PLATON VE ARİSTOTELES’ TE KADIN
Platon ve Aristoteles’te “kadın” sorununa girmeden önce Antik Yunan’da
demokrasi ve bu demokraside kadının yerine bakmak gerek. Ancak bu sayede
platon ya da Aristoteles’in ne ölçüde çağlarını yansıttıklarını ne
ölçüde bu genel görüşü aştıklarını, ilerici ya da gerici olduklarını
anlayabileceğimizi sanıyorum.
Demokrasinin temelleri Yunanistan’da
Atina’da atılmıştır. Bu sistem Yunanlılar arasında gelişmiş, 6. ve 4.
yüzyıllar arasında Atina sitesinde en olgun düzeyine çıkmıştır. Ancak
Atina’da da sürekli bir demokrasiden söz etmek de mümkün değil. Zaman
zaman büyük kargaşalar yaşanmış, Aristokrasi ve Tiranlık dönemleri de
Atina tarihine geçmiştir. Ancak yine de Solon zamanından Demostenes’e
kadar demokrasiyi yaratanlar ve yaşatanlar Atinalılar olmuştur.
“Atina Demokrasisi” en parlak dönemini
Perikles zamanında yaşadı. Bu dönemde devlet, bir tür sosyal yardım
kurumu haline geldi. Perikles şöyle diyor:”Bizim, komşularımızın
yasalarına benzemeye çalışmayan bir siyasal sistemimiz var… Sistemimize,
azınlık değil çoğunluk tarafından yürütüldüğü için, demokrasi deniyor.
Özel anlaşmazlıklarımız olduğunda yasalar herkes için eşitliği sağlar.
Fakat kamu alanında da bir bireye verdiğimiz değer, statüsünden değil,
becerisinden kaynaklanır. Yoksul bir kimse de, devlete verebileceği bir
hizmet varsa, itibarı yoktur diye hizmetten alıkonamaz.” Perikles,
çıkardığı bir kanunla ‘Atinalı Yurttaş’ olarak, ancak tam yurttaşlık
haklarına sahip ana ve babadan doğanları kabul ederek, yukarıdaki
açıklamalarına bir sınır çizmiş oldu. Tam yurttaşlık haklarının ve
siyasetin ancak erkeklerin tekelinde bulunduğu göz önünde tutulduğunda
ise Perikles’in demokrasisinin alanı daralır. Kısa bir sure sonra
Perikles bazı askeri yenilgiler nedeni ile yargılanarak para cezasına
çarptırıldı. Ve bundan sonra Atina Demokrasisinin çöküşü başladı.
Alkibiades Atina Demokrasisini “herkesin
teslim ettiği bir delilik” olarak niteliyordu. Xenefon da “Atina
Anayasasında demokrasiyi eleştiriyordu. Demokrasiyi, cahilliği ve
disiplinsizliği yücelttiği için kınıyordu. O’na göre: köleler ve yabancı
göçmenler bile itaatsizdirler ve yerlerinde durmazlar. Fakirler,
çoğunlukta olmalarının verdiği gücü, aşırı vergilerle mülklerini
kamusallaştırma yoluyla, zenginleri soymak için kullanırlar.
Atina’da demokrasinin Perikles'in yurttaş
olarak tanımladığı kişilere has olmasına karşın Atina’da çoğunluk bu
niteliğe sahip değil. M.Ö. 400 civarında bir milyon kişi olan Atina
nüfusunun yarıdan çoğu kadınlar, çocuklar, köleler ve yabancı işçilerdi.
Atina, çoğulcu bir ticaret toplumuydu ve bu nedenle köleler ile yabancı
işçilere ihtiyaç duyuyordu. Oysa bunlar “Atina Demokrasisi” çerçevesinin
sınırları dışında kalıyorlardı.
Kimi kaynaklardan Atina’lı erkeğin, evine
bağlı olmayan, dışa dönük ve aile ile ilişkisinin gevşek olduğunu
öğreniyoruz. Çünkü kadın ile erkek arasında çok büyük bir mesafe vardı.
Kadının, evin dışında örtündüğü, ancak üst düzeydeki ailelerdeki
kadınların ve kölelerin yüzlerinin de açık olduğu da söyleniyor. Kadının
zihin seviyesinin erkeğinkine erişemeyeceği görüşü vardı. (Bunun felsefi
temellerini Aritotales’te göreceğiz) kadının site içinde önemsiz bir
yeri vardı; evde, evin birinci katında kendisine ayrılmış bir odada
yaşardı. Aile içinde değeri vardı ve saygı görürdü. Ancak dört duvar
arasında kaldığı için kamu yaşamına katılamazdı. Ancak istisna olarak
bazı yoksul kadınların toplumsal yaşama katıldığı, bir şeyler satarak
geçinmeye çalıştıkları görülürdü. Kadının kiminle evleneceğine babası ya
da vasisi karar verirdi. Koca karısını tek taraflı olarak boş
düşürebilirdi. Yasal olarak, kadının isteği üzerine boşanması
öngörülmüştü ama bu çok enderdi. Miras da tümüyle erkek çocuklarına
kalırdı. Ev yaşamının dışına çıkamayan kadınlar, Yunanlıların çok düşkün
olduğu şölenlere de alınmazdı. Ev yaşamında çocuk yetiştirmekten
köleleri yönetmeye kadar yükümlülükleri vardı. Tek eğlenceleri kadın
toplantıları idi.
Isparta’da durum çok daha farklı idi;
kadın hemen hemen erkek ile eşitti. Kız çocuklar da erkek çocuklar gibi
eğitim görürlerdi ki bu uygulama sonradan Atina'ya da girdi. Isparta’da
mülkiyet hakkı olmadığından mirasçılar da olmuyordu.
Platon’a göre birey olarak insan söz
konusu değildir. İnsan ancak toplum içinde varlığını sürdürebilir.
Mutluk da Platon’da toplumsal bir amaç kazanır. İnsanlar mutlu olmak
için yaşarlar ve mutluluğa ancak bir kurum içerisinde erişebilirler.
Bundan dolayı Platon toplumsallaşma sorununu ele alacaktır. Ona göre bir
devletin gerçekleşebilmesi için düzen ve adalet zorunludur. Bu andan
itibaren yasa koyuculuk görevini üstlenir.
Platon’un devletinde üç sınıf var; bunları
toplumun ihtiyaçları ve insanların yetenekleri açısından bölümlemiştir.
Bu sınıfların en alt olanları çiftçiler ve zanaatçılar sınıfıdır.
Bunların hiç bir siyasal hakkı olmamakla birlikte yasalara ve törelere
uymak zorundadırlar. İkinci sınıf savaşçılar sınıfıdır. Bunlar devleti
korur. Bunların da siyasal hakları yoktur. Üçüncü sınıf önderler
sınıfıdır. Bunlar devleti yönetmekle yükümlüdürler. Platon bu sınıfları
iyice birbirinden ayırıp ve bir sınıftan diğer sınıfa geçişi düzen
bozucu olarak niteler. Toplumun mutlak yöneticileri önderlerdir.
Önderler, adaleti sağlayacaklardır.
Devlette düzenleyici güç ise eğitimdir.
Eğitimi düzenleme işi filozoflarındır. Isparta’daki eğitim anlayışı
buraya yansır. Çocuklar ailelerinden alınarak kızlı erkekli aynı
eğitimden geçirilirler.
Devlet’in beşinci kitabında ideal devlette
kadının yerini sorgularlar. Ancak bir çekincesi de var sözlerine
başlarken, kendisinin, olmayacak şeyler tasarladığı düşünülecek diye
korktuğunu söyler. Çünkü getireceği düşünceler çağının toplumuna göre
hayli farklıdır. Platon’un burada ana düşüncesi devlet bekçiliği
açısından kadının yeridir.
Ona göre kadın ile erkek yaradılıştan
ayrıdır. Ancak bu ayrılık bir cinsiyet ayrılığından öte değildir. Platon
bu ayrılığı önemsemeyecek ve devlet bekçilerinin, eşleriyle birlikte
aynı işleri görmeleri gerektiğini ileri sürecektir.
Platon “… Devletin yönetiminde kadının
kadın olduğu için, erkeğin de erkek olduğu için daha iyi yapacağı iş
yoktur. “diyor. “Yaradılıştan her iki cinste de aynı güçler vardır.
Kadın da erkek gibi bütün işleri görebilir. Bütün bu saptamaları yapan
Platon, yine de kadının hiçbir işte erkek kadar olamayacağını her
fırsatta vurgular.
Şimdi, Platon, cinsiyet farkının önemli
olmadığını söylüyor. Çünkü yetiler açısından bakıldığında erkek ile
kadın arasında bir fark bulunmamakta. Durum böyle olunca bu iki cins
aynı işi yapabilir; tabii bunun da koşulu var. Ancak demek ki kadının
yaradılışı erkeğin ki gibi devlet bekçiliğine elverişlidir.
“Yalnız bu yaradılış kadında zayıf
erkekte kuvvetlidir” –456b.
Böylece Platon, devlet bekçiliği
yapabilecek erkeklerin yanına aynı değere sahip kadınları koyuyor.
“Devlet bekçiliğini birlikte
yapacaklar, çünkü bu iş ikisinin de gelir elinden; yaradılışları
arasında yakınlık vardır”.-456 b.
Platon, eğitimin önemini kavramış bir
düşünür. Devlet’te eğitime önem veriyor. Kadın ile erkek arasında
yaradılıştan bir fark gözetmezken, ikisinin de aynı işi yapabilmelerinin
koşulu olarak ikisinin de aynı eğitimi almaları gerektiğini ileri sürer.
Buna göre aynı işi yapacak olan kişilere aynı eğitim verilmelidir.
Böylece Platon kadınlara da müzik ve jimnastik derslerinin verilmesini
ve savaşçı olmalarının sağlanmasını öngörür. Platon’a göre bu düşünce
doğaya uygundur; asıl, doğaya uygun olmayan düzen, yürürlükte olan
düşüncedir. Gerçekten Atina’da ki kadın ile Devlet’teki kadın temelden
farklıdır.
Bir devlete ne kadar çok değerli birey
olursa devletin de o kadar iyi olacağını savunan Platon, bu değerli
kadın ve erkeklerin de eşit eğitimle elde edilebileceğini savunuyor.
Ancak platon yine de aynı yaratılışa sahip
olan, aynı eğitimi gören ve devlet bekçiliğinde erkeklerle işi paylaşan
kadınlara
“cinslerin zayıflığı göz önünde
tutularak, onlara erkeklerden daha kolay işler verilecektir”-457b
demekten de kendini alamıyor. Yetisel bir
eşitliği ön gördüğüne göre, buradaki zayıflık fiziksel olsa
gerek. Platon, çağının toplumuna göre çok aykırı görünen bu düzenin
gerçekleşebilir, yararlı ve en iyi düzen olduğunu savunur.
Bundan sonra, topluma ters düşecek yeni
düşünceler ileri sürer. Buna göre bekçiler arasında aile kurumu
olmayacak; kadınlar ve çocuklar ortak olacak. Platon bunun da en yararlı
ve iyi düşünce olduğuna inanır, ancak gerçekleşebilirliğinin az olduğunu
da belirtir.
Eğitim, çocuk ve bekçilikle ilgili her
şeyde olduğu gibi savaşta da kadın ile erkek eşit olacaktır. “Barışta
olsun, savaşta olsun kadınlar da devleti koruyacaklar, dişi köpekler
gibi onlar da erkekleri ile birlikte ava gidecekler ve her şeyi elden
geldiği kadar artıksız bölüşecekler.”
Böylece, genel olarak baktığımızda
Platonun kadın üzerine olan düşünceleri ve kurduğu yeni düzendeki
kadının konumu çağının Atina'sına oranla oldukça farklı. Ancak
Devlet’teki sınırlı inceleme ile onun kadın üzerine olan düşüncelerini
yeterince açık olarak öğrenemiyoruz. Çünkü burada kadını devlet
bekçiliği açısından inceleyip belli bir konuma yerleştiriyor.
Çiftçiler ve zanaatçılar sınıfında kadının
yeri belirgin değil. Ancak onun, kadın ile erkek arasında yaradılıştan
yetisel bir ayrılık olmadığını söylemesine dayanarak bu sınıfta da kadın
ile erkeğin eşit olacağını söyleyebiliriz. Ancak acaba işlerin paylaşımı
nasıl olacak? Devlet bekçiliği açısından bakıldığında aynı eğitimi
alanların aynı işleri yapabileceğini, kadının ya da erkeğin yaratılıştan
daha iyi yaptıkları bir işin olmadığını söylüyordu. Aynı eşit eğitimin
bu alt sınıf için de geçerli olduğunu düşünebiliriz. Ancak burada
İşbölümünü belirleyen, ağırlıklı olarak, toplumsal yaşamdan kaynaklanan
ihtiyaçların giderilmesinde tutulan yolların görenekselleşmiş biçimleri
olacaktır. Örneğin, yaratılıştan olmasa da, kadın göreneksel olarak
yemek yapma ya da diğer kadın işi olarak gelenekleştirdiğimiz bir takım
işleri erkekten daha iyi yapacaktır, Öyleyse kadın bu işleri yapmalıdır.
Ancak başka işlere yatkın olanlar da engellenmeyecektir.
Platon’un yaratılıştan yetenek olarak
kadın erkek eşitliği düşücesi toplumuna aykırıdır. Çünkü Atina’da kadın
ile erkek yaratılıştan eşit değildir; zihinsel açıdan kadın çok
gerilerdedir. Dolayısı ile farklı zihinsel Yetiye sahip olan bireyler
farklı eğitim alırlardı. Oysa Platon eşit eğitimde eşit değerdeki kadın
ve erkelerden söz ediyor.
Atina’da kadın ev-içi yaşamı ile sınırlı
idi. Platon ise onu kamusal alana açıyor; kadını artık kamu işlerini
yerine getirebilecek yeterlilikle bir bireydir. Devletin iç ve dış
güvenliğinden sorumludur. Böylece pasif Atina kadının yerine aktif olan
bir kadın gelir Platon’da.
Aristoteles’in bir öncülü var: “öteki eşi
olmadan etkinlikleri olmayan şeyler çift çift birleştirilmelidir.” Bu
öncül, yöneten ile yönetileni birbiri için zorunlu kılar. Bu
zorunluluğun, bir araya gelmenin amacı da ortak güvenliklerinin
sağlanmasıdır.
“Çünkü gereken şeyleri zekâsıyla
önceden görebilen biri, doğaca yönetendir.“
Böylece zihin-beden ayrımını yaparak
ikincisini aşağılar; bu ayrım, insanlara doğadan gelir. Öyleyse yöneten
yönetilen ayrımı doğaldır. Bu ayrımlardan ilki erkeği, diğeri kadını
kuşatır. Erkeğin zekâsı kadından daha üstündür, bu doğadan gelir, karşı
konulamaz; dolayısı ile erkek, kadını yönetme hakkına sahiptir. Ancak
Aristoteles’te kadın ile köle eşit değildir.
“Doğa, kadın ile köle arasında bir
ayrım gözetmiştir. Kadın, ayrı ayrı işlere bakar ve… Başka başka araçlar
sağlar… Bir araç, birçok işleri görmesi değil de, yalnız bir tek işi
görmesi için yapılmış olunca en iyi işler. “Kadın ile kölenin ayrı ayrı
işlevlerinde de durum böyledir”.
Aristoteles, “Yunanlı_olmayan” toplumlarda
yönetici_yönetilen ayrımı olmadığı için bunların kadınlı erkekli
olmalarını doğal görür. Ona göre Yunanlıların bunları yönetmeleri
uygundur. Böylece O, ırkların ve kişilerin doğadan üstünlüklerine ve
aşağılıklarına inanır.
Yöneten ve yönetilen ayrılığı esas
olduğunda toplumun en küçük birimi olan ailenin meydana gelebilmesi için
erkeğin yani yönetenin, bir kadın ve bir köle – yani yönetilenler –
edinmesi gerekir. Ailenin koşulu budur. Günlük ihtiyaçların aşılma
durumuna ve derecesine göre bu topluluk genişler ve köy ile devleti
oluşturur. Devlet’in oluşması ile süreç tamamlanmış ve kendi kendine
yeten bir birlik oluşturulmuştur.
“Devletin öncesi olan topluluklar nasıl
doğalsa devlet te öyle doğaldır.”
Diyor Aristoteles. Bundan şu çıkar: Öncel
olan topluluklarda yöneten_yönetilen ayrımı varsa ve bu doğalsa, doğadan
geliyorsa, aynı ayrım devlette de olacaktır: Çünkü doğaldır. Bu yolla
Aristoteles, bu ayrımı meşrulaştırır. Devlet, öncellerinin ereğidir ve
bir erek her zaman en yetkindir.
Aileyi analiz ettiğinde üçlü bölümleme
yapar: efendi _ köle, koca_karı ve baba_çocuklar, ilki arasındaki
ilişki “despotluk”, diğerleri de “kocalık” ve babalıktır.
Bu ayrımlar yöneten_yönetilen ayrımına
göre saptanmışlardır. Ama daha temelde zihin_beden ayrımına göre.
Yöneten her zaman, her bakımdan en gelişkin en olgun olandır. Zihnini,
aklını en iyi şekilde kullanma yetisine sahiptir ve kullanmalıdır.
Yönetilenler ise böyle değildir. Kadın zihinden, akıldan, akıl yürütme
yetisinden payını almıştır. Ancak bunu kullanmaz, dolayısı ile kocasının
yönetimindedir. Çocuklarda ise bu yeti henüz olgunlaşmamıştır dolayısı
ile babaları tarafından yönetilmelidirler. Köle ise Aristoteles’te
hayvandan pek farklı değildir, sadece bir araçtır ve kullanılması
gerekir.
Aristoteles’in politik görüşünde mülkiyet
kavramı temel bir kavramdır.
“Mülk… Ailenin bir parçasıdır; çünkü
belli bir düzeyde servet olmadan ne yaşamın kendisi olabilir ne de iyi
yaşanılabilir… Mülkiyet konusu olan her şey, bir kimsenin yaşamasını
olanaklı kılan birer araçtırlar. Mülkiyeti ise, köleleri de içinde olmak
üzere, bu gibi araçların bir toplamıdır… Köle, birçok araç değerinde bir
araçtır”
Zihin ve beden ayrımını yapan Aristoteles,
bedenin zihni yönlendirdiği bütün durumların doğaya aykırı, dolayısı ile
kötü olduğunu savunur. Oysa zihnin bedeni yönetmesi, bir başka deyişle
gem vurması hem doğal hem de iyidir Aristoteles’e göre bu iki gücün
eşitliği her ikisi için de zararlıdır. Bu bağlamda “erkekle dişi
arasında bir ilişki olacaktır: Önceki doğadan üstün, beriki aşağı ve
uyruktur” “Yaptıkları işler bedenlerini kullanmaktan ibaret olan ve
kendilerinden daha iyi bir şey beklenemeyenler, doğadan köledir
yönetilendir.
Özgür bir ev halkının yönetimi monarşidir;
çünkü her evin bir tek yöneticisi vardır. Bir adamın karısı üstündeki
yönetimi devlet adamının yönetimidir; çocukları üstündeki yönetimi ise
bir kralın yönetimidir, Kralca bir yönetimdir.
Aristoteles’e göre erkek, koşullar
büsbütün doğaya aykırı olmadıkça yönetmeye dişiden daha yeteneklidir.
Yaşlılar da gençlerden… Devlet yönetiminde yöneten ile yönetilen yer
değiştirebilir. Çünkü yurttaşlar arasında doğadan bir ayrılık yoktur.
Zaten belli bir doğaya sahip olanlar yurttaştır. Ancak erkek ile kadın
arsındaki üstünlük, aşağılık ilişkisi süreklidir. Çünkü ikisi doğadan
farklıdır.
Aristoteles’e göre “Ruhun düşünme yetisi
kölede hiç yoktur, kadında vardır ama işlemez, çocukta ise henüz
gelişmemiştir” Buna bağlı olarak ahlaksal konularda da durum böyledir.
Örneğin erdemden hepsi pay alır ama payları aynı ölçüde değildir; biri
yönetenin diğeri yönetilenin erdemidir; nicelik değil nitelik farkı
vardır. Örneğin “susma” kadının şanındandır, oysa erkek için böyle
değil…
Aristoteles, bütün-parça ilişkisine
dayanarak çocukların ve kadınların erdeminin ve eğitilmesinin devletin
iyiliğine bir etkisi olacağını savunur. Çünkü ona göre kadınlar ergin
özgür bireylerin yanını meydana getirirler; çocuklar da geleceğin
yurttaşları olacaklar ve siyasal yaşama katılacaklardır.
Aristoteles ile Platon’un kadın üzerine
olan görüşlerinin kısa bir karşılaştırmasını yaparsak, görürüz ki.
Platon’un idealistliğine karşın Aristoteles realisttir: Platon, ahlakta
bireyi değil toplumu ele alır, yetkin bireyi değil yetkin toplumu
inceler. Bunu yaparken de var olana bakmaz onu incelemez; bir devlet
belirler ve ideallerini ortaya koyar. Oysa Aristoteles iyi
gözlemciliğinin ve bilim adamlığının verdiği bir yanla konuya realist
bakar; var olan toplumları, koşulları ve ilişkileri inceler, onları
çözümler ve var olan üzerine bir şey söyler. Bu anlamda o, statükocudur:
toplumunun kadına olan bakış açısını iyi gözlemlemiş ve bu bakışı
meşrulaştırma çabasına girmiştir. Platon ise toplumun bakışı ne olursa
olsun kendisinin iyi bildiği şeyi savunuyor. Nitekim kadın üzerine olan
görüşleri toplumuna ters düşmesine rağmen bunları savunmaktan geri
kalmıyor.
Hem Aristoteles’te hem de Platon’da önemli
bir kavram var: Doğa. Platon, kendi savunduğu görüşün doğaya en uygun
olduğunu, toplumda benimsenmiş olan görüşün ise doğaya uygun olmadığını,
dolayısıyla kendi görüşünün en iyi olduğunu savunur. Aristoteles de
mevcut düzendeki görüş açısının doğaya uygun olduğunu savunur, aksi ise
doğaya aykırıdır, kötüdür. Örneğin Platon’a göre erkekle kadının aynı
işleri yapması aynı eğitimi görmesi doğaya uygun düşer. Oysa
Aristoteles’te kadın ile erkeğin böylesi bir eşitliği doğaya aykırıdır.
Yaklaşımar farklı olsa da kavram aynı.
Bu kavramın bunca kullanılmasının sebebi
sofistlerin ortaya koydukları “doğadan gelen” –“insanın koymuş olduğu” (Physei-Thesei)
ayrımı olsa gerek. Her iki düşünür de, sofistlerin tersine, doğadan
gelen, yani kalıcı olan bakışı elde ettiklerini savunurlar. Bu da bize
sofistlerin o çağda değer yargılarını ne kadar sarsmış olduklarını
gösterir.