Küçük resimlerin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz

Seneler önce Türk
Turizmi daha emekliyordu. Otellerimiz yetersiz, otobüslerimiz klimasız,
yollarımızın çoğu stabilize idi.
O senelerde
rahmetli babam THY’ da teknisyendi. Ben de Galatasaray Lisesi’ni yeni
bitirmiş taze tıp öğrencisiydim. Turist o kadar azdı ki 2 acente
birleşip, 3-5 yolcuyla 3 medeniyet dediğimiz Yunan, Roma, Osmanlı
eserlerini kapsayan Çanakkale, İzmir, Bursa turu yapardık. Hatırlayanlar
bilir, acente, eski Commer tombul minibüslerinden birinin iç
koltuklarını değiştirip yatar hale getirmişlerdi de, çok lüks olduğu
hayranlıkla konuşulmuştu...
İşte o
günlerde Galatasaraylı bir abim olan THY genel müdürü Vedat Alparslan
bana bir acente açacaklarını ve bunun başına gencecik Ahmet’i getirmek
istediklerini söylediler: hem hoşuma gitti, hem şaşırdım. Ben daha 3-4
senelik tıfıl bir rehberdim. Dünya olanaklarını görmem için de uçakla
bir dünya turu teklif ettiler: memnuniyetle kabul ettim tabi...
Önce
–sonradan aşkım olacak- Paris’e yollandım. Yeşilköy’ün o eski Türk
Filmlerindeki küçük hava meydanından. Rahmetli babam perondan uğurladı
beni…

Rahmetli babam M.
Muzaffer beni eski Yeşilköy Havaalanından uğurlarken
Paris’e inişimde şaşkınlık bir türlü yakamı bırakmadı. O ne muhteşem
caddeler… Ne kadar çok otomobil vardı… Kadınlar ne kadar alımlı
giyinmişlerdi… Neyse, Paris’ten birkaç yazımda bahsettiğim için detaya
girmeyeceğim.
Etoile Meydanı ve
Eiffel Kulesi
Oradan ver elini Rio De Janeiro…. Uzun uçak yolculuğunda güneş batışı
eşlik etti bize, ama hiç batmadı, çünkü o da batıya gidiyordu, bizde…
Nihayet Rio havaalanına indik. Ben telefonda kendime bir otel ayarlamaya
çalışırken, bir el dokundu omzuma “Türk müsünüz?” diye sordu. Bu, o anda
duydum belki en güzel cümle idi: karşımda Air France’ ta çalışan ve bana
yardımcı olmayı isteyen İzmir asıllı bir Yahudi vardı: Robert Sidi.
(Robert seneler sonra internetten beni buldu ve hala yazışıyoruz: Ne
tatlıdır eski dostluklar…)
- Evet diye cevap verdim.
- Gel sana bir otel bulalım dedi. Böylece Rio’ da geçireceğim o unutulmaz
bir hafta başladı.

Sis altında İsa
heykeli ve Rio' yu kucaklayan Corcovado tepesi
Brezilya’da 1 erkeğe 3 kadın düşüyor. Hatta Bel Horizonte diye bir bölge
var orada bir kadına 7 erkek düşüyormuş. Gözlerinizin fal taşı gibi
açıldığını hissediyorum. Yani o zamanlar Türkiye’de kızlarla el ele
tutuşamayan bizler, Rio’ da bir huri cennetine düşmüş olduk. Kızlarda
öyle zannettiğiniz gibi esmer değil, çoğunluğu yeşil gözlü sarışın,
erkek olarak siz bir şey yapmıyorsunuz, zaten kızlar sizin için gerekeni
yapıyorlar… Tabi bu tecrübe benim düşüncelerimin çoğunun değişmesine
neden oldu.

Sevgili Arkadaşım
Robert ( şimdi artık Diş Dr.u) Rio' lularla beraber
Rio' da
-bence yanlış bir seçimle- dünyanın yeni 7 harikasından biri seçilen
Corovado tepesindeki İsa Heykeli ile o zaman -ve hala- en büyük stadı
olan 100.000 kişilik Maracana' da meşhur Brezilya futbolunu seyrettim,
sevinç gösterisi olarak üsttekilerin aşağıdaki seyircilere kilolarca un
döktüğünü gördüm...
Maracana
Oradan Arjantin’e uçtum: 9 Temmuz caddesi ve tangolarıyla rüya gibi bir
kent Buenos Aires... Fakat o zamanlar başta Peron var.
Yakalananların ne olduğu belli değil. Hatta seneler sonra Jack Lemmon'
ın "Missing" filmi kayıp oğlunu arayan çaresiz bir babayı
anlatıyordu. Ben ise tam deyim yerindeyse deli-kanlı, sanki kırk yıllık
gazeteci gibi gördüğüm anarşist yazıları, kurşunlanmış binaları çektim.
Memlekete dönünce durumumun ciddiyetini ancak anlamıştım..
Buenos Aires ve Peron..
Buenos Aires'ten sonra yolum Şantiago' ya uzandı. Şili o zamanlar dahi
şarap üretiminde ileriydi. Vina del mar, Val Paraiso gibi sahil
kentlerini gezdim. Oradaki gördüğüm yapılar ancak seneler sonra
Türkiye’de inşa edilecek Kuşadası, Antalya’nın oluşumunun öncüleri idi.
Otobüslere balık istifi binildiğini, hatta arkalarına bile asıldığını
unutmamak gerek..

Santiago' da Otobüs yolculuğu ve Türk
Banyosu ( Bangkok takilerle karıştırmamak gerek)
Daha sonra ver elini Peru : Başkent Lima o zamanlar İstanbul' dan
daha gelişmişti. Fakat 1990' da 2. kez gittiğimde bizim onları çoktan
geçmiş olduğumuzu memnuniyetle gördüm. Peru halkı sevecen, yardımsever
ve az şeyle mutlu olmasını bilen bir topluluk..
Peru’
dan sonraki durağım Tahiti oldu. Birçok küçük adadan oluşan bu ülkenin
havaalanında en büyük en büyük adası olan Papeete idi. Adada Türkiye’nin
de gerisindeki bir tarihe düşmüştüm sanki... Kaldığım otel güzeldi ama,
otobüsleri bizden de kötü, tahtadan yapılmış kamyonlardı. Gauguin’ in
senelerini geçirdiği Tahiti de benim hem gördüklerim, hem de
yaşadıklarım tekrar dalgalandırmıştı düşüncelerimi.

Tahiti' de kamyon kasasına oturtulmuş tahta kabin detayı ve Bora Bora
mavisi
Bir motosiklet kiraladım ve ada turu yaptım. Zaten çevresi topu topu 140
km. O arada otostop yapan bi kızı aldım. Fakat kız beni tutmuyor iğreti
bir şekilde dokunuyordu, sanki tiksinir gibi... Sordum:
-Neden bu kadar gerginsin diye? Cevabı çok ilginçti:
-Siz beyazlar bize medeniyeti öğreteceğiz diye buraya geldiniz, tüm
kültür değerlerimizi yok ettiniz. Sizleri sevmiyoruz!”
Türk olarak konuyla ilişkim olmamasına rağmen, ben de nasibimi almıştım…
Ertesi gün Club Med’ in tatil köyü olan meşhur Bora Bora adasına gitmek
istedim. Motora bindik, fakat yolculuk ücreti çok fahişti. Ama yapacak
bir şey yoktu, çünkü tek seçenek o teknelerdi.. Yolculuk sırasında bir
kola içmek istedim, “Ne kadar? “ diye sordum, cevap çok ilginçti:
-Biz misafirperver insanlarız sizlerden böyle bir şey için para alır
mıyız?”
E tabii motor yolculuğu için uçak parası alırsan, içki parasını almasan
da olur...))
Tahitili kızların hiçbiri güzel değil, hepsi şişko, göğüsleri sarkmış,
dişleri çürümüştü…. Motorcuya sordum “Sizin güzel kızlarınız nerede?”
Cevabı hayli ilginçti :
-Tüm güzel kızlarımızı filmciler aldılar, burada da yalnız şeker kamışı
yemekten şişmanlamış ve dişleri çürümüşler kaldı…
İlk defa Bora Bora’ daki Club Med tatil köyünde genç görmedim; hepsi
yaşlı Amerikalılardı halbuki o zamanlar dahi Türkiye’ye gelen GM’ ler
genç yolculardan oluşuyordu.
Aslında konunun cevabı gayet mantıkiydi: Fransa’dan Tahiti seyahati,
Türkiye’deki tatilin 5 misline çıkıyordu. Yani çulsuzlar bize paralılar
Tahiti’ ye gidiyorlardı. Hoş... şimdi de öyle değil mi?
Tahiti’ den sonraki durağım Tokyo idi. Orada da gördüklerim de bağnaz
düşüncelerimi üçüncü kez değiştiriyordu. Tokyo’da insanlar karınca
sürüsünü andırıyordu . Fakat ne metroda, ne de yolda birilerine
saygısızlık etmiyorlardı. Bizdeki misafirperverliğin belki 10 mislini
ben orda yaşadım. Bir adres sorduğunuzda çekik gözlüler sizi taa
aradığınız yere kadar götürüyorlar, sonrada size teşekkür ediyorlardı.
Düşündüm: “Biz misafirperverliğimizle övünüyoruz acaba haklı mıyız?”
diye..
Tokyo’da taa 70’lerde insanlar hasta oldukları zaman maske takıyorlardı.
Bizim ancak hastanede gördüğümüz maskeleri onlar saygıdan, mikrop
kendilerine ve başkalarına bulaşmasın diye sokakta takıyorlardı.
Düşünün, bundan 40 sene önce.
İlk defa Toyota arabalarla da Tokyo’ da tanıştım; bizde ve Brezilya’da
koca amerikan arabaları revaçtaydı ve benzini yakmaz, yutarlardı.
Japonlar daha o zamanlar küçük tasarruflu arabaları üretmeye
başlamışlardı. Toyota, 30 sene sonra Türkiye’ye geldi...
Daha sonraki durağım Bangkok’ tu. Hani bizde 100’lerce lira verip
aldığımız orkideler oralarda yerleri süpürüyordu ve hala öyle...
Bangkok’ ta bir Fransız grupla karşılaştım. Onlarla beraber yatan Buda,
yüzen market gibi yerleri ve ne yazık ki Türk banyoları diye
adlandırılan seks evlerini gezdim. Türk banyoları deyimi ancak 20-30
sene sonra azaldı. Ama gene tek tük rastlanıyor.

Bangkok kanalı ve Buda Heykelleri
Son durağım Hong Kong’ tu. O ne ihtişamlı binalardı onlar: 30-40 katlı
binalar mantarlar gibi, dip dibe yükseliyordu. Bangkok’ taki gibi burada
da bir karışıklık, bir curcunadır gidiyordu sokaklarda... Çekçeklerle
insanlar, insanları taşıyorlardı. 4. kez bakış açımı değiştirmek için
zorlanıyordum...
Çekçek ve Hong Kong ( son resim gece eğlence arabası geçişi)
Bu sene dünya oftalmoloji kongresinde renk körlüğüne uyguladığım
lensleri anlatmak üzere yolum tekrar Hong Kong’a düştü. Eski Hong
Kong’la yenisini karşılaştırmaya çalıştım. Artık ne çekçekler vardı, ne
de Hong Kong ile anakarayı -Kawloon’ u- bağlayan Star Ferry isimli
arabalı vapurlar vardı... Hong Kong adası anakaraya denizin altından bir
tünelle bağlanmıştı ve eski yıpranmış feribotlar mahzun olarak
istirahata çekilmişlerdi. Hatta, Hong Kong havaalanı o kadar büyüktü ki
chek-in noktası ile uçağı biniş noktasına havalimanının içinde trenle
gidiyordunuz...
İlk
gittiğimde büyük dediğim 30-40 katlı binaların yerine artık 130-140
katlıları yapılmıştı. Yenilerinin yanında eskiler kötü giyimli sokak
çocuklarına benziyorlardı...
Honkong’tan sonra ver elini Paris, Paris’ten de İstanbul....
Vatanıma döndüm ama düşüncelerim allak bullak olmuş, fikirlerimin çoğu
değişmişti: Türkiye, dünyanın merkezi değildi artık. Bizden çok daha
değişik, bizden çok daha iyi, bizden çok daha medeni ve geri memleketler
vardı.
Bizim yapmamız gereken de bu ülkelerde iyi olanlarını almak, kötü
olanlarını onlara bırakmaktı. Bina yapmak toplumu geliştirmiyor, çok
çocuk yapmak işi zorlaştırıyor. Önemli olan yavrularımıza düşünme ve
değerlendirme yetisi verebilecek bir eğitim sistemi..
Ama geçen senelerde ne yazık ki toplumumuz ileriye gideceğine,
yoluna geri geri adımlarla devam ediyor ne yazık ki..
Not: Resimler, gençlerin hatırlayamayacağı super8 makineyle
çekilen filmden alındığı için -doğal olarak- siliktir.

Küçük resimlerin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz