Zaten tapındıkları
tanrıların tümünün isimlerini kendileri de bilmiyorlar.
Tanrılara saygı
açısından tapınaklara giren erkekler de bellerine
sarong
(Sarungan)
isimli peştamal türü bir
kumaş sarmak zorundalar. İlk tapınakta (Buseh
Batuan Cunung) bu böyle oldu.

Buseh
Batuan Cunung
İkincisinde (Karoi)
iş biraz daha savsadı. Sarong yerine genişçe bir kumaş kemer aynı işi gördü
nedense..

Karoi
İkinci tapınak bizim Sümela manastırını hatırlattı bana. Bir tek farkla
ki Sümela’ya içiniz merakla dolu tırmanıyorsunuz, gezdikten sonra
iniyorsunuz. Burada önce indik, Kapadokya veya Ürdün’deki kayalar içine
yontulmuş mabetlere benzer Karoi tapınağını gördük, fikren ve zihnen
tatmin olduktan sonra dönüş yolu, tırmanış çok daha zor geldi bana..
Çünkü mabet bir vadinin içinde kurulmuştu. İniş kolaydı da çıkışı bir
bana sorun...))
Üçüncüsünde (Tanah Lot)
hiçbir şey giyinmemizi istemediler; ama pirinçle kutsadıktan sonra içeri aldılar. Tüm
bunları yaparken rahiplerin düşüncesi tamamen duygusaldı yani parasal...
Tanah Lot ( Son resim kutsanma ve
para ödeme sırası..))
Öğle yemeğini sönmüş
bir yanardağın manzarasını seyrederek yedim. Kadek’in söylediğine göre
hala aktif olan yanardağlar varmış Endonezya’da. Yemekte üç şey
dikkatimi çekti;
Kadek’in önerisi ile bu
sefer kahve tarlalarını görmeye gittik. Bali kahvesi benim zevkime
uygun, sert bir kahve. Gittiğiniz yerde birçok kahvenin tadımını
yaptırdılar ve ücret almadılar. Buna karşılık, bir kahve türü önerdiler:
o kahvenin ederi ise: 30.000 Rupiyah. Bu meşhur Luwak kahvesi. Özelliği
nedir derseniz daha önce bazı gezi yazılarında okumuştum, "luwak" isimli bir
hayvan bu kahveleri önce yutuyor, bağırsaklarından geçtikten sonra büyük
abdesti ile çıkarıyor. Çıkan dışkısındaki kahveyi resimde gördüğünüz
üzere kavurduktan sonra size satıyorlar sizde afiyetle? içiyorsunuz. Ben
denemedim deneyen olursa tadını bizimle paylaşsın
..
Luwak kahvesi, kavrulması ve 1950-60
lardaki gibi sarılmış sigara içimi..)
Yemekten sonra deniz
kenarındaki üçüncü tapınağa doğru yola çıktık. Aslında tapınağa giriş
yokmuş, ama tamamen duygusal rahipler bizden para koparabilmek için
tapınağın altındaki kutsal addedilen su ile bizi kutsadılar ve alnımıza
pirinç yapıştırdılar. Ama ancak bağış yaptıktan sonra öğrendik ki zaten
tapınağa giriş yokmuş. Burada Endonezyalı genç kızların Batılı (biz
kendimizi batıdan sayıyor isek) erkeklere ilgisini gördüm ilk defa...
Artık akşam oluyordu ve rehberimin önerisi ile Jinbaran’ da deniz
ürünleri yemeğe karar verdim. Bir sahil kasabasında yüzlerce restoran
düşünün: masalarını altın kumların üzerine atmışlar ve güneşin batışını
seyrediyorsunuz. Ve ben de bir hovardalık yapıp, Lonely Cowboy olarak
ıstakoz yedim. Hem de neyin eşliğinde Endonezya rakısı Arak eşliğinde!
Arak pirinçten yapılıyor. Bizim rakımızdan biraz daha yumuşak ve hafif
tatlı o nedenle votka gibi sek içilebiliyor. Ama nedense Endonezya’nın
dışına çıkarılması yasakmış...( Arak hakkında daha fazla bilgi için
ansiklopedi: Rakı-Arak sayfasına
bakabilirsiniz) Böylece bir günü tamamladık...
Sek rakı ve yanında suyu.. ilaveten Bali "Beach Boys" u
Son gün Kadek ile
tekrar buluştuk: Müslüman bir ülkeye gidip, cami gezmeden olur muydu hiç? Bu nedenle Müslüman Endonezya’ nın
camilerini de görmeye karar verdim. İlk durağımız dinlerin kucaklaşması
diye adlandırabileceğim birçok tapınağın bulunduğu bir yerdi. Burada
cami, hem Katolik ve Protestan kiliseleri, Budist ve Hindu tapınakları
yan yana idi. Önce İbn-i Batuta camii: bir çok doğu ülkesinde olduğu
gibi burada da ayakkabınızı camiye girmeden çok önce, cami avlusunun
kapısında çıkartıyorsunuz.

Avlu girişinde hangi ayakkabı Balililere
ait değildir ? ))
İçerde Allah’ın
izniyle bir namaz kıldım. Fakat asıl dikkatimi çeken şey seccade
tarzındaki halıların üzerindeki mihrabın tepesindeki ay yıldız oldu.
Acep halılar Türkiye’den mi gitmiştir diye düşünmeden edemedim?

Mihrabın iki yanında da Allah
yazıyor, cami damında da aynı şekilde..
( bizim camilerde Allah ve Hz. Muhammed yazar)
Katolik ve Protestan Kiliseleri
Tamir halindeki Buda ve Hindu Tapınakları
Daha sonra büyük ayinlerin yapıldığı
Taman Ayun Tapınağına gittim. Her Hindu tapınağında olduğu gibi burada da
bir dış avlu, bir iç avlu ve kutsalların kutsalı diye
adlandırabileceğimiz ve bizim içeriye giremediğimiz bölüm mevcut. Ayini
haber vermek için de kilisedekilere benzer bir çan kulesi vardı, resimde
gördüğüz kulenin içindekiler çan değil, uzun tahta kalaslardı.

Taman Ayun Tapınağı Giriş ve Dış Avlu, Çan
Kulesi, Orta Avlu

Taman Ayun : Kapalı Kapılı Sanctum
Sanctorum Girişi ve İç Avludaki Tapınaklar
Daha
sonra bir göl kenarındaki
Bedugul Tapınağı' na doğru yola çıktık. Bu sefer
yol kenarında serbestçe dolaşan maymunlar eşlik etti bir ara bize. Bu
tapınakta göldeki ki adacık üzerine kurulmuştu. Resimlerde fark
edeceğiniz üzere tapınağın kapıları kapalı idi, ama Nasrettin hoca
misali girişi engelleyecek bir şey yoktu yani kapılar aslında tapınağı
değil kötü ruhları koruyordu.

Göldeki Bedugul Tapınağı
Bedugul tapınağından
dönerken 2 camiye daha rastladım:
Al-Falah
Medresesi :
İslami eğitim gören öğrencileri gördüm: ama çocuk, çocuktur.. Resim
çekerken çoğu değişik pozlar verdiler..))

Al-Falah Medresesi
Al-Hidaya Camii :
Su deposu
benzeri minaresine dikkatinizi çekerim..)

Al-Hidaya Camii
Son olarak da Kadek
beni vahşi tabiatın içindeki bir çift şelaleye götürdü. Manzara
Amerikalıların Vietnam savaşını hatırlatacak kadar etkileyici idi.
Patikanın dışındaki her yer uçsuz bucaksız ağaç, dal ve bitkilerle
kaplanmıştı. İçeri girerken ücret ödedik, daha ileride kulübe demeye
dilim varmayan -resmi de aşağıda ekledim- yerde, güya biletimiz kontrol edildi...)


Tabii o vahşi ormanın içinde bile
tapınaklar olduğunu yazmama gerek yok..))
