‘Muhteşem Yüzyıl’ adlı televizyon dizisiyle başlayan Osmanlı tarihi
tartışmalarında en çok padişahların cinsel yaşamları, haremleri ve
cariyeleri ilgi çekti.
Yurdum insanı bir yandan konunun erotizm kısmıyla ilgilenirken, diğer
yandan da ‘ecdadımıza hakaret ediliyor’ türünden tepkiler
gösterdi.
İnsanım böyle yapar da ‘Yurdum siyasetçisi’ geri kalır mı? Onlar da
siyaseten sert çıkışlarla durumu idare ettiler.
Türkiye’nin düzeninin, rejiminin ve yaşam biçiminin değiştirildiği bu
süreçte dikkatlerin, ‘Padişahlar öpüşür mü öpüşmez mi’
tartışmasına çevrilmesine hiç şaşırmadım.
Futbol ve belden aşağı haberlere her şeyden daha çok ilgi gösteren bir
toplumdan da bu beklenirdi.
Hazır olun, dizinin sonraki bölümlerinde öylesine tartışmalar yaşanacak
ki, öncekiler gölgede kalacak.
Ama
ben işin buraya kadar olan bölümünde Pargalı İbrahim’in durumuyla
ilgilendim.
Daha sonra Sultan Süleyman’ın kız kardeşi Hatice Sultan ile evlenerek
‘Damat’ lakabını da alan Pargalı’nın durumu bana,
Osmanlı’daki devşirmeleri, sonradan Müslüman olanları ve devlet
işlerinde görev alan yabancıları anımsattı. Yazılarımın odatv’nin
belirlediği kurallara uygun olmasına özen gösterdiğim için kısa tutup
sadece çok öne çıkan örneklerden bahsedeceğim. Geri kalanlarını da
Odatv’nin bilgili, araştırmacı ve birikimli okuyucuları yorumlarıyla
tamamlayacaktır.
SADRAZAMLARIN ÇOĞUNLUĞU TÜRK DEĞİL
Osmanlı’da toplam 218 sadrazam görev yapmış. Alaüddin isimli ilk
sadrazam Orhan Gazi döneminde, 1323 yılında göreve getirilmiş, son
sadrazam ise, 1920’de sadece 25 gün görevde kalan Abaza kökenli Salih
Hulusi Paşa olmuştur.
Sadrazamların 101’i Türk kökenli, geri kalan 117’si farklı etnik
kökenlerden gelmektedir.
117 sadrazamın etnik kökenlerine bakıldığında ise, 32’sinin Arnavut,
12’sinin Boşnak, 11’inin Gürcü, 9’unun Abaza, 8’inin devşirme, 6’sının
Rum, 4’ünün Çerkez, 4’ünün Hırvat, 2’sinin Arap, 2’sinin Ermeni, 2’sinin
İtalyan, 2’sinin Slav, 2’sinin dönme, 1’inin Rus, 1’inin Bulgar, 1’inin
Sırp, 1’inin de Çeçen olduğu görülecektir.
Ayrıca, 4 sadrazamın kökeninin Rum mu, Fransız mı, Arnavut mu, Hırvat
mı, Macar mı ya da Boşnak mı olduğu konusunda da görüş birliği
sağlanamamıştır. 13 sadrazamın kökeni ise bilinmemektedir. Bazı
sadrazamlar da etnik kökenleriyle anılmaktadır. Rum Mahmut Paşa, Rum
Mehmet Paşagibi sadrazamlar bu durumun en iyi örnekleridir.
FRANSIZ KONTU HUMBARACI AHMET PAŞA
Birçok yabancı da din ve isim değiştirerek Osmanlı’nın hizmetine
girmiştir. Bunların arasında, tarihimizde yer edinen önemli isimler de
var. İlk matbaa, İstanbul’un fethinden 17 yıl önce faaliyete geçmişti.
Osmanlı İmparatorluğu’nda Hıristiyanlar ve Yahudiler 15. yüzyılın
sonlarından itibaren kitaplarını basacak matbaalara sahiptiler. Buna
karşın, ilk Türk matbaası, din değiştirerek Müslüman olan ve İbrahim
Müteferrika ismini alan Protestan bir Macar tarafından kurulmuştur.
Osmanlı Ordusu’nda, Humbaracılar olarak adlandırılan patlayıcı silahlar
bölümünü modernleştirme görevi verilen Humbaracı Osman Ahmet Paşa,
aslında bir Fransız kontudur. Gerçek adı Claude Alexandre Bonneval olan
Osman Ahmet Paşa, İstanbul’a gelmeden önce Fransız Kralı XIV. Louis’in
hizmetinde çalışmış bir generaldir. Üsküdar’da askeri bir
mühendislik okulu da kuran Bonneval, modernleşme çabalarına karşı çıkan
yeniçerilere rağmen, yaşamının sonuna dek ordunun yeniliklere uyum
sağlaması için çalışmıştır.
Osmanlı’da ilk modern itfaiye birliğini, 1729’da Ahmet Paşa kurmuştur.
Fransız kökenli olan Ahmet Paşa’nın asıl adı Louis Favid’tir.
I.
Abdülhamit döneminde kurulan hızlı topçu birliği projesinin sahibi ise,
Macar asıllı bir Fransız generali olan Baron Tott’dur. Tott, ne Müslüman
olmuş, ne de isim değiştirmiştir. Baron Tott’un yardımcısı Campbell
isimli bir İskoçyalıdır. İstanbul’da kalmayı yeğleyen Campbell, daha
sonra Müslüman olmaya karar vererek Mustafa ismini almış, İngiliz
Mustafa lakabıyla anılmıştır.
Eğer son anda yaşanan olaylar olmasaydı, Napolyon Bonapart da, yeni
tanınmaya başlayan bir tümgeneral olarak, Osmanlı Ordusu’na katkıda
bulunmak üzere İstanbul’a gelecekti. Bonapart, 20 Ağustos 1795’de
kardeşi Joseph’e gönderdiği mektupta, ‘Büyük Türk’ olarak tanımladığı
Osmanlı Padişahının isteği üzerine, topçu birliklerinin yeniden
düzenlenmesi için İstanbul’a davet edildiğini, Fransız yöneticilerinin
de bu teklife sıcak baktığını yazmıştır.
Bu
mektubun ardından İstanbul’a gitme hazırlıklara başlayan Bonapart, Eylül
ayında pasaportunu da alır. Paris’e veda etmeden önce son kez Palais
Royal semtinde gezintiye çıktığında tarihini akışını değiştirecek bir
olay gerçekleşir. Ekim ayı başında Paris sokaklarında başlayan
karışıklıklar, Napolyon’un Paris’te kalmasını sağlayacak ve ona
imparatorluğun yolunu açacaktır.
Bir
başka yazıda ise başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerindeki taht
kavgalarında öldürülen aile bireylerini, Osmanlı hanedanında
yaşananlarla karşılaştırarak anlatacağım.
Gürbüz Evren
Odatv.com
26.01.2011 02:05