İngiltere'de trafik niçin soldan akar?
Bir zamanlar herkes
İngilizler gibi yolun solundan gidiyordu. Bunun için de çok geçerli bir
sebep vardı. Yüzyıllarca önce yolun karşısından gelenin dost mu, yoksa
düşman mı olduğunu kestirmek mümkün değildi. İnsanların çoğu sağ
ellerini kullandıkları için, yolun solundan, duvar dibinden (yaya veya
atla) giderek sol taraflarım emniyete alır, sağ ellerini kılıçlarını
hemen çekecek şekilde hazır bekletirlerdi.
Yolun solundan seyahat, ilk defa 1300 yıllarında, papanın Roma'ya
gelecek hacıların yolda karmaşaya sebep vermemeleri için, yolun solundan
gitmelerini söylemesiyle resmileşti ve yüzyıllar boyu devam etti.
18. yüzyılın
sonlarında ABD'de birçok atın çektiği posta arabalarında, sürücü koltuğu
yoktu ve sürücü en arkada ve soldaki atın üstünde oturuyordu. Bu da
yolun solundan gidildiğinde karşıdan geleni ve yolun kontrolünü
zorlaştırıyordu.
Çok geçmeden ABD'de trafik sağdan işlemeye başladı. Fransız İhtilalı
sırasında, ihtilalın liderlerinden Maximilien Robespierre, büyük bir
olasılıkla Katolik kiliseye meydan okuyanlara bir jest olsun diye,
Parislilerden yolların sağından gitmelerini istedi.
Bir süre sonra aslında kendisi de bir solak olan Napolyon, ordularındaki
ikmal arabalarının yolların sağından gitmeleri emrini verdi ve zapt
ettiği her ülkede de bu uygulamayı hayata geçirdi.
İngiltere hiçbir zaman Napolyon tarafından zapt edilemediğinden
İngilizler yolun solundan gitme alışkanlıklarından vazgeçmediler.
Avustralya, Hindistan gibi tüm eski sömürgelerinde de bu usulü devam
ettirdiler. Zaten İngilizler' de Amerikalılardan farklı olarak sürücü
arabanın üstünde ve sağında oturuyordu.
Modern araba teknolojisinin gelişmesi ile bu gelişimin dünyada öncüsü
olan ABD'de sürücü koltuğu ve direksiyon sağdan gidişe uygun olarak sola
konuldu ve dünyanın birçok bölgesinde bu şekilde yaygınlaştı.
İngiltere'de ve eski
sömürgelerinde, trafik akışını sağ şeride almanın faturası o kadar
yüklüdür ki, artık isteseler de kolay kolay bunu yapamazlar. Hangi
ülkede olursanız olun, trafiğin yönü ister sağdan olsun ister soldan,
karşıdan karşıya geçmeden önce, siz yine de her iki yöne bakmayı ihmal
etmeyin.
Niçin trafik lambaları kırmızı / sarı ve yeşildir?
Trafik ışıklan
uygulaması, önceleri demiryollarının trenleri kontrol için uyguladığı
sinyaller örnek alınarak başlamıştır. Demiryolları idaresi kırmızı rengi
'dur' sinyali olarak seçmişti. Kırmızı renk kan rengi olduğundan asırlar
boyu tehlikenin, tahribatın ve ölümün simgesi olmuştur. Demiryolları ilk
faaliyete geçtiği 1830'lu yıllarda 'ikaz' ışığının rengi yeşil, 'geç'
ışığının ise beyazdı.
Bir süre sonra beyaz
sinyal problem yaratmaya başladı. Beyaz renkli 'geç' sinyali diğer sokak
lambaları ile karıştırılabiliyordu. Ama daha da kötüsü 'dur'
işaretlerine konulan kırmızı mercekler yerlerinden düşünce ışık
beyazlaşıyor, 'geç' sinyali olarak algılanıyor ve kazalara yol
açabiliyordu.
Sonunda demiryolcular
kırmızıyı 'dur', yeşili 'geç' san rengi de 'ikaz' sinyali olarak
kullanmaya başladılar. Bilindiği gibi sarı, renk spektrumu içinde en göz
alıcı renktir. Böylece makinist bir sinyalin bulunması gereken yerde
beyaz ışığı görürse, bir şeylerin yanlış olduğunu anlıyor ve tedbirini
alıyordu.
Karayollarına
gelince, yollarda sadece atların ve at arabalarının bulunduğu tarihlerde
bile dünyanın büyük şehirlerinde trafik sorundu. İlk trafik lambası
otomobillerin ortaya çıkmasından çok önce 1868'de Londra'da kullanıldı.
Gazla yakılan ve bir eksen etrafında döndürülebilen kırmızı ve yeşil
lambalar bir yıl sonra patlayıp, kendilerini çeviren polisi de
yaralayınca bu uygulama ortadan kalktı.
Ama öte yandan
otomobillerin ortaya çıkması ve şehirlerde dolaşmaya başlamalarıyla
birlikte durum iyice kötüleşti. Çeşitli şehirlerde değişik uygulamalar
yapıldı. Demiryollarındaki uygulama örnek alındı ama demiryollarında
birbirine paralel iki hat vardı. Bu sistem iki yolun kesiştiği
kavşaklarda işe yaramıyordu.
Sonunda günümüzdekilere benzeyen ilk elektrikli otomatik trafik
lambasını, ilkokul mezunu ve ABD'deki Cleveland' da otomobil sahibi ilk
siyah olan Garrett Morgan geliştirdi. 1914'de ilk denemelerine başlayan
Morgan 1923'de de patentini aldı. Morgan 1963'de ölümünden az önce
patentini 40 bin dolara General Electric firmasına sattı.
Morgan'ın lambaları demiryollarına benzer şekilde bir 'T' üzerinde
kırmızı ve yeşil iki lambadan ibaretti. Çok geçmeden ikaz anlamında sarı
lamba da ilave edildi ve uygulama bütün dünyaya süratle yayıldı. Aradan
geçen yıllara rağmen sarı renk hala 'ikaz' anlamındadır ama günümüz
sürücüleri onu 'geç' sinyali olarak algılıyorlar.
Erkek bebeklerin giysileri niçin mavidir?
Yüzyıllarca önce
insanlarda şeytani güçlerin, bebeklerin veya küçük çocukların odalarında
dolaştıklarına, onların vücutlarına girmek için fırsat kolladıklarına
ilişkin ortak bir inanç vardı. Ayrıca bu şeytani güçlerin, mavi renk
tarafından kovulduğuna da inanılıyordu. Çünkü mavi göklerin rengi idi.
Hatta bugün bile hala Ortadoğu'da şeytanı kovmak için, bazı evlerin
kapıları maviye boyanmaktadır.
O zamanlarda,
sülalenin devamı için, erkek bebeklerin önemi daha fazla olduğu için,
şeytan korkar da gider diye, erkek bebeklerin ve küçük erkek çocukların
giysilerinin mavi olması adet haline geldi ve yüzyıllar boyunca devam
etti.
Çok sonraları kız bebekler de "erkek bebekler kadar önem kazanınca",
onların giysilerine de bir renk verilmesi ihtiyacı doğdu ve de
çiçeklerin en güzeli olan gülün rengi, yani pembe renk verildi.
Erkeklerin düğmeleri niçin sağdadır?
Hakikaten, niçin
erkeklerin tüm giysilerinde düğmeler sağda, ilikler solda iken kadın
giysilerinde tam tersidir?
İşte, insanların daha
çok sağ ellerini kullanmalarından dolayı yerleşen bir alışkanlık daha.
Sağ elini kullanan bir insan için, sağdaki bir düğmeyi, soldaki bir
iliğe geçirmek daha kolaydır. Bu nedenle de erkeklerin düğmeleri daima
sağdadır.
Peki, kadınların
düğmeleri niçin solda? Kadınların çoğunluğu da, daha çok sağ ellerini
kullanmıyor mu?
Giysilerde düğmelerin
kullanılmaya başlanıldığı ilk zamanlarda, düğmeler hem çabuk
kırılabiliyordu, hem de herkesin alamayacağı kadar pahalı idi. Düğme
alabilecek zengin kadınlar da, uzun elbiselerini ancak hizmetçilerinin
yardımı ile giyebiliyorlardı.
Hizmetçiler ise hanımlarının karşısında, onların düğmelerini, sağ
ellerini kullanarak daha rahat ve daha hızlı ilikleyebiliyorlardı (tabii
erkeklerin de daha hızlı çözdüklerini söylemeye gerek yok). Bu neden(ler)le,
terziler düğmeleri hizmetçinin sağına, hanımının ise soluna gelecek
şekilde diker oldular. Günümüzde her kadın, kendi kendine giyinip
soyunmasına rağmen nedendir bilinmez, bu adet değişmedi.
İnsanlar niçin tokalaşıyorlar?
Tokalaşma aslında
çağlar öncesi bir adet. Çok eski çağlarda, tüm erkekler bir silah
taşıyor ve çoğunluğu da bu silahı sağ eli ile kullanıyordu. Bir erkek
diğerine dost olduğunu, elinde silah bulunmadığını göstermek için, boş
sağ elini uzatıyor, diğeri de aynı şeyi yapıyordu. Ama her iki taraf da
kendini emniyete almak, diğerinin aniden silah çekmesine mani olmak
için, birbirlerinden emin olana kadar, birlikte ellerini hafifçe sıkarak
duruyorlardı.
Tokalaşırken elleri sallama alışkanlığı, elleri daha iyi kavrayarak,
rakibin giysisinin içinden aniden bir silah çıkarmasını önlemek için
başlamış olabilir. Ancak sonraları dostluğun bir ifadesi oldu.
Matemde bayraklar niçin yarıya indirilir?
Bu geleneğin kökeni
eski deniz savaşlarına kadar uzanıyor. O devirlerde her bir savaş
gemisinin direğinin tepesinde dalgalanan kendine özgü renkli bir bayrağı
vardı. Bir deniz savaşından sonra yenilen gemi, galip tarafın bayrağını
asmak zorundaydı, bunun için de kendi bayrağını yarıya çekerek üstte yer
bırakırdı.
Günümüzde böyle bir
durum söz konusu değilse de, bayrakları yarıya indirmek bir saygı
ifadesi olarak kaldı. Milletlerin matem günlerinde, önemli devlet
adamlarının ölümünde, diğer milletlerin de bayraklarını yarıya
indirmeleri, mateme katılmak anlamında uluslararası bir gelenek haline
geldi.
Hangi ulustan olursa
olsun denizde birbirinin yanından geçen gemilerin, geçiş süresince
bayraklarını yarıya indirmeleri geleneği, saygının bir ifadesi olarak
günümüzde hala devam etmektedir.
Şemsiyelerin çoğunun rengi niçin siyahtır?
Şemsiyeler ilk olarak
3400 yıl önce Mezopotamya'da, bir rütbenin, bir ayrıcalığın sembolü
olarak kullanılmaya başlandı. Bu ilk şemsiyeler Mezopotamyalıları
yağmurdan değil, yakıcı güneşten korumak için kullanılıyordu. Şemsiyeler
yüzyıllar boyu hep güneşten korunmak için kullanıldı. Bugün bile bazı
Afrika kabilelerinde şefin arkasında yürüyen bir şemsiye taşıyıcısı
görülmektedir. Hatta İngilizce' de şemsiye anlamındaki 'umbrella'
kelimesi, Latince gölge anlamına gelen 'umbra' kelimesinden türemiştir.
Milattan önce 1200
yıllarına gelindiğinde şemsiye Mısırlılarda biraz dini bir anlam
kazandı. Gökyüzünün Tanrının vücudundan yapılmış, dünyayı koruyan bir
şemsiye olduğuna inanıyorlardı ve başlarının üzerinde taşıdıkları
şemsiye yüksek ahlak sembolü idi.
Romalılar şemsiye
kültürünü Mısırlılardan aldılar ama onu hep kadınsı bir sembol olarak
gördüler ve erkekler tarafından hiç kullanılmadı. Yağlı kağıttan yapılan
şemsiyelerin yağmuru da geçirmediği görülünce, kadınlar tarafından
yağmurda da kullanılmaya başlandı. Artık antik tiyatrolarda, yağmurda
kadınlar şemsiyeler altında rahat rahat otururlarken, erkekler şırıl
sıklam ıslanıyorlardı.
Avrupa'da
şemsiyelerin yaygın olarak kullanılmasına 1700'lü yıllarda başlanmıştır.
Bu yıllarda şemsiyelerin yünlü kumaşlarının üstü bir çeşit yağ ile
sıvanıyordu. Bu yağ kumaşa su geçirmez bir özellik kazandırıyor ve siyah
bir renk veriyordu. Siyah renkli bu şemsiyeler erkekler tarafından da
benimsendi ve güneş için olan beyaz şemsiyeler kadınların, yağmur için
olan siyahlar ise erkeklerin vazgeçilmez aksesuarları oldu. Bir çeşit
yağ ile sıvanan siyah şemsiyeler gerçekten yağmuru hiç geçirmiyorlardı
ama ömürleri de pek uzun sürmüyordu. Zamanla daha kaliteli şemsiyeler
üretildi, ancak siyah renk su geçirmezliğin bir garantisiymiş gibi
algılanmaya devam edildi. Günümüzde yazın şemsiye kullanma adeti pek
kalmadı ama yağmurda erkekler siyah şemsiye taşımada hala ısrarlı.
Kadınlar ise cıvıl cıvıl renklerdeki şemsiyelerle dolaşıyorlar.
Günümüzde üniformalar niçin haki renkte?
Napolyon savaşlarına
kadar, askeri üniformalar çok renkli ve gösterişli idi. Ancak savaş
teknolojisi geliştikçe bunun da bazı sakıncaları ortaya çıkmaya başladı.
Kılıç ve kalkanla yapılan savaşlarda gösterişli üniformalar düşmanda
moral bozukluğu yaratıyordu ama ateşli silahlar bulununca, bu parlak ve
renkli giysiler uzaktan iyi bir hedef olmaya başladı. Bugün askerler
savaşa en uygun sadelikte giyinerek giderler ve sadece gerekli teçhizatı
taşırlar.
Üniformalardaki haki renk ise ilk kez İngilizler tarafından 1850'li
yıllarda Hindistan'da kullanılmaya başlanmıştır. Britanya ordusundan
Hary Lumsden İngiliz askerlerinin beyaz üniformaları nedeni ile kolay
hedef olduklarını fark edince, üniformaların üzerine toz ve çamur
sürerek ve biraz da çay ile boyayarak renklerini gölgeli kahverengine
dönüştürmüş ve giysilerin rengini araziye uydurmaya çalışmıştır. Toprak
rengine benzeyen bu üniformalara Hintçe toprak rengi anlamına gelen 'Khaki'
adı verilmiş ve Türkçe' ye de 'haki' olarak geçmiştir. Khaki 20.
yüzyılın başlarında günün standartlarına göre değiştirildi. Bu model
Amerikan özel timleri tarafından tehlikeli görevlerde kullanılmaya
başlanıldı. Birinci Dünya Savaşı'nda da kullanılan bu renkteki kumaşlar
çok sert oldukları için askerlerin hareket kabiliyetlerini azaltıyor ve
ıslandıkça daralıyorlardı. 1932 yılında pamuktan üretilen 'cramerton'
ordu elbisesi dayanıklı olması ve içinde kolayca hareket edilebilmesi
açısından İkinci Dünya Savaşı'nda ordunun kullandığı en yaygın arazi
elbisesi haline geldi.
Bir sonraki aşama ise
askerlerin düşman tarafından görülmemesini sağlayacak kadar araziye
uygun ama aynı zamanda aynı tarafın askerlerinin birbirlerini
vurmamasını sağlayacak şekilde ayırt edilebilir kumaş renk ve desenini
yaratmaktı.
Aslında kamuflaja ilk olarak askerler tarafından değil, hayvanların
kendilerini fark etmelerini önlemek için avcılar tarafından
başvurulmuştu. Kamuflaj desenlerini yaratabilmek için İngiliz ve Fransız
orduları ressamlarla işbirliği yapmıştır. Hatta Picasso'nun ordu
giysilerini görünce, 'Bunlar benim desenlerim' diye bağırdığı bile
rivayet edilir.
Eski insanlar tuvaletlerini nasıl yapıyorlardı?
İnsanlar tarihlerinde
çok uzun bir süre tuvalet kullanmadılar. Başlangıçta hayvanlar nasıl
yapıyorlarsa, onlar da öyle yaptılar. İşlerini en yakın çalının dibinde
veya bir ırmak kenarında görebiliyorlardı. Ancak toplumlar geliştikçe,
köyler, kasabalar ortaya çıktıkça tuvalet ihtiyacını karşılamak için
daha uzak mesafelere gitme zorunluluğu doğdu. Ayrıca açıkta bırakılan
atıkların yarattığı kötü koku ve hastalık tehlikeleri de insanlarda bu
konuda bazı önlemler almanın zamanının geldiği bilincini oluşturdu.
Binlerce yıl önce Sümerler, Mısırlılar ve Hindistan'da yaşayanlar
oturakta oturup, ihtiyaçlarını giderdikten sonra oturağa düşenleri
uzakta bir yerlere döküyorlardı. İki bin yıl önce ise Romalılar ilk
basit tuvaleti kullanmaya başladılar. Atıklar oturdukları deliğin içine
düşüyor, deliğin altından akan su onları uzağa taşıyordu. Çiftçilerin,
açık arazide çalışanların ise zaten böyle bir dertleri yoktu. Tarlanın
bir köşesine çukur kazıyor, çukur yeterince dolunca, toprakla dolduruyor
ve başka bir çukur kazıyorlardı. Geceleri ise yataklarının altında bir
lazımlık bulunduruyorlardı. Ortaçağda kale ve şatolarda atık bir delik
vasıtası ile binanın etrafındaki su birikintisine düşürülüyordu. Bir
yere tuvaletini yapıp, onu bir tanktan gelen su ile sürükleyip, uygun
bir yere bırakma fikri ilk olarak Kraliçe 1. Elizabeth zamanında, 1589
yılında John Harrington'dan geldi. Ancak o zamanlar İngiltere'deki
evlerde ne böyle bir tankı dolduracak, ne de atığı alıp götürecek su
sistemi vardı. Günümüzdekilere benzer bir tuvalet ancak iki yüzyıl sonra
1778'de İngiltere'de bir saat yapımcısı olan Alexander Cum-ming
tarafından tasarlandı ve Joseph Bramah tarafından geliştirildi.
Tuvaletlerden evlere yayılan kötü koku ise 1849 yılında Stephen Green'in
'U' şeklinde bir boruyu tuvaletin çıkışına monte etmesi ile son buldu.
Tuvaletlerin ve günümüzde lavaboların da altında bulunan bu 'U'
şeklindeki boruda her zaman bir miktar su kalır ve kokunun oluşmasını
önler. Tabii o zamanlar tuvaletler dökme demirden yapılıyordu. Sonra
düzgün yüzeylerinin temizlenme kolaylığı bakımından seramik tuvaletler
üretilmeye başlanıldı. 1888 yılında ise tuvaletlere zinciri çekilince
suyu akan klozetler ilave edildi.
Bizde tuvaletler için hela, kenef, ayakyolu, WC., 00, yüznumara gibi
birçok isim kullanılır. 'WC.' İngilizce ismindeki 'Water Closet'in baş
harfleridir. Yüznumaranın hikayesi ise değişik. Eskiden Fransa'da
otellerde tuvaletler koridorların uçlarındaydı. Odaların her birine
birer numara verirken, tuvaletlere numarasız demişler ve '00' diye
işaretlemişlerdi. Fransızca'daki 'numarasız' kelimesi ile ' 100 numara'
kelimesi hemen hemen aynı telaffuz edildiğinden, bizde Fransızcası biraz
kıt birinin tercüme hatası sonucu 'yüznumara' olarak yerleşmiştir.
Erkekler eskiden nasıl tıraş oluyorlardı?
1991 'de Avusturya
Alpleri' nde buzullar arasında donmuş bir erkek cesedi bulundu.
Şaşırtıcı olan cesedin 5.200 yıl önce yaşamış birine ait olması ve
bugüne kadar hemen hemen hiç bozulmadan kalabilmesiydi. 'Alp Çobanı' adı
verilen bu,cesette dikkat çeken bir başka husus da, yüzünde sakal ve
bıyık olmamasıydı. Arkeologlara göre erkekler tarih öncesi devirlerde de
tıraş oluyorlardı. Mağara duvarlarındaki bu devirlerden kalma resimler
sakal tıraşı için kabukların, köpekbalığı dişlerinin, en çok da
keskinleştirilmiş çakmaktaşlarının kullanıldığını göstermektedir.
Günümüzde keşfedilen bazı ilkel kabilelerde çakmaktaşının bu amaçla
kullanıldığı gerçekten de görülmektedir. Mısır'da açılan mezarlarda eski
Mısırlıların MÖ. 4. yüzyılda sakal kesmek için kullandıkları altın ve
bakır aletler bulunmuştur. Tarih öncesi erkeğinin sakal tıraşı olma
nedeni, kesilmezse 150 santimetreye kadar uzayabilecek olan sakalın
hareket kabiliyetini hayli kısıtlamasıdır. Ancak sinek kaydı tıraş olma
ihtiyacının nedeni bilinmemektedir. Her gün kesilmesi gerekiyorsa
erkekler niçin sakallı yaratılmışlardır, o da ayrı bir konu. Erkekler
günümüzde olduğu gibi geçmiş zamanlarda da din, toplumsal konum ve moda
gibi nedenlerle tıraş oluyorlardı. Örneğin, Roma'da sadece özgür
insanlar tıraş olabilirdi. MS. 14. yüzyılda şimdiki usturanın ilkelleri
ortaya çıkmaya başladı, ama erkeklerin acılı ve kanlı tıraş derdi 20.
yüzyılın başlarına kadar devam etti. King Camp Gillette (jilet) ABD'de
1901 yılında ilk iki taraflı jileti keşfetti. Ancak Birinci Dünya Savaşı
yıllarına kadar 168 jilet ve 51 makine satabilmişti. Savaş başlarında
ABD hükümeti ordunun ihtiyacını karşılamak için firmaya 3,5 milyon tıraş
makinesi sipariş etti. Böylece tıraş bıçağı bir sektör haline geldi
Kısa bir süre sonra eski bir kılıç üreticisi olan Wilkinson firması da
tıraş bıçağı üretimine geçti ve bu ikili günümüze kadar piyasanın
devleri olarak geldiler. Günümüzde Gillette dünya pazarının yüzde
66'sini elinde bulundururken, Wilkinson'un payı yüzde 20'dir. Daima
sektörün motoru olan Gillette aslında kaşifinin ve firmanın ismi ve bir
marka iken ürünün de ismi haline gelmiştir. 1950'li yıllarda ilk
elektrikli tıraş makineleri devreye girdi. Aynı yıllarda ise paslanmaz
çelik tıraş bıçağı piyasaya çıktı. Günümüz erkeklerinin yaklaşık yüzde
80'i ıslak tıraşı yani tıraş bıçağı kullanmayı tercih ediyor. Dünyada
tıraş olan 2 milyar erkek ve her birinin yüzünde ortalama 15 bin kıl
varken ve hele hele bu kıllar günde yaklaşık 2 milimetre uzarken, yani
bir erkeğin ömrünün ortalama 100 günü tıraş olmakla geçerken, kim
bükebilir tıraş bıçağı sektörünün bileğini?
Ata neden soldan binilir?
Diğer birçok
alışkanlıkta olduğu gibi, bunun da sebebi, insanların çoğunun sağ
ellerini kullanıyor olmalarıdır. Asırlar önce, daha çok sağ ellerini
kullanan insanlar, kılıçlarını kolay çekebilmeleri için, kılıçlarını
kınlarında, sol taraflarında taşıyorlardı.
Ata binerken, sol dizin altına kadar inen bu uzun kılıçla ata sağdan
binmek, yani sağ ayağı üzengiye koyup, sol ayağı atın üzerine atarak
binmek kılıç nedeni ile zor oluyordu.
Soldan, sol ayağı üzengi üzerine koyup, sağ ayağı atın üzerine atarak
binince kılıç sorun yaratmıyordu. Özellikle savaşa giden ordularda
disiplin nedeni ile bir örnek hareket edilmesi gerektiğinden, solaklar
da ata soldan binmek zorunda kalıyorlardı.
Artık biniciler kılıç taşımıyorlarsa da, ata soldan binmek günümüze
kadar uzanan bir gelenek haline geldi.
Erkekler niçin kravat takar?
Takılar hariç
üzerimizdeki her giysinin bir fonksiyonu vardır. Peki kravatın boğazı
sıkmaktan başka fonksiyonu nedir? Her iki yakayı bir araya getirmekse
düğme o işi görüyor. Düğmeleri örtüp giysimizi güzel ve renkli kılmaksa
kadınlar niye takmıyor? Pek de kravat sever bir millet olmadığımız
açıktır ama ister inanın, ister inanmayın kravatın ortaya çıkışında
Türklerin de rolü var. 1660'da Osmanlılar Avusturya ordusuna yenilince o
zamanlar Avusturya-Macaristan imparatorluğu sınırları içinde olan
Hırvatistan'dan (Croatia) bir alay asker zaferin kahramanları olarak
Paris'e götürüldüler ve kralın huzuruna çıkarıldılar. Bu askerler
boğazlarına renkli mendiller takmışlardı. Bu mendiller Romalılar
devrinde hatiplerin, ses tellerini sıcak tutmak için boğazlarına
sardıkları mendillere benziyordu. Kral çok beğendi ve kendisi de krallık
kravatları takan bir alay kurdu. Kravat kelimesi de Hırvat anlamındaki 'Croat'tan
türedi. Çok geçmeden bu moda İngiltere'ye sıçradı. Hiçbir centilmen
boğazına bir şey sarmadan kendini iyi giyinmiş hissetmiyordu. Kravat o
zamanlar o kadar yüksek bağlanırdı ki, insanlar vücudunu döndürmeden
etrafa bakamıyorlardı, ama hiç olmazsa bir faydası vardı. Kılıç
darbelerine karşı boyunu koruyordu. Kravat çeşitli şekillerde
yüzyıllarca yerini korudu, yüzden fazla değişik bağlama şekli
geliştirildi. Bağlama şekilleri üzerine kitaplar yazıldı. 1960
gençliğinin düzene baş kaldırması sırasında biraz gözden düştü ama
1970'li yıllardan başlayarak popülaritesi yine arttı. Tabii ki patronlar
kravat takınca çalışanlara da başka seçenek kalmıyordu. Kravatlar
erkeklerin elbise dolaplarının en kolay yıpranabilir aksesuarlarıdır.
Genellikle erkekler kravatı düğümünün bir tarafından, ince ucunu Çekerek
çıkarırlar. Halbuki doğru yol kravatı bağlarken hangi hareketleri
yaptıysanız, sökerken de ters sıra ile aynısını yapmanızdır. Kravatı
çıkardıktan sonra her iki ucunu birleştirip iki kat yapmanız,
parmağınızın üzerine bir kemer gibi sarmanız, parmağınızı içinden
çektikten sonra bütün gece o şekilde muhafaza etmeniz uzmanlar
tarafından tavsiye ediliyor. Eğer söz konusu olan bir ipek kravat ise
sabahleyin de hemen askıya asmanız gerekiyor, bu şekilde içindeki
fiberler orijinal şekillerine gelecektir. Son bir uyarı: Üzerinde leke
olsa bile ipek kravatları kuru temizlemeye göndermeyin, deforme
olabilirler, mümkün olduğunca kendiniz temizlemeye çalışın bu da bir
sonuç vermezse dikişlerini söküp mendil olarak kullanabilirsiniz.
Gelinliklerin rengi niçin beyazdır?
Çocuk annesine
sormuş: 'Anne gelinlerin giysisi niçin beyaz renkte?' Annesi cevaplamış:
'Beyaz renk masumiyetin ve mutluluğun sembolüdür.' Çocuk tekrar sormuş:
'Peki o zaman damatlar niçin siyah giyiyorlar?'
Eski Roma'da
gelinliklerin rengi sarıydı. Gelinler yine sarı renkte peçe
takıyorlardı. Peçe evli ve bekar kadınları ayırt ediyordu. Ortaçağlarda
ise gelinliğin rengi üzerinde pek durulmadı. Kumaşın kaliteli ve
gösterişli olması daha önemliydi. Herkes en iyi elbiselerini giyiyordu,
renk de herkesin kendi tercihine göreydi. Beyaz gelinlik adetinin
yaygınlaşması 16. yüzyılda olmuştur. Bu yıllarda kraliyet ailesi
gelinlerinin gümüşi renkte gelinlik giymeleri gelenekti. Kraliçe
Viktorya bunu reddetti ve beyaz gelinlik giymekte ısrar etti.
Bundan sonra İngiliz ve Fransız yazarlar, beyaz rengin masumiyetin
simgesi olduğu konusunu işlemeye başladılar. O dönem ahlakına göre
bekaret evliliğin vazgeçilmez koşulu olduğu için beyaz gelinlik adeti
tuttu. Evlenirken beyaz giysi giymek genç kızların bekâretlerini topluma
ilan etmelerinin vasıtası oldu.
Gelinlikle ilgili
bazı batıl inançlar da var. Bunlara göre gelinin gelinliğini bizzat
kendisi dikmesi, damadın düğünden önce gelini gelinlikle görmesi,
gelinin gelinliği düğünden önce giymesi uğursuzluk getiriyor. Söz
evlenmeden açılınca evlilik yüzüğünden de bahsetmek gerekiyor.
İnsanların evlenince yüzük takmaları eski Mısırlıların inançlarına
dayanıyor. Milattan 2800 yıl önce Mısır'da yaşayanlar dairenin veya
halka şeklindeki cisimlerin, başlangıç ve bitiş noktalarının olmaması
nedeni ile sonsuzluğu - temsil ettiklerine inanıyorlardı. Yüzük
evliliğin sonsuza dek süreceğini simgeliyordu. Sonra bu inanç ve adet
Romalılar vasıtası ile iyice yaygınlaştı. Kazılarda o devirlere ait çok
ilginç evlilik yüzüklerine rastlanılmıştır. Evlilik yüzüğünün sol ele ve
sondan bir önceki parmağa takılmasının sebebi ise modern tıbbın
gelişmesinden önceki devirlere ait yanlış bir insan anatomisi
bilgisidir. O zamanlarda dolaşım sistemimizdeki ana damarın sol elimizde
bu parmaktan başlayıp kalbimize gittiği sanılıyordu. Böylece buraya
takılan yüzükler evli çiftin kalben bağlılığını simgeliyordu. Gerçi
şimdi damarların nereden gelip nereye gittiği biliniyor ama bu da bir
adet olarak kaldı.
13 sayısı niçin uğursuzdur?
13 sayısının uğursuz
olduğuna ilişkin inanç dünyada o kadar yaygındır ki, yaşamı birçok yönde
ciddi olarak etkilemektedir. Bazı ülkelerde evlerin kapılarına 13
numarası verilmez, uçaklarda 13. koltuk sırası yoktur, apartmanlarda,
otellerde 13. kat ya 1 2 A' dır ya da 1 4 'tür. 13 numaralı oda yoktur.
Olsa bile insanlar o odada kalmak istemezler. Hatta ayın 1 3 'ünde işe
gelmeme, uçak ve tren rezervasyonlarının iptali, alışverişin düşmesi ve
benzeri davranışların ABD 'ye günde milyonlarca dolara mal olduğu
söylenmektedir. Bu inanç bir fobi yani bir çeşit korku hastalığı olarak
kabul edilmiş olup adı 'triskaidekaphobia'dır.
Genel olarak bu inancın, Hz. İsa'nın meşhur son yemeğindeki havarilerin
sayısından kaynaklandığı sanılsa da, kökü çok daha eskilere mitolojik
tanrıların yaşadığına inanılan çağlara, İskandinavya topraklarına kadar
gider.
O zamanlarda ışık ve
güzellik tanrısı Balder bir ziyafet verir. Balder Vikking'lerin meşhur
tanrısı Odin ile Frigga'nın oğulları olup, ay kraliçesi Nanna'mn da
eşidir. Bu ziyafete 12 kişi davetli iken, yalanların ve hilelerin
tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak
ister. Ancak bu arada çıkan tartışmada, Loki diğer tanrılar tarafından
da çok sevilen Balder' i öldürür. Bu mitolojik hikaye ve inanış
İskandinavya'dan Avrupa'nın güneyine kadar yayılır. Hıristiyan din
adamları bu halk masalını kullanırlar ve Hz. İsa'nın son yemeğine
uygularlar. Hıristiyan versiyonunda Balder' in yerini Hz. İsa, Loki'nin
yerini de hain Judas alır. Bu yemekten sonra 24 saat içinde de Hz. İsa
çarmıha gerilerek öldürülür. Bu nedenle Hıristiyanlarda akşam yemeğinde
13 kişi bir araya gelirse bunlardan birinin başına bir felaket
geleceğine inanılır. Bu inanışlara göre 13 sayısı uğursuzdur ama ayın
cumaya rastlayan 13. günü hepten uğursuzdur. Ancak böyle bir günde
doğmuşsanız tam tersi, yani 13 sizin uğurlu gününüzdür. Cuma gününün
uğursuz sayılmasına Havva anamızın Adem babamıza elmayı (bence
"ayva"yı!) cuma günü yedirtip cennetten kovulmasına sebep olması, Hz.
Nuh zamanındaki büyük selin cuma günü olması, Hz. İsa'nın cuma günü
çarmıha gerilmesi gibi olaylardan biri veya hepsi neden olmuş olabilir.
Müslümanlar ise Hz. Adem'in cuma günü yaratıldığına inandıklarından bu
güne diğer günlerden daha çok değer verirler. 13 sayısının uğursuzluğuna
duyulan inancın kökeninde bir yıl içinde ayın 13 kez dolunay olarak
gözükmesinin yattığını söyleyenler de vardır.
1 Nisan şakasının kökeni nedir?
1564 yılında
Fransa kralı IX Charles, yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe
aldı. Daha önce Avrupa' da
yaygın
olan yıl başlangıcı Mart 25 idi, yani yılın ilk haftası 25 Mart - 1
Nisan arasında kutlanırdı. O zamanki iletişim şartlarında IX Charles' ın
bu kararı fazla yayılamadı.
Duyanlar ise protesto amacıyla
eski adetlerine devam ettiler. 1 Nisan'da partiler düzenlediler.
Diğerleri
ise onları Nisan aptalları olarak nitelendirdiler. 1 Nisan'a bütün
aptalların günü adını verdiler. Bu günde
diğerlerine
sürpriz hediyeler verdiler, yapılmayacak partilere davet ettiler, gerçek
olmayan haberler ürettiler.
Yıllar
sonra Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar 1 Nisan
gününü kendi kültürlerinin parçası
görerek devam ettirdiler. Oradan da bütün dünyaya yayıldı.
İnsanlar niçin içki kadehlerini tokuştururlar?
Bu konuda iki ayrı
açıklama vardır:
1)
İnsanların beş duyusunu tatmin amacıyla şarap kadehini sofrada çın
sesiyle
tokuşturmak. Şarabın rengi, görme, diliyle tat alma, burunla
koklama, eliyle dokunma ve çın sesiyle işitme. Şarap bütün duyguları
tatmin eder anlamını taşır.
2)Antik çağlarda bir insanın düşmanını yemeğe davet edip, ona zehirli
içki sunması
doğal sayılıyordu. Ev sahibi içkinin zehirsiz olduğunu kanıtlamak için
kendi içkisini havaya kaldırır ve
misafirin
içkisinden bir yudumun kendi kadehine dökülmesini isterdi.
Sonra aynı
anda içkilerini içerlerdi. Misafir böyle durumda ev sahibine güvenini
göstermek için kadehini ev
sahibinin yukarı
kaldırdığı kadehe hafifçe vurur, çın sesiyle içkiyi denemeye gerek
olmadığını gösterirdi.
Çinliler
yiyeceklerini niçin çubukla yerler?
Çinlilerin yemek yeme alışkanlıklarının
yiyeceklerini çok küçük parçalar halinde yemelerinden çubuk
kullandıkları
anlaşılıyor.Çin'de eskiden yalnızca zenginler masada otururlardı.
Halkın
çoğunluğu tabakları ellerinde yemek yerlerdi. Bir elleriyle tabaklarını
tutar, öteki elleriyle çubuk kullanarak
beslenirlerdi. Hızla
artan nüfus yüzünden yiyecek sıkıntısı çeken Çinliler önlerindeki
yiyeceği küçük parçalar
halinde çoğaltarak
yiyorlardı. O zamanlar ağaç sıkıntısı nedeniyle de tahta kullanımı
kısıtlıydı.
Masa kullanımı
bu yüzden çok zordu. Çubuklar fildişinden ve kemikten yapılırdı.
Dünyanın en çok söylenen
şarkısı hangisidir?
Bu şarkı "Happy birthday to you" dur. Şarkının asıl kaynağı Amerikalı
iki kız kardeşe aittir.
Orijinal adı
" Good Morning to All"
yani " hepinize günaydın"dır.
Daha sonra güftesi değiştirilerek bütün dünyaya yayılmıştır. Fakat telif
hakkı
kardeşlere aittir, onlardan sonra da Warner/chappel müzik
şirketine geçmiştir. Müzik ticari amaçlı kullanıldığı zaman şirkete
ödeme yapma zorunluluğu vardır
Mezara
niçin çiçek konulur?
İlk olarak Mısır Firavunu Tutankamon' un milattan önce 1346 da öldüğünde
mezarının çiçekten taçlarla
kaplandığı
saptanmıştır.
Kuzey Avrupa' da ise M.Ö. 2000 yıllara
kadar mezara çiçek konduğu belirlenmiştir. O zamanlarda bu çiçeklerin
amacı
iyi ruhları çekme, kötü ruhları kovma amacıylaydı. Sonradan ise asıl
amaç cesetler çürürken çıkan
kokuyu kamufle etme amacını
taşır. Servi ağacı da bu nedenle mezarlıklarda kullanılır. Ağacın
yaprakları rüzgarı
önler, kendine özgü ferah kokusu vardır.
Cenaze törenlerinde siyah giyinmenin amacı da mezarlıklarda
hayaletlerden sakınmak
amacı taşımaktadır.
İnsanlar saatlerini niçin sol kollarına takarlar?
Özel bir durum veya farklı
olma düşüncesi yoksa insanların çoğu saatlerini sol kola takar. Çünkü
çoğunluk sağ
elini
kullanmaktadır
ve bu kolun daha hareketli olması nedeniyle saatin bir yerlere çarpıp
zarar görme olasılığı
yüksektir. Zaten saatin kurma düğmesi
3 rakamının yanındadır.
İnsanlar saati kurmak istedikleri zaman onu bilekten çıkarmadan sağ elle
uzattıkları sol kollarındaki saati
kurabilirler.
Satrançta
şah niçin o kadar pasiftir?
Çünkü şah koruma altındadır.
Zaten satrançta amaç şahı almaktır. O
yüzden bütün taşlar onu korumakla görevlidir. Vezir ise başkumandan gibi
şaha yardım eder. İleri geri, çapraz her yöne gidebilir. Batıda vezire
Kraliçe adı verilmiştir. Bununla Kraliçe'nin Kralın
en büyük desteği olduğunu işaret etmektir. Satranç 6. yüzyılda Hindular
tarafından oynanmaya başlanmış,
oradan dünyaya yayılmıştır.
Bir hafta
niçin 7 gündür?
Babilliler 7 günlük haftayı
zaman birimi olarak kullanıyorlardı. İlk çağlarda bilinen beş gezegen
ile güneş ve ayın
sayısının
7 oluşu bu sayıyı gizemli ve uğurlu kılıyordu.
Daha sonra dinlerde göğün
7 kat oluşu ve doğadaki ana renk sayısının 7 oluşu, müzik notalarının
7 oluşu sayının önemini daha çok belirtti. Daha sonra Fransa takvim
yapısını değiştirerek hafta sayısını 10 yaptı ama kabul görmedi.
Rusya 5 günlük hafta uygulamasına
geçti, o da tutulmadı. Sonunda yine hafta 7 gün olarak kaldı.
Niçin
otellerin kapıları
döner kapıdır?
Döner kapıların
tek amacı enerji tasarrufudur. Büyük binaların içerleri devamlı olarak
ısıtılır. Açılan normal
kapıdan
içeri soğuk hava rahatlıkla girer. Eğer normal kapı kullanılırsa hava
değişimi nedeniyle klimalar veya
motorlar
yeniden çalışacaktır.
Özellikle çok kişinin girip çıktığı otel
veya benzeri binalarda enerji tasarrufu için döner kapı kullanılır.
Döner kanatlar sıcak
havanın dışarı çıkmasına, soğuk havanın da içeri girmesini engeller.
Bardaktaki buzlar niçin
birbirlerine yapışırlar?
Buzun erimesi için yalnızca
sıcaklık değil basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların kayma nedeni
de budur.
Basınçla
alt tabaka erir ve kayma oluşur. Bir kabın içinde ya da bir bardakta üst
üste duran buzların her biri
altındakine
değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktada çok küçük kısım
erir.Buradan hareket eden su
çok az yanda iki buz küpçüğünün
birleştiği noktada tekrar donar. İki buz parçası kaynak yapılmışçasına
birbirlerine yapışır
ve orada bir daha erime olmaz.
Kumaşlar yıkandıktan sonra niçin çeker?
Aslında
kumaş ıslanınca lifler şiştiğinden kumaşın az biraz uzaması
gerekmektedir. Ama bükümlerin açılarındaki
deformasyonun yarattığı
çekme kuvveti daha fazla olduğundan sonuçta kumaş boydan kısalır.
Kumaş yıkandıktan sonra kurutulduğunda
şişmiş lifler eski durumlarına gelirler. Ama kumaş ilk ölçülerine
dönemez. Su, yüksek
ısı,
çalkalama, sabun hepsi kumaşın çekmesini kolaylaştırır.
Kumaş birkaç kez yıkandıktan sonra
ölçüleri belli bir dengeye ulaşır ve ondan sonra yıkandığında çekmez.
KIRAT ve
Keçiboynuzu ilişkisi (İki Dirhem bir Çekirdek deyimi nereden geliyor?)
Keçiboynuzunun
Yunanca adı keration, İngilizce de carob, Arapça da ise
kırrat
'tır.
Keçiboynuzu
tohumu yüzyıllar boyunca elmas ölçmek için kullanılmış. Elmaslar
keçiboynuzu tohumu ile tartılarak satılmış. Bu yüzden keçiboynuzu,
kırat ya da karat denilen ölçüye adını vermiş.
Prof. Dr.
Aydın Akkaya şöyle yazıyor:
"Keçiboynuzu çekirdeği doğada ağırlığı değişmeyen tek tohumdur... Bütün
tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten
sonra filiz verebilir. Bu hem çok kuruduğu ve meyvesinden çıktıktan
sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için hem de içine su alması
olasılığının çok az ve çok uzun zamana bağlı olduğu içindir.
Bu nedenle
Araplar, Selçuklular ve Osmanlı döneminde ağırlık ölçüsü olarak
kullanılmıştır... Dört tanesi bir dirhem eder. Dirhem değişmekle
birlikte 3 gr. ağırlığı temsil etmektedir... Satıcı iki dirhemlik bir
şey satarken (8 çekirdek) lütfedip 1 çekirdek fazla tartarsa bu, malı
alan kişinin itibarını gösterir. Olağandan fazla giyinen, süslenen vb.
kişilere de "İki dirhem bir
çekirdek"
denmesi bundan kaynaklanmaktadır."
Çinlilerin
gözleri niçin çekiktir?
Yalnız
Çinlilerin değil, Orta ve Güneydoğu Asya'da yaşayanların, Japonların
hatta Eskimoların da gözleri çekiktir.
Aslında
göz yapısı bütün dünyada aynıdır. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik
gözlü diye nitelendirilen ırklarda
gözün
üzerindeki göz kapağının
ikinci kıvrımı, gözün üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu
kıvrım
insanların
gözlerini yoğun kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için
bir çeşit kar gözlüğü gibi
gelişmiştir.
Çin' de ve öteki bölgelerde her ne kadar
yoğun
kar yağmıyorsa da onların atalarının buzul çağında kuzeyde
yaşadıkları daha sonra güneye indikleri kanıtlanmıştır. Yalnız
gözleri değil, burunları da rüzgara karşı korunmak için küçülmüş, burun
delikleri soğuğu engellemek için daralmıştır.
Ciltleri de koruma amaçlı
olarak yağlıdır. Göz kapakları da yağlıdır. Gözü ve iç tabakalarını kara
ve buza karşı
korur. Yani çekik gözlü değil,
düşük göz kapaklı, demek daha doğrudur.
İnsan
korkunca niçin dişleri birbirine
vurur?
Bir insan büyük bir tehlike veya korku verici olayla karşılaşınca vücudu
otomatikman savunmaya geçer. Diğer canlılarda
olduğu gibi dişler ve çene savunmanın ana mekanizmalarıdır. İşte bu
nedenle ilk insanlardan gelen
kalıtımsal
yapıdan dolayı önce çene ve dişler harekete geçer. Çenedeki kaslar
titrer, bu da sanki dişler birbirine
vuruyormuş gibi görüntü verir.
Akıl ile
zekâ arasında fark nedir?
Akıl
yalanla gerçeği, doğru ile yanlışı ayırabilme, bir konuda düşünce
yürütebilme ve görüş bildirme yeteneğidir. İnsan olgunlaştıkça aklı
gelişir. Zekâ ise bir olayı önce anlama, ilişkileri kavrama, yargılama
ve açıklayarak çözme
yeteneğidir.
Genel olarak 12 yaşına kadar gelişir, 20 yaşına kadar sürer sonra sabit
kalır.
Zekâ
bir insanın her
türlü olay karşısında aynı yeteneği
gösterebileceği anlamına gelmez. Bir besteci müzik yapıtını aklıyla
değil zekâsıyla
yaratır. Fakat en basit matematik problemini çözemeyebilir. Sonuç olarak
zeka, ruhsal olaylara, algı ve
hafıza
yeteneğine, tutkulara, eğilimlere göre farlılıklar gösterir. Akıl somut
olarak ölçülemez, zekâ IQ denilen
testle ölçülebilir.
Dolunay
insan davranışlarını
etkiler mi?
İnsanlar arasında bu inanç oldukça yaygındır. Eskilerin Ay'ın
dönemlerine bağladıkları boş bir inancın günümüze
uzanan bir varsayımıdır.
Bilim adamlarının yaptıkları bütün çalışmalar bu görüşün boş olduğunu
kanıtlamıştır. Ay,
dünyadaki okyanusların
gel-git denilen suların alçalması ve yükselmesi olayı üzerinde doğrudan
etkisi vardır.
Vücudumuzdaki suyun oranı,
okyanuslardaki su miktarıyla kıyaslanamaz. Yani Ay'ın çekim gücü insanı
etkileseydi yalnız
dolunayda değil her gün olması gerekirdi. Dolunayda ayın parlaklığı da
pek önemli bir etken
değildir.
Çünkü gönderdiği ışık miktarı Güneş'in gönderdiğinin 600 binde biri
kadardır
Niçin
gözyaşı dökeriz?
Dünyadaki canlılardan
sadece insan ruhsal nedenlerle ağlar. İnsanı farklı kılan bu durum
şüphesiz yaşam
tarihindeki evrimin bir sonucudur. Aslında
gözlerimize sürekli gözyaşı koruma amaçlı olarak salgılanmaktadır.
Fakat ağlama
ruhsal bir boşalmadır. Bu konuyu ilk inceleyen Darwin' dir. Daha sonra
yapılan deneyler sonucu
görüldü ki soğan
doğrarken akan gözyaşlarının kimyasal yapıları farklıdır.
Ruhsal gözyaşları daha çok protein
içermektedir. Fakat henüz bu farkın
nedeni açıklanamamıştır.
Üç yaşından
daha önce olanları niçin hatırlamıyoruz?
Bilim adamları
geçmiş deneyimlerimizi saklayan hafızamızın beynimizde anı veya öykü
şeklinde organize olduğunu
ileri
sürüyorlar. Üç yaşından küçükler bu şekilde iletişim kurma yeteneğine
sahip değiller. Öykü ve anılarını anlatamıyorlar.
Yer ve karakter kavramlarını anlamıyorlar. Üç yaşından küçükler düzgün
konuşabildikleri, anlayış,
seziş ve hafıza yeteneklerine sahip oldukları halde tüm
olanları bir bütün olarak şekillendiremiyor, öyküye
dönüştüremiyorlar.Hafızamız ne yaptığını ne yapıldığını 3-4 yaşlarında
kaydetmeye başlıyor.
Develerin
hörgüçlerinde ne var?
Genelde hörgüçlerinde su olduğu
ve uzun yolculuklarında bu suyu kullandıkları söylenir ama doğru
değildir.
Develerin hörgüçlerinde 30-35 kg kadar
yağ
bulunur. Yiyecek bulamadıkları zaman bu enerjiyle hareketlerini
sağlarlar ayrıca yağ çöl
sıcağına
karşı koruma görevi de yapar. Develer suya az gereksinim duyarlar. Burun
mukozaları insana göre 100
kat daha büyüktür.
Soluk alırken
havadaki nemin üçte ikisini kazanabilirler. Su kaybını da dokularından
kaybederler, kandaki su
etkilenmez.
Yumurtanın
niçin bir tarafı yuvarlak, diğer tarafı sivridir?
Eğer
köşeli olsalardı kenarları dayanıklılık bakımından çok zayıf olurdu. En
dayanıklı geometrik şekil küredir ama
bu
şekildeki yumurta yuvarlanacak olursa nerede duracağı belli olmaz.
Yumurta yuvarlanınca düz gitmez. İnce tarafı
üstünde dairesel bir yol çizer.
Başladığı yere yakın bir noktada durur.
Yani düz bir yerde kaybolması olanaksızdır.
Yumurta, tavuğun
yumurta kanalında küre şeklindedir.
İlerlemesi sırasında arkada kalan dairesel kasların büzüşerek hem
yumurtayı ileri iterler hem de bu kısmına baskı
yaparak konik biçimini sağlarlar.
Yumurtanın şeklinin nedeni de budur. Sürüngenlerde bu düzenek
olmadığından
yumurtaları
küresel biçimdedir.
Kuşlar
nasıl konuşabiliyor?
Her insan ağzıyla
konuşur ama konuşabilmeyi sağlayan asıl organ beyindir. Beyinde oluşan
düşünceler dilimize ve
dudaklarımıza
aktarılır.
Hayvanlar bu nedenle konuşamaz. Papağan
ve benzeri kuşların yaptıkları konuşma değil, mükemmel bir ses tınısı
ezberi ve tekrardır.
Sesleri ezberler ve taklit ederler.
Kuşların ses organları memeli hayvanlardan farklı olarak gırtlakta değil
göğüs kafeslerinin dibinde, karın
boşluğunun derinliklerindedir. Kuşların doğasında ses taklit yeteneği
vardır. Doğayla
iç içe
yaşarken diğer kuşların seslerini taklit ederek bir çeşit iletişim
sağlarlar.
Ateş böceği
nasıl ışık saçıyor?
Aslında
bu böceğin verdiği ışığın ateşle de sıcaklıkla da bir ilgisi yoktur.
Bilimsel adı "Soğuk Işık"tır. Bu ışık olayı,
moleküler seviyede kimyasal bir işlemdir. Bazı moleküllerin
ayrışarak daha yüksek enerjili hale geçebildikleri ve bu fazla enerjiyi
ışığa dönüştürebildikleridir. Ateş böceğinin karın bölgesindeki ışık
organında bulunan
guddelerden
ışık
elde etmede rol alan iki ana kimyasal madde üretilmektedir. Fakat onlar
da tam olarak ışık
vermeye
yetmediği
için böceğin ışık bölgesine yakın solunum organının ışık verme anında
burayı oksijenle
beslemesi gerekmektedir
Kediler balık
ve sütü niçin severler?
Kedilerin sudan hoşlanmadığı bilinir. Ama aslında kediler çok iyi
yüzerler. Hava şartlarından dolayı ve de tembelliklerinden suya girmeyi
sevmezler.
Ev kedisinin balık
sevmesinin yanında kuşlara ve farelere olan düşkünlüğünün nedeni
evcilleştirilmeden önce
Mısır'da
Nil vadisinde balık, kurbağa, küçük kuş ve fareleri avlayarak yaşamış
olmasıdır. Zaten eski Mısırlılar
kedileri
fare avcıları
olduğu için evcilleştirmişlerdir. Günümüzde kedinin kuzey Hindistan ve
Güneydoğu Asya'da
yaşayan
türleri ırmakların kenarlarında balık avlayarak yaşamaktadır. Patileri
ile balıkları sudan dışarı atar, gerekirse suya tamamen girerler. Eski Mısır'da
kedi bakıcıları onları ekmek ve sütle beslemişlerdir.
Kedilerin
süt zevkinin de Mısırlı
bakıcılarının yarattığı beslenme alışkanlığından kaynaklanmaktadır.
Horozlar
niçin sabahları
erkenden öterler?
Sabah güneş doğarken ötmek yalnız horozlara özgü değildir. Kulağa en çok
horozun sesinin gelmesi, onun sesinin diğerlerinden
daha güçlü olmasıdır. Kuşların büyük çoğunluğu da aynı saatlerde
ağaçlarda koro halinde
öterler.
Gün boyu hem horozlar hem kuşlar bu
ötüşü sürdürürler ama seslerinin en güçlü çıktığı zaman sabah
saatleridir. Horoz ve kuşların sabah gün doğarken ötmeleri biyolojik
saatleriyle ayarlanmıştır
Evlerimizdeki sinekler kışın nereye gidiyor?
Sineklerin her türü kışın
ortadan kaybolur. Havaların ısınmasıyla birlikte ansızın ortaya
çıkarlar. Sinekler ısıya
karşı çok
hassastır. Güneş bulutun arkasına girdiği zaman oluşan ısı düşmesinden
etkilenirler. Kış günlerinde yaşama şansları yoktur. Ölmeden önce
yumurtalarını toprağa veya kuytuya gömerler. Larva ve yumurtalar soğuktan
etkilenmez. Yaz sıcakları başlayınca yumurtalar çatlar ve yine sinekli
günler başlar.
Tükenmez
kalemin dolmakalemden farkı
nedir?
Kalemin tarihi yazınınkinden
de eskidir. İlk insanlar sivriltilmiş çakmak taşlarıyla duvar resimleri
yapmıştır.
Mürekkepli metal kalemler Romalılar
tarafından biliniyordu. Tükenmez kalem adı ile bilinen bilye uçlu
kalemin ilk
modeli
1880 yılında
yapılmıştır fakat rağbet görmemiştir. Uçakların gelişmesiyle gündeme
tekrar gelir. Uçaklar 2-3bin metreye çıkınca
hava basıncı oldukça azalır. Dolmakalem mürekkebi basınç nedeniyle
dışarı akarak kâğıdı
ya da giysiyi lekeler. 2.Dünya Savaşı'nda askeri uçaklarda
kullanılan tükenmez kalem sonradan yaygınlaşmıştır. Tükenmez kalemlerde
mürekkep kağıda
pirinç uçtaki yuvaya yerleştirilmiş minik bir bilye aracılığıyla
aktarılır.
Fakat dolmakalemin özelliği
seçkin ve yazıyı kaliteli kılmasıdır.
Doktorlar niçin dizimize çekiçle vurur?
Bir sandalyeye rahatça oturup bacak bacak üstüne atarken doktor dizkapağının
hemen altına, kası kemiğe
bağlayan
tendona minik lastik bir çekiçle vurduğu zaman bacak ileri fırlar. Bu
reflekste baldır kaslarındaki duyu
sinirleri kasın
genişlemesine tepki verir ve yeni sinir sinyalleri oluşturarak kaslara
hafif bir basınç uygulandığını ve
gerildiklerini omuriliğine
iletirler. Omurilik ise bu basınca dayanabilmesi için kasların kasılması
gerektiğini bildirir,
bacak tekrar geri hareket eder. Refleks, beyin denetiminden
geçmeksizin, yani beyin devrede olmadan doğrudan
omuriliğin
komutlarıyla gerçekleşmektedir. Diz kapağı refleksi omuriliğin işleyişi
konusunda bilgi veren önemli bir
tanı
yöntemidir.
Yapıştırıcılar nasıl yapıştırıyor?
Yapıştırıcıların
sağladığı yapışma olayı aslında kimyasal bir reaksiyondan başka bir şey
değildir. Günümüzde
imalatçılar
yapıştırıcıları sentetik malzemeler kullanarak yaparlar. Yapışma
olayında benzer veya ayrı malzemeden
iki madde, bir de yapışkan
gerekir. Burada en önemli görev yapıştırıcıdadır.
Yapıştırıcının
moleküllerinin diğer iki madde molekülleri ile birleşme eğilimi gösterir
bir yapıda olması
gerekmektedir.
Matematikte
niçin (-2) ile (-2) nin çarpımı
(+4) tür?
Haftanın
beş günü işe otobüs ile gidip geldiğinizi varsayalım.Her
sefer bir milyonluk bir biletle yapılıyor.
On
milyon tutarında
on tane bilet aldınız.Her gün gidiş geliş kullandıkça iki tanesi
eksiliyor. Bunun eşitlikteki yeri (-2) dir. Siz bu işi beş gün süresince
yani 5 kez yaparsanız
(-2)x(+5)= 10 olur. Diyelim ki bayram tatilinin iki günü o haftanın
Perşembe ve Cuma günlerine
geldi ve
tatil. Bu kez yapmanız
gerekeni yapmıyorsunuz.
İki
günlük 4 bileti kullanmıyorsunuz. Bu hareket, yapmanız gerekene göre
negatif yani ters yönde bir harekettir.
Hergün
bilet almak yerine iki gün süresince hiç bilet kullanmıyorsunuz.
İki kere negatif hareketi "-2" bilet üzerinde
yapınca
o hafta elinizde (-2)x(-2) =(+4) bilet kalıyor.
Radyonun sesi açılınca pil daha çabuk mu biter?
Pille çalışan
portatif radyolarda sesin yüksekliği pilin ömrünü etkiler. Radyo açık,
sesi kapalı durumu ile sesin
sonuna
kadar açık
durumu arasındaki fark pillerin ömürlerinin kısalmasına neden olur.
Ses sonuna kadar açıldığında
pillerden çekilen akım yüzde 30 artmaktadır. Bu durum, küçüğünden
büyüğüne,
pille çalışan
ve ses yükselticisi olan bütün radyo, teyp, walkman vb. için aynıdır.
Termos nasıl
sıcağı sıcak, soğuğu soğuk tutuyor?
Tek nedeni vardır,
vakum.Yani boşluk.Bir termosta içiçe geçmiş iki kap vardır.Dıştaki metal
bir kap olup içteki
genellikle bir cam şişedir.İkisinin arasındaki hava ise
boşaltılmıştır.Tam olmasa da üreticiler tarafından elde edilebilen tama
yakın
bir boşluk vardır.Vakumlu bir ortamda hava molekülleri de ılmadığından
ısı
iletilemez.Cismin
ısısı başlangıçta ne ise o halde kalır.İçerden dışarıya, dışarıdan
içeriye ısı geçişi olmaz.Böylece
termosa konan sıvı
sıcaksa sıcak, soğuksa soğuk kalır.
İmdat
çağrısı S.O.S 'in anlamı nedir?
Çok kişi