stendhal’e, Albert
Camus’dan Mark Twain’e bu kentin hayranları saymakla bitecek gibi değil.
Yarım milyonluk kenti yılda bir milyonu aşkın turist ziyaret ediyor! Her
yıl nüfusunun iki katı kadar turist ağırlamak da her kente nasip olmaz
doğrusu!
"TEFECİLER CEHENNEMLİKTİR!" DİYEN
KİLİSE BANKACIDAN BORÇ ALIYOR!
Rönesans dünyasında Floransa, Medici
ailesi ile inanılmaz bir kader birliği yapar. Nasıl yapmasın ki, XIII.yüzyıldan
itibaren Floransa’ya yerleşmiş olan Mediciler kentteki iş hayatının
yarısını kontrol eder hale gelmiştir! Üstelik, Mediciler asıl gücünü,
Venedik, Roma, Pisa, Milano ve Avrupa’nın diğer önemli merkezlerinde
kurdukları bankalarından almaktadır. Pazarda herkes ambarındaki unu
kadar konuştuğundan, ambarı ağzına kadar unla dolu Mediciler de 1434
yılında iktidarı bir ele geçirirler ki, üç asır boyunca onları
iktidardan düşürene aşk olsun!
Medici finans imparatorluğu, “borç
yiğidin kamçısıdır” düsturuyla kamçıya doymayan Avrupalı hükümdarlara,
özellikle de Papaya borç verir. Ancak, gün gelir, hükümdarlar borçlarını
ödeyemez, sermayeyi kediye yükleyen Medici imparatorluğu da iflas
ediverir. “Güvenme varlığa, düşersin darlığa” sözüne aldırış etmemek
hayli pahalıya mal olmuş anlaşılan bu hanedana!
Medicilerin Papaya bile borç
vermesi, siyasetin ne denli tuhaf beraberlikler yarattığını göstermesi
açısından hayli ilginçtir! Çünkü, bir zamanlar, Katolik Kilisesi
tefeciliği yasaklamış ve tefecilerin cehennemde çürüyeceğini söylemiş;
böylece de, meydan Yahudilere kalmış. Yahudilerin tefeci piyasasındaki
tekeli, Medicilerin bankacılıkla ilgilenmeye başladığı döneme dek
sürmüş, sonra da “Zaman sana uymazsa sen zamana uy!” düsturundan hareket
eden Hıristiyanlar para piyasasına ağırlıklarını koyuvermişler! Tabii,
bu arada, İncil’deki, “Devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı
Egemenliği’ne girmesinden daha kolaydır” sözü, artık telaffuz edilmez
hale gelivermiş. Boşuna değilmiş demek ki, “Dünya ile ahret iki ortak
kadındır; birini razı ettin mi, öbürü kızar!” deyişi...
ALMAN KOMUTANIN KIYAMADIĞI
VECCHİO KÖPRÜSÜ
Ortaçağ kentlerinde çok az sayıda
köprü varmış. Koca Paris’te sadece iki, Roma’da Tiber Nehri üzerinde ise
topu topu üç köprü bulunurmuş o çağda! Floransa’nın en eski köprüsü de,
Arno Nehri’nin en daraldığı yere kurulmuş olan Romalılardan kalma
Vecchio Köprüsü’dür. Adı da zaten “Eski Köprü” anlamına gelir. 1944
yılında, Alman ordusu İtalya’dan geri çekilirken Nazi komutanın havaya
uçurmaya kıyamayıp iki tarafındaki ortaçağ kuleleriyle yakındaki
binaları yıkarak geçilmez hale getirmekle yetindiği köprü işte bu
köprüdür.
1345’te inşa edilen köprüde, ilk
zamanlar sadece kasaplara yer verilir. Sonraları, ayakkabıcıdan
demirciye dek türlü çeşitli dükkânlar boy atar köprüde. Tarihler 1591’i
gösterirken büyük yerden büyük bir emir gelir: “Bütün dükkânlar yıkıla,
yerlerine kuyumcular kurula!”. O gün, bugündür, Vecchio Köprüsü’nde
kargadan başka kuş, kuyumcudan başka dükkân bulunmuyor! Köprüde büstü
dikili olan Cellini de zaten bir kuyumcu ustası. Vecchio Köprüsü’nün
dört asırlık muhteşem ev sahipliğinin de katkısıyla olsa gerek,
Floransa’nın kuyumculuktaki şöhreti hiç de yabana atılamayacak bir
düzeye ulaşmış durumda!
“ROMEO VE JULİETTE” İN ESİN
KAYNAĞI
Shakespeare’in, “Romeo ve
Juliette”ine esin kaynağı olan iki asil aile arasındaki kanlı çatışmalar
gerçekte Floransa’da geçer. Bu çekişme, XIII. yüzyıl ortalarında papa
ile imparator arasındaki savaş sırasında patlak verir ve Romeo’nun
ailesi papanın, Juliette’in ailesi ise imparatorun tarafını tutar.
Böylece, Floransa’daki basit kavga, tüm Kuzey İtalya kentlerine yayılır.
Shakespeare’in bu çatışmalardan üç
buçuk asır sonra 1595’te kaleme aldığı oyununda kent Verona’dır. Romeo
ve Juliette’in aşkı, aileler arasındaki korkunç kin karşısında
umutsuzdur, bu yüzden iki âşık peş peşe intihar eder!.. Kahramanlarının
trajik sonu oyun yazarı Shakespeare’e hem zenginlik, hem de soyluluk
unvanı getirir!.. İlginçtir, o dönemin muhafazakârları, tiyatroları,
çevredeki genelevlere benzetecek kadar tiksindirici bulurlarmış!
CEKETLİ ŞARAP, ELMALI GÖZLÜK!
Adını bereket tanrıçasından alan
Floransa’nın çarşısı da adı gibi bereketli doğrusu! Şarap şişesinin
üzerine, minik bir erkek ceketi giydirmişler, on iki bin lirete
satıyorlar. Minik ceket, şarabın fiyatını hayli artırmış anlaşılan! Lüks
mağazaların vitrinlerindeki elbise ve ayakkabı etiketlerini sıfır
bolluğundan dolayı okumakta güçlük çekiyoruz. “Gelateria” adlı
dondurmacı dükkânlarına sık sık rast geliyoruz Floransa’da. Doğrusu,
tadı da nefis dondurmaların. Meydanlarda, bir masanın etrafına iki
portatif iskemle atıp mum ışığı ve sokak lambası altında “Tarocchi”
ilanlarıyla tarot falı bakan falcılarla Roma’da olduğu gibi Floransa’da
da hayli sık karşılaşıyoruz.
Bir gözlükçü vitrinine gelişigüzel
serpiştirilmiş elma ve armutlar dikkatimizi çekiyor. Vatandaşın,
dükkândan içeri girip, “İki kilo elma istiyorum, bir de Ferre marka
güneş gözlüğü!” demesi içten bile değil doğrusu! Az ötedeki
hamburgercinin vitrinine de ilginç bir resim çizmişler. Hamburger nefes
nefese koşturuyor, peşinden de bir çift takma diş kovalıyor! Bir başka
vitrinde parmak büyüklüğünde mini minnacık dikiş makineleri görüyoruz.
Üzerlerindeki etikette ise en az beş sıfır var! İran rejim karşıtlarının
fotoğraflı muhalefeti Roma’da olduğu gibi Floransa sokaklarında da yoğun
biçimde sürüyor.
MEGAFONLU HAŞHAŞ PROPAGANDASI!
Floransa’nın en kalabalık
caddelerinden birinde “Droga illegale - Mafia Arricchita
Antiproibizionisti” pankartı ilgimizi çekiyor. Her türlü uyuşturucunun
serbest bırakılmasını talep eden bir pankart bu! Saçı dökük bir
konuşmacı haşhaşın ve marihuananın yasallaşması konusunda İtalyanca ve
İngilizce olarak megafonlu ikna turları yapmakta. Radical Party imzalı
“Legalize Drugs” ve “Legalize Cannabis” afişleri de İngilizce
yazıldığına göre özellikle turistlerden yardım istiyordu anlaşılan.
El ilanları dağıtıp her türlü
uyuşturucu yanı sıra, uyuşturucu elde edilen hintkenevirinin de
yasallaşmasını istiyorlar. El ilanında, “Uyuşturucular, tehlikeli olduğu
için yasak değil, yasak olduğu için tehlikelidir!” deniyor ve devam
ediliyor, “hintkenevirinin üretim ve tüketiminin yasallaşması konusunda
İtalyanların oy kullanabileceği yeni bir referandum için imza
toplayanları destekleyin!”.
Standlarında da bir hintkeneviri
yaprağı resmi altına “Yasallaşsın!” diye not düştükleri tişörtler
satıyorlar. Gezimiz boyunca, hemen her kentte, el bombasından Che
Guevera’ya kadar yüzlerce ilginç tişört görüyoruz ama, uyuşturucu elde
edilen hintkenevirinin yasallaşmasını isteyen tişört de Floransa’ya
kısmet oluyor!
Standda konuştuğumuz gözlüklü adam,
uyuşturucunun yasallaşmasını neden istediğini sorduğumuzda, “uyuşturucu
satışının yasaklanmış olması, mafyaya milyonlarca dolar kazandırmaktan
başka hiçbir işe yaramıyor ki!” diyor. “Peki, hiç mi denetim olmamalı
sizce?” dediğimizde ise, “hafif uyuşturucular markette, ağır
uyuşturucularsa eczanede satılabilir belki!” buyuruyor! Ne iş yaptığını
soruyorum. Banka müdürüymüş, ayrılmış, iş arıyormuş! Bu şartlar altında,
iş bulmasının hayli zor olabileceğini düşünmeden edemiyorum!
Bu konuşmaların üstüne, bir kara
köpek geliyor ve uyuşturucunun yasallaşmasını isteyen pankartın üzerine
def-i hacette bulunup yoluna devam ediyor. Tüm bu manzara karşısında,
bize de, “Hayırlısı olsun!” demekten başka bir şey düşmüyor doğrusu!..
359 YIL GECİKEN ÖZÜR!
Galileo Lisesi önünden geçiyoruz.
Sırf, “Dünya güneş etrafında dönüyor!” dediği için, 1633’te Engizisyon
karşısına çıkarılan ünlü İtalyan gökbilimci ve fizikçi Galileo Galilei,
yirmi gün süren davada, kendini pek savunmaz, diz çökerek öğretisini
yadsımak zorunda kalır. Eğer inkâr etmemiş olsa, işkence görecek ve
hatta kazığa bağlanıp diri diri yakılacaktır. Zavallı Galilei ve zavallı
insanlık!..
Bir söylentiye göre, Galilei
doğrulurken ayağını yere vurur ve “Ama, gene de dünya dönüyor!” diye
haykırır. Bir başka rivayete göre de, mahkeme salonundan çıkarken,
avizenin sallandığını görür ve “yine de dönüyor!” der. Galilei’nin
bunları söyleyip söylemediği pek belli değil ama, Floransa
yakınlarındaki evinde Engizisyon gözetiminde yaşamaya mahkûm edildiği,
birkaç yıl sonra da kör olduğu biliniyor…
Papa II. John Paul 1992’de,
kilisenin Galilei’ yi yargılamasının bir “yanlışlık” olduğunu söyler! Bu
“yanlışlığın” kabulü için tam 359 yıl geçmesi gerekmiştir! Ne demeli,
buna da şükür! Peki, ya diğer “yanlışlıklar”?..
Engizisyonun mahkûm ettiği bilim
adamının adının şimdi bir liseye verilmesiyle, insanlığa çektirilmiş
olan bunca acı, bu kadar kolaylıkla unutulabilecek ve affedilebilecek mi
ki? Bu arada, dünyanın döndüğünü en nihayet kabul etmesi için aradan
bunca yıl geçmesini neden beklediği sorusunun yanıtını Vatikan verebildi
mi? Son olarak, Galilei’yi mahkûm etmiş olan Papa ve Engizisyon
yöneticilerine, 1992’de “yanlışlığın” kabulü sonrasında, Vatikan
tarafından vicdanlarda da olsa herhangi bir ceza verilip verilmediği
konusu da insanlığın kafasını ciddi biçimde meşgul etmesi gereken
sorulardan olsa gerek!
GÖZDEN CADI TEŞHİSİ!
Her ne kadar, İspanyol
Engizisyonu’nun üç buçuk asırlık bir dönemde katlettiği insan sayısı
yirmi beş bini bulmuşsa da, Protestanlar da onlardan hiç mi hiç aşağı
kalmamışlar doğrusu! Sadece, XVI. ve XVII.yüzyıllarda İngiltere’de
büyücü suçlamasıyla acılar içinde ölüme gönderilenlerin sayısı otuz bini
aşmış!
İspanyol Engizisyonu’nun maliyetleri
bir dönem öylesine çok artar ki, halka açık idamları iptal etmek zorunda
kalır. Çünkü, “infazların hemen ardından düzenlenen halka açık şölenler”
bütçeyi fevkalade sarsmaktadır! Bakın “Kızıl Kardinal” Richelieu ne
demiş 1639 yılında: “Dünyanın en namuslu, en dürüst, en erdemli adamına
altı satır yazı yazdırın; onu ölüme gönderecek en az bir açığını
yakalarım!”. Yakalar mı yakalar doğrusu!
O dönemde yargılamalar yalnızca yazı
üzerine olsa, “yazma-kurtul!” diye düşünülebilirdi. Ancak, Engizisyonun
hışmından, yazmasan da o kadar kolay kurtulamazdın! Bir dönem Sevilla’de
ortaya çıkan bir papaz “cadıları” gözlerinden tanıdığını iddia eder ve
bu papazın teşhisiyle tam üç yüz yetmiş kadın yakılarak öldürülür!
“Gözden karakter teşhisi”nde devrim
yapan papaz, “zındıkları” da tanıyabildiği iddiasıyla epeyce “zındığı”
telef eder. Zamanla, işi iyice ilerletip bu kez de Engizisyonda görevli
başka bir papazı gözlerinden teşhise yeltenince film kopar ve bu kez
“cadıların ve zındıkların amansız teşhisçisi papaz” içine şeytan
girdiğine karar verilerek yakılır! Ava giden avlanmış, ancak avlanana
dek de hayli can yakmıştır! “Yazıdan, sözden ve gözden zındık teşhisi”
yanı sıra, “idrardan karakter tahlili”ne yeltenen Engizisyoncu çıkmamış
mı acaba, merak etmemek elde değil doğrusu!
Öğleye doğru Rönesans’ın beşiği
Floransa’dan ayrılacağımızdan son bir kez daha Duomo Meydanı’na ve gotik
katedrale uğruyoruz. Bir buçuk asırlık bir çalışmadan sonra 1436’da
tamamlanan Santa Maria del Fiore Katedrali’nin ününe ün katan bir
özelliği de Dante’nin burada vaftiz edilmiş oluşu.
Katedral’in hemen önündeki, sekiz
köşeli, yeşil-beyaz mermerli San Giovanni Vaftizhanesi bin yıllık
geçmişiyle kentin en eski yapısı! Vaftizhanenin Doğu Kapısı, ya da
Michelangelo’nun deyişiyle “Cennet Kapısı” yirmi yedi yıllık bir
çalışmadan sonra ancak 1452’de tamamlanabilmiş. Bir vaftizhane kapısı
yirmi yedi yılda tamamlanabiliyorsa varın gerisini siz düşünün!
Üzerindeki on bronz paneldeki kabartmaların konusu Eski Ahid’den yani
Tevrat’tan alınmış. Havva ile Adem’in Yaratılışı’ndan başlayıp Seba
Melikesi ile tamamlanıyor panellerdeki öyküler. Yeşil-pembe-beyaz
renkli, seksen beş metrelik Çan Kulesi ise gerçekten çok etkileyici.
Üstelik de tam yedi asırlık!..
MEDİCİ PRENSİNİN SEKS KÖLESİ
ORDUSU!
İnşası bir asır süren ve 1700’lerin
başlarında tamamlanan San Lorenzo Kilisesi Medici Şapeli’ndeki mermer
desenlerin mükemmelliği karşısında şaşkına dönüyoruz! Mermerin, nakış
gibi bu derece ince ince işlenebileceğini hayal bile etmek son derece
zor doğrusu! Mediciler’in mezarları için yapılan bu şapelin düzenlenmesi
de tahmin edilebileceği gibi Michelangelo’ya ait. İki düke ait
lahitlerin üzerine, ölümlü dünyanın simgeleri olan “Gündüz ve Gece” ile
“Alacakaranlık ve Şafak” heykelleri yerleştirilmiş. Her birinde bir
erkek ile bir kadın yer alıyor. Kompozisyon ustalığı açısından bu derece
özgün bir başka yapıt dünyada gösterilemiyor. Mediciler’e mezar
düzenlemesi yapan Michelangelo’nun kendi mezarı ise Galilei, Machiavelli
ve Rossini’nin de mezarlarının bulunduğu XIII.yüzyıla tarihlenen Santa
Croce Fransiskan Kilisesi Medici Şapeli’nde.
Acid-Jazz’lı, orak çekiç’li ya da
Che’li tişörtler denizini geçip Medici ailesinin 1540 yılına dek
yaşadığı Medici Sarayı’nı geziyoruz. Son Medici Prensi Gian Gastone’un
hem kadın, hem de erkeklerden oluşan “seks kölesi ordusu”nun dört yüz
kişiyi aştığı rivayet olunuyor. Et kokarsa tuzlanırmış, ya tuz kokarsa
ne yapmalı ki?..
GALLERİA ACCADEMİA’DA DAVUT
HEYKELİ
Vakit darlığından, dosdoğru Galleria
Accademia’ya yönelip kuyruğa giriyoruz. Galleria Accademia tüm
İtalya’nın en ünlü müzelerinden biri. Bu şöhretin nedeni de çok basit!
Davut heykeli burada hayranlarıyla buluşuyor. Yaklaşık bir saatlik
bekleyişten sonra, Michelangelo’nun ünü dünyayı tutan başyapıtı
önündeyiz. Rehberler, heykelin her bir damarını, her bir kasını ayrı
ayrı anlatacaklar vakit yetse! Gerçekten de, Davut heykelinin
ellerindeki ve boynundaki damarlar öylesine canlı ki, etkilenmemek elde
değil doğrusu!
Michelangelo, üç yıllık bir çalışma
sonucu, 1504 yılında tamamlar heykeli. Tüm dünyanın asırlardır
hayranlıkla izlediği bu eser ortaya çıktığında, inanması zor ama, dâhi
sanatçı sadece ve sadece yirmi dokuz yaşındadır! Michelangelo’nun,
Rönesans insanını ön plana çıkarmış olduğu Davut heykelinin Apollo’dan
ve hatta Herkül’den daha yüklü bir anlatıma sahip olduğu kanısı yaygın.
Davut; kuvvetli vücuduyla gücü, cesur yüz ifadesi ile de öfkeyi
sembolize ediyor.
Ancak, yine böyle güçlü, kuvvetli ve
öfkeli birinin, 1527 yılındaki bir kargaşa sırasında, Vecchio
Sarayı’ndan fırlatıverdiği bir masa yüzünden Davut’un sol kolu kırılır!
Sadece bir kolun restore edilmesi on altı yıl sürdüğüne göre, Davut
heykelinin bu masa fırlatma operasyonundan ucuz kurtulduğu bile
söylenebilir! Bir de, güçlü, kuvvetli ve öfkeli birileri, Davut
heykelinin koluna masa değil de, başına bir yatak odası takımı
fırlatıverseydi? İnsan olabilecekleri düşünmek bile istemiyor!
Vecchio Sarayı’ndan fırlatılan masa
yüzünden Davut heykelinin sol kolu kırılınca, sütten ağzı yanan
Floransalılar yoğurdu üfleyerek yemeğe karar verirler. Davut’un
orijinali, 1873 yılında, sırf bu heykel için yapılmış olan Galleria
Accademia’da emniyet altına alınırken, meydanlar da Davut’suz mahzun
kalmasın diye, mermer kopyası Signoria Meydanı’na, bronz kopyası ise
Michelangelo Meydanı’na yerleştirilir.
FLORANSALILAR İÇİN DAVUT HEYKELİ
ÖZGÜRLÜĞÜN SEMBOLÜ
İsrailoğullarının peygamberi ve
kralı olan Davut, vahşi hayvanlara karşı tek başına giriştiği
dövüşlerdeki başarısı ve gözü pekliği ile tanınıyor. Bundan yaklaşık üç
bin yıl kadar önce yaşamış olduğuna inanılan Davut, Dev Calut’u sapan
taşıyla öldürmesi ile ünlü. Kuran’ın bir çok ayetinde de adı geçen Davut
Peygamber, İslam inancına göre, kendilerine kitap indirilen dört
peygamberden biridir. Zebur’un Davut Peygambere gönderildiğine inanılır.
Yine inanışa göre, Davut Peygamberin
güzel ve tok sesinin etkisiyle, yabani hayvanlar uysallaşır, uçan kuşlar
yerlere düşer! Halk arasında, sesi gür ve tok olan erkekler için “dâvudi
sesli” denmesinin nedeni de budur.
İşin ilginci, dev Calut’u öldürmesi
ile ünlenen Davut Peygamber, bu heykelinde, beklenebileceği gibi, bir
ayağını devin kesik başının üzerine koymuş halde ifade edilmez. Çünkü,
Davut Peygamberin, zaferini, acı kuvvetine değil, zekâsına ve
masumiyetine borçlu olduğu vurgulanmak istenmiştir. Davut heykeli,
asırlar boyunca Floransalılar için özgürlüğün sembolü olmuştur.
Saldırgan düşmanlarla çevrili kent, kendini, çok güçlü düşmanları dize
getiren Davut Peygamberle özdeşleştirmiştir.
DAHA İYİ BİR NEDEN OLABİLİR Mİ
YAKILMAK İÇİN?
Davut’un mermer kopyasının
yerleştirildiği Signoria Meydanı, bir yandan Vecchio Sarayı’na ev
sahipliği yaparken, öte yandan da reformcu Dominiken keşiş
Savonarola’nın 1498’de önce aforoz edilip sonra da yakılmasının
acılarını taşıyor.
Bu keşişin yakılmayı hak edecek ne
yaptığı uzun süre aklımı kurcalıyor. Sonunda öğreniyorum ki, Medici
hanedanının üç asırlık iktidarını 1494-98 arasında kesintiye uğratan
devrimin lideri bu keşiştir. O zaman pek çok şey kafamda berraklaşıyor.
Medici iktidarını kesintiye uğratmaktan daha iyi bir neden olabilir mi
Signoria Meydanı’nda yakılmak için! En fazla yağ, en çok gıcırdayan
tekerleğe sürülmez mi?
1310 yılında tamamlandığına göre,
yedi asırlık bir ömrü arkasında bırakan Vecchio Sarayı’nın doksan küsur
metrelik upuzun bir de kulesi var. Sarayın içi nefis eserlerle dolu,
ancak ne fotoğraf, ne de video çekimine izin veriliyor! Bu nefis sarayı
yaptıranlar ve aileleri şöyle ayaklarını uzatıp rahat edebilmişler midir
burada acaba? Doğrusu pek sanmıyoruz… Çünkü, sarayın tamamlanmasının
üzerinden daha kırk yıl bile geçmeden Floransa’nın kara yılı olan
1348’de, yüz bin kişilik kent nüfusunun altmış bininden fazlası vebanın
pençesinde can verir!
KUYRUKLUYILDIZ VEBA SAÇIYOR!
ÇARESİ: KUŞ MASKESİ!
Kara veba, sadece Floransa’yı değil
tüm Avrupa’yı kasıp kavurur. Cenevizli tüccarlar tarafından Kırım’dan
taşınan hastalık çok hızlı bir biçimde Avrupa’ya yayılır. Her yerde ölü
sayısı korkunç biçimde artar. Veba, yıllardan beri iyi ürün alamadığı
için zaten perişan olmuş halkın üçte birini, hem de birkaç ay gibi çok
kısa bir sürede yok eder! 1350 yılında uzaklaşan salgın pek kendini
unutturmaya niyetli değildir; yüzyılın sonuna dek on yılda bir tekrar
geri gelir!
Yıllar boyunca, vebanın, günahları
yüzünden insanlara Tanrının gönderdiği bir ceza olduğuna inanılır. Veba,
umutsuzluğa ve çılgınca davranışlara sebep olmaktadır. Pek çok kentte,
hiçbir suçu olmayan dilencilerle Yahudiler kuyuları zehirlemekle
suçlanıp katledilirler. Kimi kentlerde de, günah çıkartmak isteyenler,
sokaklarda ayin alayları oluşturup kendi kendilerini kırbaçlayarak
dolaşırlar!
Oysa tek suçlu, veba basilinin
taşıyıcısı piredir. Farenin üzerinde parazit olarak yaşayan pire,
fareden insana geçip hastalığı başlatır. Çöp dolu sokaklarda kara
farelerin, sıçanların birdenbire çoğalışı vebanın gelişinin
habercisidir. İlginçtir ki, kimi bölgeler mucizevi şekilde bu felakete
uğramaz! Mucizenin nedeni ise veba salgınının ticaret yollarını izlemesi
ve bu yollardan uzakta olan bölgelere ulaşamamasıdır!
Savaş yaralarını tedavi etmekle
sınırlı Ortaçağ tıp bilgisinin veba salgınıyla savaşabilmesi hiçbir
şekilde mümkün değildir. Paris Üniversitesi’nin insan anatomisi hakkında
pek az bilgisi olan hekimlerine göre, veba salgını, gökyüzünden geçen
büyük bir kuyrukluyıldızın havayı zehirlemesi sonucu ortaya çıkmıştır!
Bu ilginç teşhisten sonra sıra tedaviye gelmiştir! Ortaçağ hekimleri,
kuyrukluyıldızın zehirlediği havayı temizlemenin çaresi olarak, halka,
kocaman ateşlerde kokulu tütsü ve papatya yakmayı önermektedir! “Yarım
hoca dinden, yarım hekim candan eder!” dedikleri kadar varmış doğrusu!
Hava yoluyla bulaştığına inandıkları
vebadan korunmak için insanlar, kafalarına kuş gagasını andıran, içi
kokulu maddelerle dolu garip ötesi maskeler takarlar! Etrafa sirke
serpmek, böcek tozlarından lapa yapmak gibi popüler tedavi yöntemleri de
havanda su dövmekten öte bir işe yaramaz! Sonuç olarak, üst üste
yığılmış tabutlar, alelacele toplu mezarlara atılıveren cesetler gibi
korkunç sahneler pek çok kentin değişmez görüntüsünü oluşturur veba
salgını boyunca…