İlk durağımız Geyve’ydi. Geyve’de beni en çok etkileyen kasabanın güneydoğusunda tarihi İpek Yolu’nun geçtiği tahmin edilen yerde Mimar Sinan tarafından yapıldığı söylenen ve Osmanlı Ordusu’nu Bağdat tarafına sefere çıktığı zaman da altından geçtiği meşhur Bağdat Kapısı’ydı. ( Bu kemerin çok kötü onarımı 1900 başlarında Yanyalı Vecihi Orhon tarafından yapıldığı için bugün bu kemer Orhon Kapı’sı veya Vecihi Kapı’sı olarak anılmaktadır.) Bağdat Kapısı adını, Osmanlı Ordusu savaşa giderken geçtiği, sayıldığı ve ordu yürüme düzeninin oluşturulduğu İstanbul çıkışından sonraki ilk nokta olmasından almıştı. Kadıköy yakamızın güzel yolu Bağdat Caddesi de, işte Bağdat seferine giden Osmanlı Ordusunun yolunun başlangıcıydı. Geyve’de işte bu sahneler gözümde canlandı, Osmanlı Ordusunun Bağdat Caddesinden başlayan ve Bağdat’a doğru ilerleyen görüntüsü aklıma geldi…. “Bağdat Yolunda….” diye çocukluğumuzda söylediğimiz neşeli şarkı aklıma takıldı. Halbuki Geyve’de bunun dışında Beyazıt döneminden kalma Elvanbeyi medresesi ( ki, yoldan daha aşağıda kaldığı için, sık sık sel felaketine uğrayan bu eser günümüzde mütevazi bir kütüphane olarak kullanılmaktadır ) Jüstinyen’in yaptırıp II. Beyazıt’ın tamir ettiği Justinyen Köprüsü de görülmeye değebilir. Kurtuluş Savaşı sırasında ise Geyve – İstasyon Kasabası, Batı Cephesi Kumandanı Ali Fuat Cebesoy’un karargahı olması açısından önemlidir. Hatta bugün dahi, Geyve ilçe merkeziyle Ali Fuat Paşa kasabasını birleştiren ve yola tek geçiş olan Bizans İmparatoru Jüstinyen’in karısı tarafından yaptıran köprü, Sultan II. Beyazıt tarafından yeniden inşa edilmesine rağmen, Ali Fuat Paşa köprüsü olarak anılır.

Semerci Dede
Geyve’den sonraki durağımız Taraklı Kasabası’ydı. Otobüsümüzde Turizm Bakanlığı Müsteşarı Mustafa İsen olduğu için kasaba girişinde folklor ekibiyle karşılandık. Daha sonra, Safranbolu evlerini andıran bir kısmı tamir görmüş, bir kısmı harap haldeki evlerin arasında dolaştık. Taraklı çarşısı Pazar günü olduğu için kapalıydı, ama bildiğimiz İstanbul’un eski devirlerde kaşık ve tarakları bu kasabadan geldiği için el işçiliği açısından, dükkanlar açık olduğu zaman güzel bir görüntü oluşturacağını zannediyorum. Bununla beraber Taraklı Çarşısındaki o güzelim tek katlı dükkanların arasında sivrilen 3 tane 3 katlı, iğrenç apartmanlar tüm görüntüyü berbat etmeye yetiyordu; İnşaAllah yeni seçilen Belediye Başkanı bu kötü görüntüyü en kısa zamanda düzeltir ! Öğle yemeğini bu sevecen insanların arasında yedik ve yerel yiyeceklerden olan keşkek ile Köpük helvası, Uhud adlarındaki evde yapılmış tatlıları tattık. Taraklı halkı, bizi karşıladığı zaman “uzun zamandır kimse gelmiyordu, ayaklarınıza sağlık, hoş geldiniz” diye karşılanmıştık. Ama Taraklı’ya gelmeden önce Geyve’den otobüsümüze binip, bize rehberlik eden Kültür Bakanlığı personeli : “ aman dikkat edin, Taraklı halkı çok muziptir, fark etmeden sizi makaraya alırlar ve uzun süre işletirler de ruhunuz duymaz” diye bizi uyarmıştı. Bu nedenle Taraklı’ da bulunduğumuz 3 saat süresince, hem bize verilen bilgileri, hem de biz şehirlileri işletmesinler diye, kulağımızı ve gözümüzü dört açtık. Yörede bu şekilde insanların işletilmesine “ yalaza” adı veriyorlarmış ve siz fark edene kadar onlar bayağı bir yol almış oluyorlarmış; artık biz gittikten sonra arkamızdan ne dediler bilemiyorum ama, bizler yalaza durumuna düşmeden kasabadan ayrıldığımızı zannediyoruz...
Daha sonraki Göynük' e uğradık; Bir vadiye sıkışmış, eski evleri kötü apartman daireleriyle sıkışmış, bozmuş, muhtemelen sizler gidene kadar kokmaya başlayacak olan ortadan akan kirli deresi ile pek haz almadığım bir kasaba. Halbuki burada Orhangazi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın camii, Akşemsettin’in türbesi, eski evler çok daha güzel bir şekilde ortaya çıkarılabilirdi.
Göynük’ten sonraki durağımız, Sünnet Gölü idi: Sünnet Gölü, Karadeniz’deki Uzungöl yaylasından sonra herhalde memleketimizin en güzel ve dinlendirici gölü olsa gerek. Burada Mudurnu Tavukçuluğun yaptığı Yaşam Oteli hafta sonunu geçirebilmeniz, haftanın stresinden uzaklaşarak detoksikasyon yapabilmeniz için güzel bir fırsat sunuyor. Sakin, sessiz, dinlendirici bir ortam; yalnız kışın karlı zamanlarda, ulaşım açısından zorluklarla karşılaşabilirsiniz.
Sanki gezimizin en güzel yeri en sona saklanmıştı: Mudurnu Kasabası’ nın ortasını geçtikten sonra arabanızı park ettiğiniz anda, kendinizi en az Safranbolu veya Beypazarı evlerinin arasında sanırsınız. Biz de öyle yaptık;. ilk gördüğümüz ev olan Armutçular Konağı, Avrupai izler taşımasına rağmen beni çok etkiledi. 150 yıllık konağın çam tahtaları, hiçbir koruma olmamasına rağmen, sanki bugün işlenmiş gibiydiler. İçine girdiğimizde tavan bezemeleri insanı etki altında bırakıyordu. Hele tavan bezemeleri arasında yapılmış olan resimler insanı günümüzden alıp, 19 yüzyıla götürüyordu. Resimler deri üzerine mi, yağlı kağıt üzerine mi yapılmıştı ? anlayamadık. Sorduğumuz ev sahibi de bize cevap veremedi. Ama bu konakta beni en çok etkileyen, cumbanın üstündeki kurşun plakalarla kaplı balkona çıktığım andı:

Armutçular Konağı
Ben çocukluğumun büyük bir kısmını Bakırköy’ de, tahta bir evde geçirdim. Yan komşularımız rahmetli Altan Erbulak ve anne-babasıydı. Evimiz her katta birer oda olan, küçük, 3 katlı, cumbalı, tipik bir İstanbul eviydi. Ben en üst katta, çatı arasında kalırdım ve odamın önünde aynı Mudurnu Konağı’nda olduğu gibi, kurşun levhalarla kaplı bir balkon vardı. Balkon zamanla ihtiyarlayan tahtaların etkisiyle, hafifçe dışa doğru meyletmişti. İnsan balkona çıkınca aşağı doğru kayacakmış hissine kapılırdı; çocuk aklı, hem korkar, hem de balkona çıkamadan edemezdim, çünkü o balkondan apartmanlarla dolmamış eski Bakırköy’ ün yeşilliklerini, uzaktaki Ortodoks mezarlığı ve arkadaşlarla oynadığımız zaman çıktığımız ceviz ile incir ağaçlarını görebiliyordum. İşte Armutçular Konağı’ nın balkonuna çıktığım zaman bir an Mudurnu’ dan uzaklaştım, Bakırköy’ deki çocukluğuma döndüm ve eski günlerimin güzelliği ile ürperdim. Artık ihtiyarlıyor muyum ne…
Konaktan çıkıp Mudurnu Deresi’nin yanındaki evler arasında gezinirken ben hala Bakırköy’de çocukluğumu yaşıyordum....

Armutçular Konağı girişi ve tavan bezemeleri
Mudurnu’da bir Kanuni Sultan Süleyman Camii var, ama o kadar restorasyon geçirmiş ki, artık eski halinin “e” sini yansıtmıyordu....

Armutçular Konağı önünde 1930 da Cumhuriyet Bayramı Kutlamaları
Güneş battıktan sonra İstanbul’un yolunu tuttuk ve gece yarısı dönmüş olmamıza rağmen, mutlu bir yorgunlukla, kendimi yatağıma bıraktım…

Cumhuriyetin ilk yıllarında Mudurnu' da öğretmen ve öğrenciler
Epilog :