İngiltere'de
trafik niçin soldan akar?
Bir zamanlar herkes İngilizler gibi yolun solundan gidiyordu. Bunun için
de çok geçerli bir sebep vardı. Yüzyıllarca önce yolun karşısından
gelenin dost mu, yoksa düşman mı olduğunu kestirmek mümkün değildi.
İnsanların çoğu sağ ellerini kullandıkları için, yolun solundan, duvar
dibinden (yaya veya atla) giderek sol taraflarım emniyete alır, sağ
ellerini kılıçlarını hemen çekecek şekilde hazır bekletirlerdi.
Yolun solundan seyahat, ilk defa 1300 yıllarında, papanın Roma'ya
gelecek hacıların yolda karmaşaya sebep vermemeleri için, yolun solundan
gitmelerini söylemesiyle resmileşti ve yüzyıllar boyu devam etti.
18. yüzyılın sonlarında ABD'de birçok atın çektiği posta arabalarında,
sürücü koltuğu yoktu ve sürücü en arkada ve soldaki atın üstünde
oturuyordu. Bu da yolun solundan gidildiğinde karşıdan geleni ve yolun
kontrolünü zorlaştırıyordu.
Çok geçmeden ABD'de trafik sağdan işlemeye başladı. Fransız İhtilali
sırasında, ihtilalin liderlerinden Maximilien Robespierre, büyük bir
olasılıkla Katolik kiliseye meydan okuyanlara bir jest olsun diye,
Parislilerden yolların sağından gitmelerini istedi.
Bir süre sonra aslında kendisi de bir solak olan Napolyon, ordularındaki
ikmal arabalarının yolların sağından gitmeleri emrini verdi ve
zaptettiği her ülkede de bu uygulamayı hayata geçirdi.
İngiltere hiçbir zaman Napolyon tarafından zapt edilemediğinden
İngilizler yolun solundan gitme alışkanlıklarından vazgeçmediler.
Avustralya, Hindistan gibi tüm eski sömürgelerinde de bu usulü devam
ettirdiler. Zaten İngilizler' de Amerikalılardan farklı olarak sürücü
arabanın üstünde ve sağında oturuyordu.
Modern araba teknolojisinin gelişmesi ile bu gelişimin dünyada öncüsü
olan ABD'de sürücü koltuğu ve direksiyon sağdan gidişe uygun olarak sola
konuldu ve dünyanın birçok bölgesinde bu şekilde yaygınlaştı.
İngiltere'de ve eski sömürgelerinde, trafik akışını sağ şeride almanın
faturası o kadar yüklüdür ki, artık isteseler de kolay kolay bunu
yapamazlar.
Hangi ülkede olursanız olun, trafiğin yönü ister sağdan olsun ister
soldan, karşıdan karşıya geçmeden önce, siz yine de her iki yöne bakmayı
ihmal etmeyin.
Niçin trafik lambaları kırmızı / sarı ve yeşildir?
Trafik ışıklan uygulaması, önceleri demiryollarının trenleri kontrol
için uyguladığı sinyaller örnek alınarak başlamıştır. Demiryolları
idaresi kırmızı rengi 'dur' sinyali olarak seçmişti. Kırmızı renk kan
rengi olduğundan asırlar boyu tehlikenin, tahribatın ve ölümün simgesi
olmuştur. Demiryolları ilk faaliyete geçtiği 1830'lu yıllarda 'ikaz'
ışığının rengi yeşil, 'geç' ışığının ise beyazdı.
Bir süre sonra beyaz sinyal problem yaratmaya başladı. Beyaz renkli
'geç' sinyali diğer sokak lambaları ile karıştırılabiliyordu. Ama daha
da kötüsü 'dur' işaretlerine konulan kırmızı mercekler yerlerinden
düşünce ışık beyazlaşıyor, 'geç' sinyali olarak algılanıyor ve kazalara
yol açabiliyordu.
Sonunda demiryolcular kırmızıyı 'dur', yeşili 'geç' san rengi de 'ikaz'
sinyali olarak kullanmaya başladılar. Bilindiği gibi sarı, renk
spektrumu içinde en göz alıcı renktir. Böylece makinist bir sinyalin
bulunması gereken yerde beyaz ışığı görürse, bir şeylerin yanlış
olduğunu anlıyor ve tedbirini alıyordu.
Karayollarına gelince, yollarda sadece atların ve at arabalarının
bulunduğu tarihlerde bile dünyanın büyük şehirlerinde trafik sorundu.
İlk trafik lambası otomobillerin ortaya çıkmasından çok önce 1868'de
Londra'da kullanıldı. Gazla yakılan ve bir eksen etrafında
döndürülebilen kırmızı ve yeşil lambalar bir yıl sonra patlayıp,
kendilerini çeviren polisi de yaralayınca bu uygulama ortadan kalktı.
Ama öte yandan otomobillerin ortaya çıkması ve şehirlerde dolaşmaya
başlamalarıyla birlikte durum iyice kötüleşti. Çeşitli şehirlerde
değişik uygulamalar yapıldı. Demiryollarındaki uygulama örnek alındı ama
demiryollarında birbirine paralel iki hat vardı. Bu sistem iki yolun
kesiştiği kavşaklarda işe yaramıyordu.
Sonunda günümüzdekilere benzeyen ilk elektrikli otomatik trafik
lambasını, ilkokul mezunu ve ABD'deki Cleveland' da otomobil sahibi ilk
siyah olan Garrett Morgan geliştirdi. 1914'de ilk denemelerine başlayan
Morgan 1923'de de patentini aldı. Morgan 1963'de ölümünden az önce
patentini 40 bin dolara General Electric firmasına sattı.
Morgan'ın lambaları demiryollarına benzer şekilde bir 'T' üzerinde
kırmızı ve yeşil iki lambadan ibaretti. Çok geçmeden ikaz anlamında sarı
lamba da ilave edildi ve uygulama bütün dünyaya süratle yayıldı.
Aradan geçen yıllara rağmen sarı renk hala 'ikaz' anlamındadır ama
günümüz sürücüleri onu 'geç' sinyali olarak algılıyorlar.
Erkek bebeklerin giysileri niçin mavidir?
Yüzyıllarca önce insanlarda şeytani güçlerin, bebeklerin veya küçük
çocukların odalarında dolaştıklarına, onların vücutlarına girmek için
fırsat kolladıklarına ilişkin ortak bir inanç vardı. Ayrıca bu şeytani
güçlerin, mavi renk tarafından kovulduğuna da inanılıyordu. Çünkü mavi
göklerin rengi idi. Hatta bugün bile hala Ortadoğu'da şeytanı kovmak
için, bazı evlerin kapıları maviye boyanmaktadır.
O zamanlarda, sülalenin devamı için, erkek bebeklerin önemi daha fazla
olduğu için, şeytan korkar da gider diye, erkek bebeklerin ve küçük
erkek çocukların giysilerinin mavi olması adet haline geldi ve yüzyıllar
boyunca devam etti.
Çok sonraları kız bebekler de "erkek bebekler kadar önem kazanınca",
onların giysilerine de bir renk verilmesi ihtiyacı doğdu ve de
çiçeklerin en güzeli olan gülün rengi, yani pembe renk verildi.
Erkeklerin düğmeleri niçin sağdadır?
Hakikaten, niçin erkeklerin tüm giysilerinde
düğmeler sağda, ilikler solda iken kadın giysilerinde tam tersidir?
İşte, insanların daha çok sağ ellerini kullanmalarından dolayı yerleşen
bir alışkanlık daha. Sağ elini kullanan bir insan için, sağdaki bir
düğmeyi, soldaki bir iliğe geçirmek daha kolaydır. Bu nedenle de
erkeklerin düğmeleri daima sağdadır.
Peki kadınların düğmeleri niçin solda? Kadınların çoğunluğu da, daha çok
sağ ellerini kullanmıyor mu?
Giysilerde düğmelerin kullanılmaya başlanıldığı ilk zamanlarda, düğmeler
hem çabuk kırılabiliyordu, hem de herkesin alamayacağı kadar pahalı idi.
Düğme alabilecek zengin kadınlar da, uzun elbiselerini ancak
hizmetçilerinin yardımı ile giyebiliyorlardı.
Hizmetçiler ise hanımlarının karşısında, onların düğmelerini, sağ
ellerini kullanarak daha rahat ve daha hızlı ilikleyebiliyorlardı (tabii
erkeklerin de daha hızlı çözdüklerini söylemeye gerek yok). Bu neden(ler)le,
terziler düğmeleri hizmetçinin sağına, hanımının ise soluna gelecek
şekilde diker oldular. Günümüzde her kadın, kendi kendine giyinip
soyunmasına rağmen nedendir bilinmez, bu adet değişmedi.
İnsanlar niçin tokalaşıyorlar?
Tokalaşma aslında çağlar öncesi bir adet. Çok eski çağlarda, tüm
erkekler bir silah taşıyor ve çoğunluğu da bu silahı sağ eli ile
kullanıyordu.
Bir erkek diğerine dost olduğunu, elinde silah bulunmadığını göstermek
için, boş sağ elini uzatıyor, diğeri de aynı şeyi yapıyordu. Ama her iki
taraf da kendini emniyete almak, diğerinin aniden silah çekmesine mani
olmak için, birbirlerinden emin olana kadar, birlikte ellerini hafifçe
sıkarak duruyorlardı.
Tokalaşırken elleri sallama alışkanlığı, elleri daha iyi kavrayarak,
rakibin giysisinin içinden aniden bir silah çıkarmasını önlemek için
başlamış olabilir. Ancak sonraları dostluğun bir ifadesi oldu.
Matemde bayraklar niçin yarıya indirilir?
Bu geleneğin kökeni eski deniz savaşlarına kadar uzanıyor. O devirlerde
her bir savaş gemisinin direğinin tepesinde dalgalanan kendine özgü
renkli bir bayrağı vardı. Bir deniz savaşından sonra yenilen gemi, galip
tarafın bayrağını asmak zorundaydı, bunun için de kendi bayrağını yarıya
çekerek üstte yer bırakırdı.
Günümüzde böyle bir durum söz konusu değilse de, bayrakları yarıya
indirmek bir saygı ifadesi olarak kaldı. Milletlerin matem günlerinde,
önemli devlet adamlarının ölümünde, diğer milletlerin de bayraklarını
yarıya indirmeleri, mateme katılmak anlamında uluslararası bir gelenek
haline geldi.
Hangi ulustan olursa olsun denizde birbirinin yanından geçen gemilerin,
geçiş süresince bayraklarını yarıya indirmeleri geleneği, saygının bir
ifadesi olarak günümüzde hala devam etmektedir.
Şemsiyelerin
çoğunun rengi niçin siyahtır?
Şemsiyeler ilk olarak 3400 yıl önce Mezopotamya'da, bir rütbenin, bir
ayrıcalığın sembolü olarak kullanılmaya başlandı. Bu ilk şemsiyeler
Mezopotamyalıları yağmurdan değil, yakıcı güneşten korumak için
kullanılıyordu. Şemsiyeler yüzyıllar boyu hep güneşten korunmak için
kullanıldı. Bugün bile bazı Afrika kabilelerinde şefin arkasında yürüyen
bir şemsiye taşıyıcısı görülmektedir. Hatta İngilizce'de şemsiye
anlamındaki 'umbrella' kelimesi, Latince gölge anlamına gelen 'umbra'
kelimesinden türemiştir.
Milattan önce 1200 yıllarına gelindiğinde şemsiye Mısırlılarda biraz
dini bir anlam kazandı. Gökyüzünün Tanrının vücudundan yapılmış, dünyayı
koruyan bir şemsiye olduğuna inanıyorlardı ve başlarının üzerinde
taşıdıkları şemsiye yüksek ahlak sembolü idi.
Romalılar şemsiye kültürünü Mısırlılardan aldılar ama onu hep kadınsı
bir sembol olarak gördüler ve erkekler tarafından hiç kullanılmadı.
Yağlı kağıttan yapılan şemsiyelerin yağmuru da geçirmediği görülünce,
kadınlar tarafından yağmurda da kullanılmaya başlandı. Artık antik
tiyatrolarda, yağmurda kadınlar şemsiyeler altında rahat rahat
otururlarken, erkekler şırıl sıklam ıslanıyorlardı.
Avrupa'da şemsiyelerin yaygın olarak kullanılmasına 1700'lü yıllarda
başlanmıştır. Bu yıllarda şemsiyelerin yünlü kumaşlarının üstü bir çeşit
yağ ile sıvanıyordu. Bu yağ kumaşa su geçirmez bir özellik kazandırıyor
ve siyah bir renk veriyordu. Siyah renkli bu şemsiyeler erkekler
tarafından da benimsendi ve güneş için olan beyaz şemsiyeler kadınların,
yağmur için olan siyahlar ise erkeklerin vazgeçilmez aksesuarları
oldu.Bir çeşit yağ ile sıvanan siyah şemsiyeler gerçekten yağmuru hiç
geçirmiyorlardı ama ömürleri de pek uzun sürmüyordu. Zamanla daha
kaliteli şemsiyeler üretildi, ancak siyah renk su geçirmezliğin bir
garantisiymiş gibi algılanmaya devam edildi. Günümüzde yazın şemsiye
kullanma adeti pek kalmadı ama yağmurda erkekler siyah şemsiye taşımada
hala ısrarlı. Kadınlar ise cıvıl cıvıl renklerdeki şemsiyelerle
dolaşıyorlar.
Günümüzde üniformalar niçin haki renkte?
Napolyon savaşlarına kadar, askeri üniformalar çok renkli ve gösterişli
idi. Ancak savaş teknolojisi geliştikçe bunun da bazı sakıncaları ortaya
çıkmaya başladı. Kılıç ve kalkanla yapılan savaşlarda gösterişli
üniformalar düşmanda moral bozukluğu yaratıyordu ama ateşli silahlar
bulununca, bu parlak ve renkli giysiler uzaktan iyi bir hedef olmaya
başladı. Bugün askerler savaşa en uygun sadelikte giyinerek giderler ve
sadece gerekli teçhizatı taşırlar.
Üniformalardaki haki renk ise ilk kez ingilizler tarafından 1850'li
yıllarda Hindistan'da kullanılmaya başlanmıştır. Britanya ordusundan
Hary Lumsden İngiliz askerlerinin beyaz üniformaları nedeni ile kolay
hedef olduklarını fark edince, üniformaların üzerine toz ve çamur
sürerek ve biraz da çay ile boyayarak renklerini gölgeli kahverengine
dönüştürmüş ve giysilerin rengini araziye uydurmaya çalışmıştır. Toprak
rengine benzeyen bu üniformalara Hintçe toprak rengi anlamına gelen 'Khaki'
adı verilmiş ve Türkçe'ye de 'haki' olarak geçmiştir. Khaki 20. yüzyılın
başlarında günün standartlarına göre değiştirildi. Bu model Amerikan
özel timleri tarafından tehlikeli görevlerde kullanılmaya başlanıldı.
Birinci Dünya Savaşı'nda da kullanılan bu renkteki kumaşlar çok sert
oldukları için askerlerin hareket kabiliyetlerini azaltıyor ve
ıslandıkça daralıyorlardı. 1932 yılında pamuktan üretilen 'cramerton'
ordu elbisesi dayanıklı olması ve içinde kolayca hareket edilebilmesi
açısından İkinci Dünya Savaşı'nda ordunun kullandığı en yaygın arazi
elbisesi haline geldi.
Bir sonraki aşama ise askerlerin düşman tarafından görülmemesini
sağlayacak kadar araziye uygun ama aynı zamanda aynı tarafın
askerlerinin birbirlerini vurmamasını sağlayacak şekilde ayırt
edilebilir kumaş renk ve desenini yaratmaktı.
Aslında kamuflaja ilk olarak askerler tarafından değil, hayvanların
kendilerini fark etmelerini önlemek için avcılar tarafından
başvurulmuştu. Kamuflaj desenlerini yaratabilmek için İngiliz ve Fransız
orduları ressamlarla işbirliği yapmıştır. Hatta Picasso'nun ordu
giysilerini görünce, 'Bunlar benim desenlerim' diye bağırdığı bile
rivayet edilir.
Eski insanlar tuvaletlerini nasıl yapıyorlardı?
İnsanlar tarihlerinde çok uzun bir süre tuvalet kullanmadılar.
Başlangıçta hayvanlar nasıl yapıyorlarsa, onlar da öyle yaptılar.
İşlerini en yakın çalının dibinde veya bir ırmak kenarında
görebiliyorlardı. Ancak toplumlar geliştikçe, köyler, kasabalar ortaya
çıktıkça tuvalet ihtiyacını karşılamak için daha uzak mesafelere gitme
zorunluluğu doğdu. Ayrıca açıkta bırakılan atıkların yarattığı kötü koku
ve hastalık tehlikeleri de insanlarda bu konuda bazı önlemler almanın
zamanının geldiği bilincini oluşturdu.
Binlerce yıl önce Sümerler, Mısırlılar ve Hindistan'da yaşayanlar
oturakta oturup, ihtiyaçlarını giderdikten sonra oturağa düşenleri
uzakta bir yerlere döküyorlardı. İki bin yıl önce ise Romalılar ilk
basit tuvaleti kullanmaya başladılar. Atıklar oturdukları deliğin içine
düşüyor, deliğin altından akan su onları uzağa taşıyordu.
Çiftçilerin, açık arazide çalışanların ise zaten böyle bir dertleri
yoktu. Tarlanın bir köşesine çukur kazıyor, çukur yeterince dolunca,
toprakla dolduruyor ve başka bir çukur kazıyorlardı. Geceleri ise
yataklarının altında bir lazımlık bulunduruyorlardı.
Ortaçağda kale ve şatolarda atık bir delik vasıtası ile binanın
etrafındaki su birikintisine düşürülüyordu. Bir yere tuvaletini yapıp,
onu bir tanktan gelen su ile sürükleyip, uygun bir yere bırakma fikri
ilk olarak Kraliçe 1. Elizabeth zamanında, 1589 yılında John
Harrington'dan geldi. Ancak o zamanlar İngiltere'deki evlerde ne böyle
bir tankı dolduracak, ne de atığı alıp götürecek su sistemi vardı.
Günümüzdekilere benzer bir tuvalet ancak iki yüzyıl sonra 1778'de
İngiltere'de bir saat yapımcısı olan Alexander Cum-ming tarafından
tasarlandı ve Joseph Bramah tarafından geliştirildi. Tuvaletlerden
evlere yayılan kötü koku ise 1849 yılında Stephen Green'in 'U' şeklinde
bir boruyu tuvaletin çıkışına monte etmesi ile son buldu. Tuvaletlerin
ve günümüzde lavaboların da altında bulunan bu 'U' şeklindeki boruda her
zaman bir miktar su kalır ve kokunun oluşmasını önler. Tabii o zamanlar
tuvaletler dökme demirden yapılıyordu. Sonra düzgün yüzeylerinin
temizlenme kolaylığı bakımından seramik tuvaletler üretilmeye
başlanıldı. 1888 yılında ise tuvaletlere zinciri çekilince suyu akan
klozetler ilave edildi.
Bizde tuvaletler için hela, kenef, ayakyolu, WC., 00, yüznumara gibi
birçok isim kullanılır. 'WC.' İngilizce ismindeki 'Water Closet'in baş
harfleridir. Yüznumaranın hikayesi ise değişik. Eskiden Fransa'da
otellerde tuvaletler koridorların uçlarmdaydı. Odaların her birine birer
numara verirken, tuvaletlere numarasız demişler ve '00' diye
işaretlemişlerdi. Fransızca'daki 'numarasız' kelimesi ile ' 100 numara'
kelimesi hemen hemen aynı telaffuz edildiğinden, bizde Fransızcası biraz
kıt birinin tercüme hatası sonucu 'yüznumara' olarak yerleşmiştir.
Erkekler eskiden nasıl tıraş oluyorlardı?
1991 'de Avusturya Alpleri' nde buzullar arasında donmuş bir erkek
cesedi bulundu. Şaşırtıcı olan cesedin 5.200 yıl önce yaşamış birine ait
olması ve bugüne kadar hemen hemen hiç bozulmadan kalabilmesiydi. 'Alp
Çobanı' adı verilen bu,cesette dikkat çeken bir başka husus da, yüzünde
sakal ve bıyık olmamasıydı.
Arkeologlara göre erkekler tarih öncesi devirlerde de tıraş oluyorlardı.
Mağara duvarlarındaki bu devirlerden kalma resimler sakal tıraşı için
kabukların, köpekbalığı dişlerinin, en çok da keskinleştirilmiş
çakmaktaşlarının kullanıldığını göstermektedir. Günümüzde keşfedilen
bazı ilkel kabilelerde çakmaktaşının bu amaçla kullanıldığı gerçekten de
görülmektedir. Mısır'da açılan mezarlarda eski Mısırlıların M.Ö. 4.
yüzyılda sakal kesmek için kullandıkları altın ve bakır aletler
bulunmuştur.
Tarih öncesi erkeğinin sakal tıraşı olma nedeni, kesilmezse 150
santimetreye kadar uzayabilecek olan sakalın hareket kabiliyetini hayli
kısıtlamasıdır. Ancak sinek kaydı tıraş olma ihtiyacının nedeni
bilinmemektedir. Her gün kesilmesi gerekiyorsa erkekler niçin sakallı
yaratılmışlardır, o da ayrı bir konu. Erkekler günümüzde olduğu gibi
geçmiş zamanlarda da din, toplumsal konum ve moda gibi nedenlerle tıraş
oluyorlardı. Örneğin, Ro-ma'da sadece özgür insanlar tıraş olabilirdi.
MS. 14. yüzyılda şimdiki usturanın ilkelleri ortaya çıkmaya başladı, ama
erkeklerin acılı ve kanlı tıraş derdi 20. yüzyılın başlarına kadar devam
etti. King Camp Gillette (jilet) ABD'de 1901 yılında ilk iki taraflı
jileti keşfetti. Ancak Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar 168 jilet ve
51 makine satabilmişti. Savaş başlarında ABD hükümeti ordunun ihtiyacını
karşılamak için firmaya 3,5 milyon tıraş makinesi sipariş etti. Böylece
tıraş bıçağı bir sektör haline geldi
Kısa bir süre sonra eski bir kılıç üreticisi olan Wilkinson firması da
tıraş bıçağı üretimine geçti ve bu ikili günümüze kadar piyasanın
devleri olarak geldiler. Günümüzde Gillette dünya pazarının yüzde
66'sini elinde bulundururken, Wilkinson'un payı yüzde 20'dir. Daima
sektörün motoru olan Gillette aslında kaşifinin ve firmanın ismi ve bir
marka iken ürünün de ismi haline gelmiştir.
1950'li yıllarda ilk elektrikli tıraş makineleri devreye girdi. Aynı
yıllarda ise paslanmaz çelik tıraş bıçağı piyasaya çıktı. Günümüz
erkeklerinin yaklaşık yüzde 80'i ıslak tıraşı yani tıraş bıçağı
kullanmayı tercih ediyor. Dünyada tıraş olan 2 milyar erkek ve her
birinin yüzünde ortalama 15 bin kıl varken ve hele hele bu kıllar günde
yaklaşık 2 milimetre uzarken, yani bir erkeğin ömrünün ortalama 100 günü
tıraş olmakla geçerken, kim bükebilir tıraş bıçağı sektörünün bileğini?
Ata neden soldan binilir?
Diğer birçok alışkanlıkta olduğu gibi, bunun da sebebi, insanların
çoğunun sağ ellerini kullanıyor olmalarıdır. Asırlar önce, daha çok sağ
ellerini kullanan insanlar, kılıçlarını kolay çekebilmeleri için,
kılıçlarını kınlarında, sol taraflarında taşıyorlardı.
Ata binerken, sol dizin altına kadar inen bu uzun kılıçla ata sağdan
binmek, yani sağ ayağı üzengiye koyup, sol ayağı atın üzerine atarak
binmek kılıç nedeni ile zor oluyordu.
Soldan, sol ayağı üzengi üzerine koyup, sağ ayağı atın üzerine atarak
binince kılıç sorun yaratmıyordu. Özellikle savaşa giden ordularda
disiplin nedeni ile bir örnek hareket edilmesi gerektiğinden, solaklar
da ata soldan binmek zorunda kalıyorlardı.
Artık biniciler kılıç taşımıyorlarsa da, ata soldan binmek günümüze
kadar uzanan bir gelenek haline geldi.
Erkekler niçin kravat takar?
Takılar hariç üzerimizdeki her giysinin bir fonksiyonu vardır. Peki
kravatın boğazı sıkmaktan başka fonksiyonu nedir? Her iki yakayı bir
araya getirmekse düğme o işi görüyor. Düğmeleri örtüp giysimizi güzel ve
renkli kılmaksa kadınlar niye takmıyor? Pek de kravat sever bir millet
olmadığımız açıktır ama ister inanın, ister inanmayın kravatın ortaya
çıkışında Türklerin de rolü var.
1660'da Osmanlılar Avusturya ordusuna yenilince o zamanlar
Avusturya-Macaristan imparatorluğu sınırları içinde olan Hırvatistan'dan
(Croatia) bir alay asker zaferin kahramanları olarak Paris'e
götürüldüler ve kralın huzuruna çıkarıldılar. Bu askerler boğazlarına
renkli mendiller takmışlardı. Bu mendiller Romalılar devrinde
hatiplerin, ses tellerini sıcak tutmak için boğazlarına sardıkları
mendillere benziyordu. Kral çok beğendi ve kendisi de krallık kravatları
takan bir alay kurdu. Kravat kelimesi de Hırvat anlamındaki 'Croat'tan
türedi.
Çok geçmeden bu moda İngiltere'ye sıçradı. Hiçbir centilmen boğazına bir
şey sarmadan kendini iyi giyinmiş hissetmiyordu. Kravat o zamanlar o
kadar yüksek bağlanırdı ki, insanlar vücudunu döndürmeden etrafa
bakamıyorlardı, ama hiç olmazsa bir faydası vardı. Kılıç darbelerine
karşı boyunu koruyordu.
Kravat çeşitli şekillerde yüzyıllarca yerini korudu, yüzden fazla
değişik bağlama şekli geliştirildi. Bağlama şekilleri üzerine kitaplar
yazıldı. 1960 gençliğinin düzene baş kaldırması sırasında biraz gözden
düştü ama 1970'li yıllardan başlayarak popülaritesi yine arttı. Tabii ki
patronlar kravat takınca çalışanlara da başka seçenek kalmıyordu.
Kravatlar erkeklerin elbise dolaplarının en kolay yıpranabilir
aksesuarlarıdır. Genellikle erkekler kravatı düğümünün bir tarafından,
ince ucunu Çekerek çıkarırlar. Halbuki doğru yol kravatı bağlarken hangi
hareketleri yaptıysanız, sökerken de ters sıra ile aynısını yapmanızdır.
Kravatı çıkardıktan sonra her iki ucunu birleştirip iki kat yapmanız,
parmağınızın üzerine bir kemer gibi sarmanız, parmağınızı içinden
çektikten sonra bütün gece o şekilde muhafaza etmeniz uzmanlar
tarafından tavsiye ediliyor. Eğer söz konusu olan bir ipek kravat ise
sabahleyin de hemen askıya asmanız gerekiyor, bu şekilde içindeki
fiberler orijinal şekillerine gelecektir. Son bir uyarı: Üzerinde leke
olsa bile ipek kravatları kuru temizlemeye göndermeyin, deforme
olabilirler, mümkün olduğunca kendiniz temizlemeye çalışın bu da bir
sonuç vermezse dikişlerini söküp mendil olarak kullanabilirsiniz.
Gelinliklerin rengi niçin beyazdır?
Çocuk annesine sormuş: 'Anne gelinlerin giysisi niçin beyaz renkte?'
Annesi cevaplamış: 'Beyaz renk masumiyetin ve mutluluğun sembolüdür.'
Çocuk tekrar sormuş: 'Peki o zaman damatlar niçin siyah giyiyorlar?'
Eski Roma'da gelinliklerin rengi sarıydı. Gelinler yine sarı renkte peçe
takıyorlardı. Peçe evli ve bekar kadınları ayırt ediyordu. Ortaçağlarda
ise gelinliğin rengi üzerinde pek durulmadı. Kumaşın kaliteli ve
gösterişli olması daha önemliydi. Herkes en iyi elbiselerini giyiyordu,
renk de herkesin kendi tercihine göreydi.
Beyaz gelinlik adetinin yaygınlaşması 16. yüzyılda olmuştur. Bu yıllarda
kraliyet ailesi gelinlerinin gümüşi renkte gelinlik giymeleri gelenekti.
Kraliçe Viktorya bunu reddetti ve beyaz gelinlik giymekte ısrar etti.
Bundan sonra İngiliz ve Fransız yazarlar, beyaz rengin masumiyetin
simgesi olduğu konusunu işlemeye başladılar. O dönem ahlakına göre
bekaret evliliğin vazgeçilmez koşulu olduğu için beyaz gelinlik adeti
tuttu. Evlenirken beyaz giysi giymek genç kızların bekaretlerini topluma
ilan etmelerinin vasıtası oldu.
Gelinlikle ilgili
bazı batıl inançlar da var. Bunlara göre gelinin gelinliğini bizzat
kendisi dikmesi, damadın düğünden önce gelini gelinlikle görmesi,
gelinin gelinliği düğünden önce giymesi uğursuzluk getiriyor.
Söz evlenmeden açılınca evlilik yüzüğünden de bahsetmek gerekiyor.
İnsanların evlenince yüzük takmaları eski Mısırlıların inançlarına
dayanıyor. Milattan 2800 yıl önce Mısır'da yaşayanlar dairenin veya
halka şeklindeki cisimlerin, başlangıç ve bitiş noktalarının olmaması
nedeni ile sonsuzluğu - temsil ettiklerine inanıyorlardı. Yüzük
evliliğin sonsuza dek süreceğini simgeliyordu. Sonra bu inanç ve adet
Romalılar vasıtası ile iyice yaygınlaştı. Kazılarda o devirlere ait çok
ilginç evlilik yüzüklerine rastlanılmıştır.
Evlilik yüzüğünün sol ele ve sondan bir önceki parmağa takılmasının
sebebi ise modern tıbbın gelişmesinden önceki devirlere ait yanlış bir
insan anatomisi bilgisidir. O zamanlarda dolaşım sistemimizdeki ana
damarın sol elimizde bu parmaktan başlayıp kalbimize gittiği
sanılıyordu. Böylece buraya takılan yüzükler evli çiftin kalben
bağlılığını simgeliyordu. Gerçi şimdi damarların nereden gelip nereye
gittiği biliniyor ama bu da bir adet olarak kaldı.
13 sayısı niçin uğursuzdur?
13 sayısının uğursuz olduğuna ilişkin inanç
dünyada o kadar yaygındır ki, yaşamı birçok yönde ciddi olarak
etkilemektedir. Bazı ülkelerde evlerin kapılarına 13 numarası verilmez,
uçaklarda 13. koltuk sırası yoktur, apartmanlarda, otellerde 13. kat ya
1 2 A' dır ya da 1 4 'tür. 13 numaralı oda yoktur. Olsa bile insanlar o
odada kalmak istemezler. Hatta ayın 1 3 'ünde işe gelmeme, uçak ve tren
rezervasyonlarının iptali, alışverişin düşmesi ve benzeri davranışların
ABD 'ye günde milyonlarca dolara mal olduğu söylenmektedir. Bu inanç bir
fobi yani bir çeşit korku hastalığı olarak kabul edilmiş olup adı 'triskaidekaphobia'dır.
Genel olarak bu inancın, Hz. İsa'nın meşhur son yemeğindeki havarilerin
sayısından kaynaklandığı sanılsa da, kökü çok daha eskilere mitolojik
tanrıların yaşadığına inanılan çağlara, İskandinavya topraklarına kadar
gider.
O zamanlarda ışık ve güzellik tanrısı Balder bir ziyafet verir. Balder
Vikking'lerin meşhur tanrısı Odin ile Frigga'nın oğulları olup, ay
kraliçesi Nanna'mn da eşidir. Bu ziyafete 12 kişi davetli iken,
yalanların ve hilelerin tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13.
kişi olarak katılmak ister. Ancak bu arada çıkan tartışmada, Loki diğer
tanrılar tarafından da çok sevilen Balder' i öldürür.
Bu mitolojik hikaye ve inanış İskandinavya'dan Avrupa'nın güneyine kadar
yayılır. Hıristiyan din adamları bu halk masalını kullanırlar ve Hz.
İsa'nın son yemeğine uygularlar. Hıristiyan versiyonunda Balder' in
yerini Hz. İsa, Loki'nin yerini de hain Judas alır. Bu yemekten sonra 24
saat içinde de Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürülür. Bu nedenle
Hıristiyanlarda akşam yemeğinde 13 kişi bir araya gelirse bunlardan
birinin başına bir felaket geleceğine inanılır.
Bu inanışlara göre 13 sayısı uğursuzdur ama ayın cumaya rastlayan 13.
günü hepten uğursuzdur. Ancak böyle bir günde doğmuşsanız tam tersi,
yani 13 sizin uğurlu gününüzdür.
Cuma gününün uğursuz sayılmasına Havva anamızın Adem babamıza elmayı
(bence "ayva"yı!) cuma günü yedirtip cennetten kovulmasına sebep olması,
Hz. Nuh zamanındaki büyük selin cuma günü olması, Hz. İsa'nın cuma günü
çarmıha gerilmesi gibi olaylardan biri veya hepsi neden olmuş olabilir.
Müslümanlar ise Hz. Adem'in cuma günü yaratıldığına inandıklarından bu
güne diğer günlerden daha çok değer verirler.
13 sayısının uğursuzluğuna duyulan inancın kökeninde bir yıl içinde ayın
13 kez dolunay olarak gözükmesinin yattığını söyleyenler de vardır.
1 Nisan
şakasının kökeni nedir?
1564 yılında
Fransa kralı IX Charles, yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe
aldı. Daha önce Avrupada yaygın
olan yıl başlangıcı Mart 25 idi. O zamanki iletişim şartlarında IX
Charles'in bu kararı fazla yayılamadı.
Duyanlar ise protesto amacıyla
eski adetlerine devam ettiler.1 Nisan'da partiler düzenlediler.
Diğerleri
ise onları Nisan aptalları olarak nitelendirdiler.1 Nisan'a bütün
aptalların günü adını verdiler. Bu günde
diğerlerine
sürpriz hediyeler verdiler, yapılmayacak partilere davet ettiler, gerçek
olmayan haberler ürettiler. Yıllar
sonra Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar 1 Nisan
gününü kendi kültürlerinin parçası
görerek devam ettirdiler. Oradan da bütün dünyaya yayıldı
İnsanlar niçin içki kadehlerini tokuştururlar?
Bu konuda iki ayrı
açıklama vardır:
1)
İnsanların beş duyusunu tatmin amacıyla şarap kadehini sofrada çın
sesiye tokuşturmak. Şarabın rengi,
görme; diliyle tat alma; burunla koklama;eliyle dokurma,ve çın sesiyle
işitme. Şarap bütün duyguları
tatmin eder anlamını taşır.
2)Antik
çağlarda bir insanın düşmanını yemeğe davet edip,ona zehirli
içki sunması
doğal sayılıyordu. Ev sahibi içkinin zehirsiz olduğunu kanıtlamak için
kendi içkisini havaya kaldırır ve
misafirin içkisinden bir
yudumun kendi kadehine dökülmesini isterdi.
Sonra aynı
anda içkilerini içerlerdi. Misafir böyle durumda ev sahibine güvenini
göstermek için kadehini ev sahibinin
yukarı
kaldırdığı kadehe hafifçe vurur, çın sesiyle içkiyi denemeye gerek
olmadığını gösterirdi.
Çinliler yiyeceklerini niçin çubukla yerler?
Çinlilerin yemek yeme alışkanlıklarının
yiyeceklerini çok küçük parçalar halinde yemelerinden çubuk
kullandıkları
anlaşılıyor.Çinde eskiden yalnızca zenginler masada otururlardı.
Halkın
çoğunluğu tabakları ellerinde yemek yerlerdi. Bir elleriyle tabaklarını
tutar, öteki elleriyle çubuk kullanarak
beslenirlerdi. Hızla
artan nüfus yüzünden yiyecek sıkıntısı çeken çinliler önlerindeki
yiyeceği küçük parçalar halinde çoğaltarak
yiyorlardı. O zamanlar ağaç sıkıntısı nedeniyle de tahta kullanımı
kısıtlıydı.
Masa kullanımı
bu yüzden çok zordu. Çubuklar fildişinden ve kemikten yapılırdı.
Dünyanın en çok söylenen şarkısı
hangisidir?
Bu şarkı"Happy birthday to you"
dur. Şarkının asıl kaynağı Amerika'lı iki kız kardeşe aittir.
Orijinal adı
" Good Morning to All" yani " hepinize
günaydın"dır.
Daha sonra güftesi değiştirilerek bütün dünyaya yayılmıştır. Fakat telif
hakkı kardeşlere
aittir, onlardan sonra da Warner/chappel müzik şirketine geçmiştir.
Müzik ticari amaçlı kullanıldığı zaman şirkete ödeme yapma zorunluluğu
vardır
Mezara niçin çiçek konulur?
İlk olarak Mısır Firavunu Tutamkamon'nun milattan önce
1346 da öldüğünde mezarının çiçekten taçlarla
kaplandığı
saptanmıştır.
Kuzey Avrupada ise M.Ö 2000 yıllara
kadar mezara çiçek konduğu belirlenmiştir. O zamanlarda bu çiçeklerin
amacı
iyi ruhları çekme, kötaü ruhları kovma amacıylaydı. Sonradan ise asıl
amaç cesetler çürürken çıkan kokuyu
kamufle etme amacını
taşır. Servi ağacı da bu nedenle mezarlıklarda kullanılır. Ağacın
yaprakları rüzgarı önler, kendine özgü
ferah kokusu vardır.
Cenaze törenlerinde siyah giyinmenin amacı da mezarlıklarda
hayaletlerden sakınmak
amacı taşımaktadır.
İnsanlar saatlerini niçin sol kollarına takarlar?
Özel bir durum veya farklı
olma düşüncesi yoksa insanların çoğu saatlerini sol kola takar. Çünkü
çoğunluk sağ elini kullanmaktadır
ve bu kolun daha hareketli olması nedeniyle saatin bir yerlere çarpıp
zarar görme olasılığı yüksektir. Zaten
saatin kurma düğmesi
3 rakamının yanındadır.
İnsanlar saati kurmak istedikleri zaman onu bilekten
çıkarmadan sağ elle uzattıkları sol kollarındaki saati
kurabilirler. Satrançta şah
niçin o kadar pasiftir?
Çünkü şah koruma altındadır.
Zaten satrançta amaç şahı
almaktır. O yüzden bütün taşlar onu korumakla görevlidir. Vezir ise
başkumandan gibi şaha yardım eder. İleri geri, çapraz her yöne
gidebilir. Batıda vezire Kraliçe adı verilmiştir. Bununla Kraliçe'nin
Kralın
en büyük desteği olduğunu işaret etmektir. Satranç 6. yüzyılda Hindular
tarafından oynanmaya başlanmış, oradan
dünyaya yayılmıştır.
Bir hafta niçin 7 gündür?
Babilliler 7 günlük haftayı
zaman birimi olarak kullanıyorlardı. İlk çağlarda bilinen beş gezegen
ile güneş ve ayın sayısının
7 oluşu bu sayıyı gizemli ve uğurlu kılıyordu.
Daha sonra dinlerde göğün
7 kat oluşu ve doğadaki ana renk sayısının 7 oluşu, müzik notalarının
7 oluşu sayının
önemini daha çok belirtti. Daha sonra Fransa takvim yapısını
değiştirerek hafta sayısını 10 yaptı ama kabul görmedi.
Rusya 5 günlük hafta uygulamasına
geçti, o da tutulmadı. Sonunda yine hafta 7 gün olarak kaldı.
Niçin otellerin kapıları
döner kapıdır?
Döner kapıların
tek amacı enerji tasarrufudur. Büyük binaların içerleri devamlı olarak
ısıtılır. Açılan normal kapıdan
içeri soğuk hava rahatlıkla girer. Eğer normal kapı kullanılırsa hava
değişimi nedeniyle klimalar veya
motorlar yeniden çalışacaktır.
Özellikle çok kişinin girip
çıktığı otel veya benzeri binalarda enerji tasarrufu için döner kapı
kullanılır. Döner kanatlar sıcak
havanın dışarı çıkmasına, soğuk havanın da içeri girmesini engeller.
Bardaktaki buzlar niçin birbirlerine yapışırlar?
Buzun erimesi için yalnızca
sıcaklık değil basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların kayma nedeni
de budur. Basınçla
alt tabaka erir ve kayma oluşur. Bir kabın içinde ya da bir bardakta
üstüste duran buzların herbiri altındakine
değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktada çok küçük kısım
erir.Buradan hareket eden su çok az
yanda iki buz küpçüğünün
birleştiği noktada tekrar donar. İki buz parçası kaynak yapılmışcasına
birbirlerine yapışır
ve orada bir daha erime olmaz.
Kumaşlar yıkandıktan sonra niçin çeker?
Aslında
kumaş ıslanınca lifler şiştiğinden kumaşın az biraz uzaması
gerekmektedir. Ama bükümlerin açılarındaki
deformasyonun yarattığı
çekme kuvveti daha fazla olduğundan sonuçta kumaş boydan kısalır.
Kumaş yıkandıktan sonra
kurutulduğunda şişmiş lifler eski durumlarına gelirler. Ama kumaş ilk
ölçülerine dönemez. Su, yüksek
ısı, çalkalama, sabun hepsi kumaşın çekmesini
kolaylaştırır.
Kumaş birkaç kez yıkandıktan
sonra ölçüleri belli bir dengeye ulaşır ve ondan sonra yıkandığında
çekmez.
Çinlilerin gözleri niçin çekiktir?
Yalnız
çinlilerin değil, Orta ve Güneydoğu Asya'da yaşayanların, japonların
hatta Eskimoların da gözleri çekiktir.
Aslında
göz yapısı bütün dünyada aynıdır. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik
gözlü diye nitelendirilen ırklarda
gözün üzerindeki göz kapağının
ikinci kıvrımı, gözün üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu
kıvrım insanların
gözlerini yoğun kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için
bir çeşit kar gözlüğü gibi
gelişmiştir.
Çinde ve öteki bölgelerde her
ne kadar yoğun
kar yağmıyorsa da onların atalarının buzul çağında kuzeyde
yaşadıkları daha sonra
güneye indikleri kanıtlanmıştır. Yalnız gözleri değil, burunları da
rüzgara karşı korunmak için küçülmüş, burun delikleri soğuğu engellemek
için daralmıştır.
Ciltleri de koruma amaçlı
olarak yağlıdır. Göz kapakları da yağlıdır. Gözü ve iç tabakalarını kara
ve buza karşı korur. Yani çekik gözlü
değil,
düşük göz kapaklı, demek daha doğrudur.
İnsan
korkunca niçin dişleri birbirine vurur?
Bir insan büyük bir tehlike
veya korku verici olayla karşılaşınca vücudu otomatikman savunmaya
geçer. Diğer canlılarda
olduğu gibi dişler ve çene savunmanın ana mekanizmalarıdır.İşte bu
nedenle ilk insanlardan gelen kalıtımsal
yapıdan dolayı önce çene ve dişler harekete geçer. Çenedeki kaslar
titrer, bu da sanki dişler birbirine
vuruyormuş gibi görüntü verir.
Akıl ile zeka arasında fark
nedir?
Akıl
yalanla gerçeği, doğru ile yanlışı ayırabilme, bir konuda düşünce
yürütebilme ve görüş bildirme yeteneğidir. İnsan olgunlaştıkça aklı
gelişir. Zeka ise bir olayı önce anlama, ilişkileri kavrama, yargılama
ve açıklayarak çözme yeteneğidir.
Genel olarak 12 yaşına kadar gelişir, 20 yaşına kadar sürer sonra sabit
kalır. Zeka bir insanın her türlü olay
karşısında aynı yeteneği gösterebileceği anlamına gelmez. Bir besteci
müzik yapıtını aklıyla değil zekasıyla
yaratır. Fakat en basit matematik problemini çözemeyebilir. Sonuç olarak
zeka, ruhsal olaylara, algı ve hafıza
yeteneğine, tutkulara, eğilimlere göre farlılıklar gösterir. Akıl somut
olarak ölçülemez, zeka IQ denilen
testle ölçülebilir.
Dolunay insan davranışlarını
etkiler mi?
İnsanlar arasında bu inanç oldukça yaygındır. Eskilerin
Ay'ın dönemlerine bağladıkları boş bir inancın günümüze
uzanan bir varsayımıdır.
Bilim adamlarının yaptıkları bütün çalışmalar bu görüşün boş olduğunu
kanıtlamıştır. Ay, dünyadaki
okyanusların
gel-git denilen suların alçalması ve yükselmesi olayı üzerinde doğrudan
etkisi vardır. Vücudumuzdaki suyun
oranı
, okyanuslardaki su miktarıyla kıyaslanamaz. Yani Ay'ın çekim gücü
insanı etkileseydi yalnız
dolunayda değil her gün olması gerekirdi. Dolunayda ayın parlaklığı da
pek önemli bir etken değildir.
Çünkü gönderdiği ışık miktarı Güneş'in gönderdiğinin 600 binde biri
kadardır
Niçin gözyaşı dökeriz?
Dünyadaki canlılardan
sadece insan ruhsal nedenlerle ağlar. İnsanı farklı kılan bu durum
şüphesiz yaşam tarihindeki evrimin bir
sonucudur. Aslında
gözlerimize sürekli gözyaşı koruma amaçlı olarak salgılanmaktadır.
Fakat ağlama
ruhsal bir boşalmadır. Bu konuyu ilk inceleyen Darwin' dir. Daha sonra
yapılan deneyler sonucu görüldü ki soğan
doğrarken akan gözyaşlarının kimyasal yapıları farklıdır.
Ruhsal gözyaşları daha çok
protein içermektedir. Fakat henüz bu farkın
nedeni açıklanamamıştır.
Üç yaşından daha önce olanları niçin hatırlamıyoruz?
Bilim adamları
geçmiş deneyimlerimizi saklayan hafızamızın beynimizde anıveya öykü
şeklinde organize olduğunu ileri
sürüyorlar. Üç yaşından küçükler bu şekilde iletişim kurma yeteneğine
sahip değiller.Öykü ve anılarını anlatamıyorlar.
Yer ve karakter kavramlarını anlamıyorlar. Üç yaşından küçükler düzgün
konuşabildikleri,anlayış,
seziş ve hafıza yeteneklerine sahip oldukları halde tüm
olanları bir bütün olarak şekillendiremiyor, öyküye
dönüştüremiyorlar.Hafızamız ne yaptığını ne yapıldığını 3-4 yaşlarında
kaydetmeye başlıyor.
Develerin hörgüçlerinde ne var?
Genelde hörgüçlerinde su olduğu
ve uzun yolculuklarında bu suyu kullandıkları söylenir ama doğru
değildir.
Develerin hörgüçlerinde 30-35 kg kadar yağ
bulunur. Yiyecek bulamadıkları zaman bu enerjiyle hareketlerini
sağlarlar ayrıca yağ çöl sıcağına
karşı koruma görevi de yapar. Develer suya az gereksinim duyarlar. Burun
mukozaları insana göre 100
kat daha büyüktür.
Soluk alırken
havadaki nemin üçte ikisini kazanabilirler. Su kaybını da dokularından
kaybederler, kandaki su
etkilenmez.
Yumurtanın
niçin bir tarafı yuvarlak, diğer tarafı sivridir?
Eğer
köşeli olsalardı kenarları dayanıklılık bakımından çok zayıf olurdu. En
dayanıklı geometrik şekil küredir ama
bu şekildeki yumurta yuvarlanacak olursa nerede duracağı belli olmaz.
Yumurta yuvarlanınca düz gitmez. İnce tarafı
üstünde dairesel bir yol çizer.
Başladığı yere yakın bir
noktada durur. Yani düz bir yerde kaybolması olanaksızdır.
Yumurta, tavuğun
yumurta kanalında küre şeklindedir.
İlerlemesi sırasında arkada kalan dairesel kasların
büzüşerek hem yumurtayı ileri iterler hem de bu kısmına baskı
yaparak konik biçimini
sağlarlar.
Yumurtanın şeklinin nedeni de budur. Sürüngenlerde bu düzenek
olmadığından yumurtaları
küresel biçimdedir.
Kuşlar nasıl konuşabiliyor?
Her insan ağzıyla
konuşur ama konuşabilmeyi sağlayan asıl organ beyindir. Beyinde oluşan
düşünceler dilimize ve dudaklarımıza
aktarılır.
Hayvanlar bu nedenle
konuşamaz. Papağan ve benzeri kuşların yaptıkları konuşma değil,
mükemmel bir ses tınısı ezberi ve tekrardır.
Sesleri ezberler ve taklit
ederler. Kuşların ses organları memeli hayvanlardan farklı olarak
gırtlakta değil göğüs kafeslerinn dibinde, karın
boşluğunun derinliklerindedir. Kuşların doğasında ses taklit yeteneği
vardır. Doğayla
içiçe yaşarken diğer kuşların seslerini taklit ederek bir çeşit iletişim
sağlarlar.
Ateş böceği nasıl ışık
saçıyor?
Aslında
bu böceğin verdiği ışığın ateşle de sıcaklıkla da bir ilgisi yoktur.
Bilimsel adı "Soğuk Işık"tır. Bu ışık olayı,
moleküler seviyede kimyasal bir işlemdir.
Bazı moleküllerin ayrışarak daha yüksek enerjili hale geçebildikleri ve
bu fazla enerjiyi
ışığa
dönüştürebildikleridir. Ateş böceğinin karın bölgesindeki ışık organında
bulunan guddelerden
ışık elde
etmede rol alan iki ana kimyasal madde üretilmektedir. Fakat onlar da
tam olarak ışık vermeye yetmediği
için böceğin ışık bölgesine yakın solunum organının ışık verme anında
burayı oksijenle
beslemesi gerekmektedir
Kediler balık
ve sütü niçin severler?
Kedilerin sudan hoşlanmadığı
bilinir. Ama aslında kediler çok iyi yüzerler.
Hava şartlarından dolayı ve de
tembelliklerinden suya girmeyi sevmezler.
Ev kedisinin balık
sevmesinin yanında kuşlara ve farelere olan düşkünlüğünün nedeni
evcilleştirilmeden önce Mısır'da
Nil vadisinde balık, kurbağa, küçük kuş ve fareleri avlayarak yaşamış
olmasıdır. Zaten eski Mısırlılar
kedileri fare avcıları
olduğu için evcilleştirmişlerdir. Günümüzde kedinin kuzey Hindistan ve
Güneydoğu Asya'da yaşayan türleri
ırmakların kenarlarında balık avlayarak yaşamaktadır. Patileri ile
balıkları sudan dışarı atar, gerekirse suya tamamen girerler. Eski Mısır'da
kedi bakıcıları onları ekmek ve sütle beslemişlerdir.Kedilerin
süt zevkinin de Mısırlı
bakıcılarının yarattığı beslenme alışkanlığından kaynaklanmaktadır.
Horozlar niçin sabahları
erkenden öterler?
Sabah güneş doğarken ötmek
yalnız horozlara özgü değildir. Kulağa en çok horozun sesinin gelmesi,
onun sesinin diğerlerinden
daha güçlü olmasıdır. Kuşların büyük çoğunluğu da aynı saatlerde
ağaçlarda koro halinde
öterler.
Gün boyu hem horozlar hem
kuşlar bu ötüşü sürdürürler ama seslerinin en güçlü çıktığı zaman sabah
saatleridir. Horoz ve kuşların sabah gün doğarken ötmeleri biyolojik
saatleriyle ayarlanmıştır
Evlerimizdeki sinekler kışın nereye gidiyor?
Sineklerin her türü kışın
ortadan kaybolur. Havaların ısınmasıyla birlikte ansızın ortaya
çıkarlar. Sinekler ısıya karşı çok
hassastır. Güneş bulutun arkasına girdiği zaman oluşan ısı düşmesinden
etkilenirler. Kış günlerinde yaşama şansları yoktur. Ölmeden önce
yumurtalarını toprağa veya kuytuya gömerler. Lavra ve yumurtalar soğuktan
etkilenmez. Yaz sıcakları başlayınca yumurtalar çatlar ve yine sinekli
günler başlar.
Tükenmez kalemin
dolmakalemden farkı
nedir?
Kalemin tarihi yazınınkinden
de eskidir. İlk insanlar sivriltilmiş çakmak taşlarıyla duvar resimleri
yapmıştır. Mürekkepli metal kalemler
Romalılar
tarafından biliniyordu. Tükenmez kalem adı ile bilinen bilye uçlu
kalemin ilk modeli 1880 yılında
yapılmıştır fakat rağbet görmemiştir. Uçakların gelişmesiyle gündeme
tekrar gelir. Uçaklar 2-3bin metreye çıkınca
hava basıncı oldukça azalır. Dolmakalem mürekkebi basınç nedeniyle
dışarı akarak kağıdı ya da giysiyi
lekeler. 2.Dünya Savaşı'nda askeri uçaklarda kullanılan tükenmez kalem
sonradan yaygınlaşmıştır. Tükenmez kalemlerde mürekkep kağıda
pirinç uçtaki yuvaya yerleştirilmiş minik bir bilye aracılığıyla
aktarılır.
Fakat dolmakalemin özelliği
seçkin ve yazıyı kaliteli kılmasıdır.
Doktorlar niçin dizimize çekiçle vurur?
Bir sandalyeye rahatça oturup
bacak bacak üstüne atarken doktor dizkapağının
hemen altına, kası kemiğe bağlayan
tedoma minik lastik bir çekiçle vurduğu zaman bacak ileri fırlar. Bu
reflekste baldır kaslarındaki duyu
sinirleri kasın
genişlemesine tepki verir ve yeni sinir sinyalleri oluşturarak kaslara
hafif bir basınç uygulandığını ve
gerildiklerini omuriliğine
iletirler. Omirilik ise bu basınca dayanabilmesi için kasların kasılması
gerektiğini bildirir, bacak tekrar
geri hareket eder. Refleks, beyin denetiminden geçmeksizin, yani beyin
devrede olmadan doğrudan
omuriliğin
komutlarıyla gerçekleşmektedir. Diz kapağı refleksi omuriliğin işleyişi
konusunda bilgi veren önemli bir tanı
yöntemidir.
Yapıştırıcılar nasıl yapıştırıyor?
Yapıştırıcıların
sağladığı yapışma olayı aslında kimyasal bir reaksiyondan başka bir şey
değildir. Günümüzde imalatçılar
yapıştırıcıları sentetik malzemeler kullanarak yaparlar. Yapışma
olayında benzer veya ayrı malzemeden
iki madde, bir de yapışkan
gerekir. Burada en önemli görev yapıştırıcıdadır.
Yapıştırıcının
moleküllerinin diğer iki madde molekülleri ile birleşme eğilimi gösterir
bir yapıda olması
gerekmektedir.
Matematikte niçin (-2) ile
(-2) nin çarpımı
(+4) tür?
Haftanın
beş günü işe otobüs ile gidip geldiğinizi varsayalım.Her
sefer bir milyonluk bir biletle yapılıyor.
On milyon tutarında
on tane bilet aldınız.Hergün gidiş
geliş kullandıkça iki tanesi eksiliyor. Bunun eşitlikteki yeri (-2) dir.
Siz bu işi beş gün süresince yani 5 kez yaparsanız
(-2)x(+5)= 10 olur. Diyelim ki bayram tatilinin iki günü o haftanın
Perşembe ve Cuma günlerine geldi ve
tatil. Bu kez yapmanız
gerekeni yapmıyorsunuz.
İki günlük 4 bileti kullanmıyorsunuz. Bu hareket,
yapmanız gerekene göre negatif yani ters yönde bir harekettir.
Hergün bilet almak
yerine iki gün süresince hiç bilet kullanmıyorsunuz.İki
kere negatif hareketi "-2" bilet üzerinde
yapınca
o hafta elinizde (-2)x(-2) =(+4) bilet kalıyor.
Radyonun sesi açılınca pil daha çabuk mu biter?
Pille çalışan
portatif radyolarda sesin yüksekliği pilin ömrünü etkiler. Radyo açık,
sesi kapalı durumu ile sesin sonuna
kadar açık
durumu arasındaki fark pillerin ömürlerinin kısalmasına neden olur.
Ses sonuna kadar açıldığında
pillerden çekilen akım yüzde 30 artmaktadır. Bu durum, küçüğünden
büyüğüne, pille çalışan
ve ses yükselticisi olan bütün radyo, teyp, walkmen vb. için aynıdır.
Termos nasıl
sıcağı sıcak, soğuğu soğuk tutuyor?
Tek nedeni vardır,
vakum.Yani boşluk.Bir termosta içiçe geçmiş iki kap vardır.Dıştaki metal
bir kap olup içteki genellikle bir cam
şişedir.İkisinin arasındaki hava ise boşaltılmıştır.Tam olmasa da
üreticiler tarafından elde edilebilen tama yakın
bir boşluk vardır.Vakumlu bir ortamda hava molekülleri de ılmadığından
ısı iletilemez.Cismin
ısısı
başlangıçta ne ise o halde kalır.İçerden dışarıya, dışardan içeriye ısı
geçişi olmaz.Böylece termosa konan sıvı
sıcaksa sıcak, soğuksa soğuk kalır.
İmdat
çağrısı S.O.S 'in anlamı nedir?
Çok kişi "Save our Ship"
gemimizi kurtar; "Save our
Soul"
ruhumuzu kurtar; "Stop Other
Signals"
diğer
sinyalleri sözcüklerinin kısaltılmışı sanır. Oysa hiçbiri değildir.
Tamamen telgraf zamanından kalma mors
alfabesiyle ilgilidir.
İmdat
çağrısının çok kolay akılda tutulabilmesi için 1908 de üç çizgi, üç
nokta, üç çizgi olan
S.O.S seçildi.
Evlilik yüzüğü neden hep aynı parmağımızdadır da, neden
İşaret parmağı Baş parmak ya da Serçe
parmak değil
de neden Yüzük Parmağı...
Evlilik
yüzüğünü ilk defa eski mısır prensesi nefertiti takmıştır...o yıllardaki
Tıbbın
ne kadar ilerde olduğu ayrı bir tartışma konusudur ama yüzyıllar Sonra
anlaşılmıştır ki direk kalbe giden tek damar evlilik yüzüğünü
taktığımız Parmaktadır.. Başka hiç bir parmağımızdan direk kalbe giden
bir damar yoktur...