Ansiklopedik Bilgiler İndeksi Atatürk'ün inanç Dünyası Atatürk'ün Bilgeliği ve Edebi Yönü Türkçe Yazım Kuralları Karlovy Vary Bedeli Çanakkale de ödenecektir Rakı ve Arak Çin Mutfağı Uzak Doğu Tanrıları Japon Gelenekleri Japon Kültürü Japon Yemekleri Eski Mısır' da Kedi Eski Mısır' da Mumyalama Hermes' in Kehanetleri Anadolu Medeniyetleri Dünyanın 7 Harikası Dünyanın yeni 7 Harikası Yunan Mitolojisi Fihristi Oluşum Mitolojisi Truva Efsanesi ve Savaşı Mitolojiden günümüze Örümcek Artemis Kültü Eski Yunanda Kadın Eski Yunanda Kadının Yaratılışı Platon: Devlet Arşimet ve Pi Sayısı Mafia Don Kişot ve Sembolizması Osmanlı Sultan Anaları Osmanlı Yöneticileri Osmanlıda Harem Osmanlı' dan oluşan Ülkeler Bizans'tan Bize Miras Sadaka Taşı Türk Batıl İnançları Şamanizm etkileri Süryaniler Barnabas İncili Üzerine Barnabas İncili Tam Metni Özgürlük Heykeli Murphy Yasaları Murphy Benzeri yasalar Lüzumsuz Bilgiler Lüzumsuz Bilgilerin Cevapları Lüzumlu ? Cinsel Bilgiler |
Bedeli Çanakkale' de
tesviye olunacaktır....
Yetkin İşcen
Çanakkale Savaşı'nda Türk
askeri unutulmaz bir destan yazdı...
Onlardan biri olan
Mehmed Muzaffer'in öyküsü ise bambaşka...
İmparatorluk devrinde “Mekteb-i
Sultânî” adıyla tanınan ve derslerinin tamamı hem Türkçe hem
Fransızca olan tek mektep; ismi Cumhuriyetle birlikte “Galatasaray
Lisesi”ne çevrilen eğitim kurumuydu. Tamamı 650 olan öğrenci
sayısının yarısına yakını, imparatorluğun Rum, Ermeni, Yahudi, Bulgar,
Sırp, Karadağlı gibi gayrimüslim ekalliyet çocuklarıydı. Bu okulun
öğrenci ve mezunları, Trablusgarp İtalyan Harbi (1911), Birinci Balkan
Harbi (1912), İkinci Balkan Harbi (1913), Birinci Cihan Harbi (1914),
İstiklal Savaşı (1921), Kıbrıs Barış Harekatı (1974) gibi savaşlara
katılarak 45 şehit vermişler, 150 kadarı da gazi olmuştur.

Askerlik görevini yaparken vatan
uğrunda şahadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için tabii
bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira,
bunların istisnasız hepsi, (1909 ve 1914 ‘Askeri Mükellefiyet Kanunu’
gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf, ya da 'maksureli'
(tescilli) tutulmuş gençlerdir.
Bu iki kanun, Sultâni mektepleri
talebe ve mezunlarını askerlik görevinden ‘maksureli’ ettiği gibi,
Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1909 kanunu da, üstelik bütün İstanbul
halkını askerlik görevinden azade kılmaktadır.
Bu şehit ve gazilerin hepsi 17-22
yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısımlarında, bir
kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversitelerinde
tahsildeyken, birbirleriyle yarış edercesine askerlik şubelerine
koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardır.
Hatta içlerinden Irak cephesinde
şehit düşen 646 Celal İbrahim (Kürt Celal), Seferberlik ilanıyla
beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve “1
Numaralı Gönüllü” yazılmak şerefini elde etmiştir. Bu gençlerin
hepsi mükemmel lisan bildiklerinden, gönüllü kaydolunca karargah
hizmetine alınmışlar, ancak cepheye ısrarla talip olarak ön saflarda
dövüşmüşlerdir.
********************
Üç aylık bir talimden sonra
Mehmed Muzaffer, “zabit namzedi” olarak Çanakkale’deydi (Mart 1916)…
Müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’de uğradıkları
mağlubiyetten ve verdikleri 150.000 zayiattan sora Boğaz’ı
aşamayacaklarını anlamışlar, 1915’in son haftasıyla 1916’ının ilk
haftasında bütün hatları tahliye edip, çıkıp gitmişlerdi…
Muzaffer, Çanakkale’ye vardığında
harp durmuştu. Zaman zaman, İmroz ve Bozcaada’da üslenmiş
düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da, 1915
Nisanı’ndan Aralık sonuna kadar 8 ay süren kanlı boğuşmalara kıyasla bu
bombardımanlar “hiç” mesabesindeydi. Çanakkale’deki birliklerin büyük
kısmı, Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevk edileceklerdi.
Hazırlanma ve noksanlarını ikmal emri aldılar.
Muzaffer, birliğinin alay
karargahında görevliydi. Alayın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer
birtakım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlarsa ancak İstanbul’dan
sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mubayaalar için açık artırma
yapmak, ilanlarda bulunmak, ne adetti, ne de bununla kaybedilecek vakit
vardı. Her şey “itimat” ile yürütülürdü. Muzaffer, açıkgöz ve becerikli
bir İstanbul çocuğu olduğundan, karargah, gerekli malzemenin temin ve
mubayaasına onu memur etti. İcabeden paranın kendisine verilmesi itası
için de Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline
verdiler.
O yıllarda İstanbul’da otomobil ve
kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleriyse yok denecek
kadar azdı ve karaborsadaydı. Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet
Karaköy’ de bir Yahudi tüccarda istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti
ama, yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı… Lazım gelen parayı
almak için Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine
havale ettiler. Muzaffer, az sonra yaşlı bir kaymakamın (yarbay)
huzurundaydı. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırolda
duran ihtiyat zabit namzedine baktı. İsteyeceği paranın miktarını
sormadan “Ne alınacak?” dedi. “Oto ve kamyon lastiği”
yanıtı verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı ve;
“Bana bak oğlum”
dedi, “ Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı
bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Hadi yürü git,
insanı günaha sokma… Para mara yok…”
Muzaffer selamı çaktı, dışarı
çıktı. Harbiye Nezareti’nin (bugünkü Hukuk Fakültesi binası)
bahçesinden dış kapıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu.
Malzemelere alayın ihtiyacı vardı. Eldeki (Almanların verdiği) iki
Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemeler
de mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Eli boş
dönemezdi, bir çaresini bulması gerekiyordu…
Muzaffer bunları düşüne düşüne
Beyazıt Meydanı’na vardı. Birden durdu, kendi kendine güldü. Aradığı
çareyi bulmuştu.
Doğru tüccar Yahudi’ye gitti:
“Paranın tediye muamelesi
akşamüstü bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam, gece kaldıracak
yerim yok. Yarın öğleden evvel vapurum Çanakkale’ye kalkıyor,
yetiştirmem lazım. Onun için, sabah ezanında geleceğim. Malları mutlaka
hazır edin…”
Tüccar “Peki” dedi.
Muzaffer tam ayrılırken ilave etti:
“Altın para vermiyorlar,
kağıt para verecekler…” (1)
Yahudi yine “Peki”
dedi. Ertesi sabah Muzaffer, Merkez Kumandanlığı’ndan sağladığı araba ve
neferlerle ezan vakti Yahudi’nin dükkanının kapısındaydı. Ortalık henüz
ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Havagazı fenerinin(2) yarım
yamalak aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer, bir
100'lük kaime (kağıt para)(3) verdi. Araba dörtnal Sirkeci’ ye yollandı.
Malzeme önce şata, oradan dubaya bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da
gemi Çanakkale yolunu tutmuştu…
Üç gün sonra, Yahudi tüccar,
elindeki 100'lük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na
gitti, bozmadılar… Zira, elindeki para sahte idi…
Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin
basımında kullanılan kağıdın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik
etmiş, bütün gece oturmuş, çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir
bakışta ayırt edilemeyecek güzellikte taklit bir para yapmıştı. Tüccara
verdiği ve yutturduğu para buydu.
O devrin hakiki paralarının
üzerindeki yazılar arasında bir de şu ibare bulunurdu:
“Bedeli Dersaâdet’ te altın
olarak tesviye olunacaktır”
Muzaffer, yaptığı taklit parada ise
bu ibareyi şöyle yazmıştı:
“Bedeli Çanakkale’ de altın
olarak tesviye olunacaktır…”
Onun ‘altın’ dediği, Çanakkale’de
Mehmetçik’in akıttığı, altından da kıymetli kanı idi…

Mehmet Muzaffer'in taklit parasının ön ve arka yüzü ve taklit
paradaki detay:
"Bedeli Çanakkale'de altın olarak tesviye
olunacaktır"

****************************

Gerçek paradan detay: "Bedeli Dersaâdet'te altın olarak tesviye
olunacaktır"

***************************
Muzaffer, birliğiyle Sina
cephesine gitti. Çanakkale’nin kanlı boğuşmaları şimdi bu cephede
cereyan ediyordu. Muzaffer, Birinci ve İkinci Gazze
muharebelerine katıldı. Bu iki zaferde de birliğinin payı büyüktü.
İkinci Gazze zaferinden sonra, İstanbul’daki okul arkadaşı 449 Faik
(Kasap Faik) Soydanbay’a yazdığı mektupta,
‘kolundan
yaralandığını, hastanede olduğunu, yakında cepheye döneceğini,
mülazımlığa terfi ettiğini, bu yaralanma dolayısıyla harp madalyası
verdiklerini, buna sevinmekle birlikte harp sahalarında
kollarını-bacaklarını bırakan arkadaşlarının madalya ile
mükafatlandırılmaları ne kadar yerindeyse, kendisininki gibi basit bir
yara alanların da madalyaya layık görülmelerini o derece yersiz
bulduğunu…’ anlatıyordu…
Mektup, Haziran 1917’de yazılmıştı (4).
İkinci Gazze Muharebesi 17-19 Nisan’da olmuş, çarpışmalar üç gün
sürmüştü.
İngilizler ve onlarla birleşen
‘din kardeşlerimiz Araplar’ dan oluşan, Mekke Şerifi Hüseyin ve
oğlu Faysal’ın kuvvetleri, 6 Aralık 1917’de Gazze hatlarına kadar
yüklendiler. Aynı gün cephemiz yarıldı. Ertesi gün düşman Gazze’ye
girmeye başladı. Kuvvetlerimizin kolaylıkla çekilebilmesi için gönüllü
bir artçı birlik Gazze’de düşmanı oyalamakla görevlendirildi. Mehmed
Muzaffer de bu gönüllüler arasındaydı. Artçı Gönüllü Birliği’nin
Mehmetçikleri, başlarında subaylarıyla, sokak sokak, ev ev düşmanın
karşısına dikildiler. Bu müthiş oyalama vuruşması akşam ezanına kadar,
kurşun sıkmak ve süngü sallamak için ayakta asker kalmayıncaya kadar
sürdü. Ölenler şehit olurken, yaralılar da İngilizler’ e esir düştüler…

Galatasaraylı 948 Mehmed
Muzaffer, yirmi yaşındaki bu delikanlı, bir avuç kalmış neferiyle
son kurşunlarını sıkana kadar vuruşmuş, sonra da gırtlak gırtlağa
boğuşarak şehit düşmüştü. Onun şehadetini, Gazze gazilerinden olup
yaralanarak İngilizlere esir düşen ve Mütareke’den sonra İstanbul’a iade
edilen Yedeksubay Teğmen Hasan Nuri, yine gönüllü katıldığı
İstiklal Savaşı’nda, Erzurum cephesindeki Kazım Karabekir
kuvvetlerinde, gönüllü Galatasaraylı Teğmen 158 Refik Selimoğlu’na,
harp menkıbeleri arasında anlatmıştı. 158 Refik, hem Kulüp’ten, hem
Mektep’ten Muzaffer’in yakın arkadaşıydı. Galatasaray camiası, bu
mübarek evladının şehadet haberini bu yolla öğrendi (5)…
Hasan Âli GÖKSOY (Lale dergisinin Temmuz 84 sayısından alınmıştır.)
*********************
Sahte paraya gelince….
Yahudi tüccar bunu
mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi, bilinmez…
Ancak olay bütün İstanbul’a yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak
olan bu hadise, Şehzade Abdülhalim Efendi’nin (6) kulağına
kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu.
100'lük taklit evrak-ı nakdiyeyi, bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok
zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip,
İstanbul Polis Okulu’ndaki Emniyet Müzesi’ne hediye etti.
Bu emsalsiz parça, müzede şeref mevkiinde muhafaza edildi… 1917’den
1970’lere kadar. Sonra ne oldu?
Bu mübarek şehidin macerasını,
zamanın örttüğü kalın sis tabakaları arasından, Galatasaraylı yazar ve
gazeteci merhum 661 Naci Sadullah, “Parmak İzi”
mecmuasında yayınlayarak bugünkü nesle duyurdu (7). Taklit paranın da
siyah-beyaz klişesini bastı.
Galatasaraylı şehitlerin
menkıbelerini belirlemeye çalışırken, şehit Muzaffer hakkında
naklettiklerimi, Faik Soydanbay, Refik Selimoğlu, yine Balkan Harbi,
Cihan Harbi ve İstiklal Savaşı gönüllü gazilerimizden merhum 125
Mehmed Arif İkar’ dan dinleyerek not etmiştim. Naci Sadullah’ın
yazısından haberdar olunca Emniyet Müzesi’ne gidip parayı görmüştüm.
Para bir ‘mukaddes emanet’ gibi korunuyordu. Müze görevlisi,
paranın hikayesini anlatırken heyecanlanıyor, gözleri yaşarıyordu.
1970’lerde Polis Okulu Ankara’ya
taşındı, “Polis Enstitüsü” oldu. Müze de oraya götürüldü. Ama
müze olarak değil… Eşyalar tahta kasalarda şuraya-buraya tıkıldı. O
yıllarda renkli fotoğraf çekimi yeni yeni yaygınlaşıyordu. Bu eşsiz
parçanın resmini çekmek istedim. Fakat bütün çabalarıma rağmen paraya
ulaşmak şöyle dursun, mevcudiyetini bile kabul ettiremedim. 1983’te bu
çalışmaları tekrar ele alınca, yine paranın peşine düştüm. Polis
Enstitüsü ilgililerince – başvuran ben ve arkadaşlarım – sadece
engellerle karşılandık. Israrımız üzerine, “1983 Cumhuriyet
Bayramı’nda müze açılacak. O zaman gelin, şimdi uğraşamayız” diye
baştan savulduk. Cumhuriyet Bayramı geldi geçti, müze açılmadı. Dünyada
eşi olmayan bu kıymetin yok olmuş bulunmasından cidden endişedeydim.
Emniyet Genel Müdürü Fahri Görgülü’ ye şahsen başvurdum.
Müracaatım büyük bir anlayış ve ilgiyle karşılandı. Çok şükür,
Muzaffer’in eseri bulundu.
Para, İstanbul’dan Ankara’ya göç
ettirilen müzenin birbirinden kıymetli eşyalarıyla beraber sağa-sola
savrulmuş… Evvela o nefis çekmecesinden çıkmış; sonra kadir kıymet
bilmez ellerde dolaşıp perişan olduktan sonra sığınacak bir şer bulmuş;
“Polis laboratuarları Daire Başkanlığı’nın Grafoloji ve Sahtecilik
Şubesi’nin bir dosyasına…” Bereket, bu şube kadirbilir kimselerin
elinde de, bu emsalsiz parçayı itinayla korumaya almışlar. Bu eserin
renkli resimlerini sağlamamız da bu zevat izinleriyle mümkün oldu.
Fakat bu talihsiz ‘taklit para’,
bu şubenin muhafazasına sığınana kadar resmini Parmak İzi mecmuasından
alarak bastığımız pırıl pırıl yeni halinden, diğer resimde gördüğünüz
perişan hale düşmüş, yıpranmış, yırtılmış, adi seloteyplerin
yapışkanlığıyla sararmış, berbat olmuş. Belki de; Türkiye’de bütün kağıt
paraların kaderinin böyle fersude ve paçavra halini almalarının şart
olduğunu (!) düşünenler, bu sahte banknotun, şehit Muzaffer’in
yaptığından daha fazla hakiki paraya benzemesi için bu getirmişlerdir…
1917’den 1970’lere kadar 53 sene
bu esere mahfazalık etmiş o nadide antika çekmece ne oldu? Bu parayı
buldurmakta gösterdiği hassasiyete güvenerek, Emniyet Genel Müdürü veya
haleflerinden, bu çekmeceyi de buldurmalarını ve Muzaffer’in eserini
tekrar çekmecesine kovuşturmalarını bekleriz…
***********************
Şehit Mehmed Muzaffer’in taklidini
yaptığı paranın aslı 50 liralık kağıt paradır. Bu kağıt paralar,
üzerlerinde de yazılı olduğu gibi, Rumi 6 Ağustos 1332 (Miladi
18.08.1916) tarihli kanunla tedavüle çıkarılmıştır. Bu tertip kağıt
paraların en büyük kıymeti 50 liralıklardır. Yüz lira olarak bu tipte
hiçbir kupür basılmamıştır. Herhalde şehit Muzaffer’in alacağı
malzemenin bedeli 50 liranın çok üstünde olmalıdır ki, iki tane 50’lik
imal edecek olsa anlaşılabileceğini düşünüp tek bir 100’lük yapmıştır.
Bu kağıt paralar yeni tedavüle çıktığından, getirip veren de subay ve
askerleri olduğundan, tüccar, bu çeşit 100’lük kaime mevcut olup
olmadığını araştırmak lüzumunu görmemiş olmalıdır. Esasen Muzaffer’in
‘sabah ezanı vakti’ üzerinde durması da, hem o devrin ölü ışıkları
altında paranın iyice incelenmesine imkan bırakmamak, hem de sabahın o
saatinde her taraf kapalı olduğundan, sağa sola sormak ihtimalini de
ortadan kaldırmak için olmalıdır.
Bu emisyonda çıkarılan 50
liralıklar 4 seridir: A, B, C, D serileri… Bunların hepsi, kağıt, renk,
desen itibariyle tamamen birbirinin aynıdır. Aralarında sadece iki fark
vardır: Seri numaralarının başlarındaki harflerle, paranın ön yüzündeki
maliye nazırının imzaları… A tertibinde Maliye Nazırı Cavid Bey’in;
B, C ve D serisinde Maliye Nazırı’na o sırada vekalet eden Talat Bey’in
(henüz paşa yapılmamış olan Talat Paşa) imzası vardır. Talat
Bey’in Cavid Bey’e vekaleti Rumi 23 Teşrinievvel 1330’la 28 Kânunusânî
1332 arasıdır (05.11.1914-10.02.1916)… Bu tarihten sonra bu tertip
emisyonlarda yine “Cavid” imzası bulunur. Muzaffer, bu emisyonlardan “C
serisi 50 liralık" ı örnek almıştır. Buradaki gerçek 50 liralığın resmi B
emisyonudur. Temiz bir C emisyonu bulamadığımız için, aralarında da bu
harf değişikliğinden başka fark olmadığından, bu resmi yayınlamakta
mahzur görmedik. Gerçek ve taklit iki para dikkatle incelenirse, süsleme
detaylarının hem kendi aralarında, hem de taklit ile asıl arasında
çiziliş farkları olduğu görülür. Ancak bu detay farkları, bazı parçalar
iyice büyütülüp karşılaştırılırsa açıkça belirir.
Ancak; bugün çeşitli imkanlara
sahip teksir ve fotokopi makinelerinin henüz icat edilmediği yıllarda,
elle bu derece başarılı bir taklit yapabilmek, üstelik de bunu bir tek
gecenin sınırlı saatleri içine sığdırmak, fevkalade büyük bir
sahtekarlık başarısı değil, bir sanat şaheseri yaratmaktır. Allah, bu
sanatkarın, bu mübarek şehidin ruhundan, o gani rahmetini eksik etmesin…
Bugüne kadar şehit Mehmed
Muzaffer’in resmini temin edemedik. Ali Sami Yen’in bizzat
tuttuğu “Galatasaray Kulübü Üye Defteri”nde 117 sıra numarasıyla
kayıtlıdır. Kulübe girişi Kânunuevvel 1329'dur (Aralık 1911). Ümidimiz,
bir gün bir akrabasının çıkıp müzemizdeki şüheda resimleri arasına
ulaştırmasıdır…
Yetkin İşcen
Lale Dergisi, Temmuz
1984
Focus dergisi,
Mart 1995
Notlar
1- Cihan
Harbi’nin başlarına kadar alışveriş altın ve gümüş parayla yapılırdı.
Harple birlikte “evrak-ı nakdiye” denilen kağıt paralar çıkarılmaya
başlandı. Bunların üzerinde, karşılıklarının altın olarak Düyûn-ı
Umûmiye’ye yatırıldığı, harpten sonra halka karşılığının altın olarak
ödeneceği” yazılıydı…
2- 1930’lara
kadar İstanbul’un sokakları havagazı lambalarıyla aydınlatılırdı.
Evlerin çoğunda, yazıhane ve dükkanlarda elektrik yoktu. Havagazı ve gaz
lambası kullanılırdı.
3- 100
liralık kaime, resmi fiyatıyla 100 altın demekti. 1984 başındaki
değeriyle 3.000.000 TL’ydi.
4- Merhum
449 Faik Soydanbay hatıra notlarından…
5- Maalesef
bu gazi teğmen hakkında Refik Bey’deki tek bilgi, “Büyük Taarruz
sırasında Dumlupınar’da şehit olduğu”dur…
6- Mehmed
Abdülhalim Efendi (1894-1926), Sultan Abdülmecid’in oğlu Süleyman
Efendi’nin oğludur.
7- Parmak
İzi mecmuası, Sayı:5, 7 Mayıs 1935, s: 5

Çanakkale”de Şehit
Düşen Galatasaraylılar
119
Ahmet Refik (18 Şubat 1915)
64
Yusuf Cemil (25 Nisan 1915)
238
Hasnun Galib (21 Haziran 1915)
666
Mehmet Nazmi (5 Temmuz 1915)
Vecdi
(1915)
476
Mehmet Ali (19 Temmuz 1915)
252
Aziz Ulvi (19 Şubat 1915)
670
Mehmet Nüzhet (Ocak 1916)
519
Hüsamettin (1915)
169
Hasan Tahsin (22 Kasım 1915)
180
Cevdet (1915)
255
Edhem Mehmed (4 Temmuz 1915)
43
Besim İbrahim (1916)
472
Ahmed Refik (1916)
54
Agop Elmaysan (1918)
Çanakkale”de Şehit
Düşen Galatasaray Sultanisi Hademeleri
Eğinli Ahmed
(1915)
Kemahlı
Rıza (1915)
Kemahlı
Mehmet (1915)
Boyabadlı Halid
(1915)
Şileli S.
Çavuş (1915)
Çanakkale' de savaşan Galatasaraylı
Komutanlar
(38) Orgeneral Cevat
Çobanlı
1870 yılında doğan
Cevat Çobanlı Mekteb-i Sultani’yi Tevfik Fikret’le beraber 1888 yılında
bitirdi. Galatasaray’dan sonra Harbiye’ye girdi. 1894 yılında Kurmay Yüzbaşı
olarak Harp Akademisinden mezun oldu. Çanakkale’de Kurmay albay rütbesiyle
Müstahkem Mevki Komutanı olarak görev yaptı. 18 Mart 1915’teki Boğaz
Savaşı’ndan sonra “18Mart Kahramanı” unvanı verildi. 9 ekim 1915’te Mirliva
(tuğgeneral) rütbesiyle, Seddülbahir Cephesi’nde savaşan 1’ncü Kolordu
Komutanlığı görevine getirildi. Mütareke döneminde Savunma Bakanlığı yapan
Cevat Paşa Cumhuriyet’in ilanından sonra orduda görev yaptı ve orgeneral
rütbesiyle emekli oldu. Cevat Çobanlı 1938 yılında öldü.
(246) Tuğgeneral Ali
Rıza Sedes
Mekteb-i Sultani 1866
dönemi öğrencilerinden Ali Rıza Sedes, 1894’te Harp Akademisi’nden Kurmay
Yüzbaşı olarak mezun oldu. 31 Mart Olayı nedeniyle İstanbul’a gelen Hareket
Ordusu’nda kurmay subay olarak görev yaptı. Balkan Savaşı’nda Şark
Ordusu’nda ve Çatalca Ordusu’nda önemli görevler yaptı. Çanakkale’de
Conkbayırı zaferini kazanan 8. Tümen’in komutanlığını yaptı. Emekli
Tuğgeneral Ali Rıza Sedes, 1927 yılında öldü.
Çanakkale’de Savaşan
Galatasaraylılar (*)
(392) Emin Bülent
Serdaroğlu
Mekteb-i Sultani 1905
dönemi mezunu, Galatasaray Spor Kulübü’nün 3 numaralı kurucusu, şair Emin
Bülent Serdaroğlu Arıburnu’nda görev yaptı.
(794) İbrahim Orhan
Mekteb-i Sultani 1912
dönemi mezunlarından İbrahim Orhan Çanakkale muharebelerine hava rasıt
olarak katıldı. Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) Ali Rıza Bey ve rasıtı Mülazım
İbrahim Orhan AK 1 Albotros uçağıyla Çanakkale’deki Kabatepe üzerinde
karşılaştıkları Fransız uçağına ateş açtılar. Fransız uçağı benzin deposuna
gelen bir kurşun nedeniyle yanarak İntepe-Mehmetçik Burnu arasında denize
düştü. Ali Rıza ve İbrahim Orhan, bu başarıları sayesinde, Türk havacılık
tarihine düşman uçağı düşüren ilk hava ekibi olarak adlarını yazdırdı. 13
Temmuz 1918’de uçağı Sakız Adası’nda düşen İbrahim Orhan şehit oldu.
Ahmet Esat Tomruk
İngiliz Kemal olarak
da bilinen 1911 dönemi öğrencilerinden Ahmet Esat Tomruk Çanakkale’de 5.
Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders’in karargâhında yedek subay olarak
hizmet verdi.
(609) Alâeddin
Mizanoğlu
Mekteb-i Sultani 1913
mezunlarından Alâeddin Mizanoğlu da Çanakkale’de savaşan Galatasaraylılar
arsında. Alâeddin Mizanoğlu Çanakkale’de sınıf arkadaşı (666) Mehmet Ali
Nazmi’ yle beraber savaştı. Mizanoğlu’nun sınıf arkadaşı Mehmet Ali Nazmi 5
Temmuz 1915’te Zığındere’de şehit düştü. Düşmandan alınan siperde, elindeki
kılıca yapışmış halde ölü bulunan Mehmet Ali Nazmi’ nin şahadetini
Galatasaray Camiası’na Alâeddin Mizanoğlu duyurdu.
(*) Bu liste,
elimizdeki bilgilere göre kesin olarak savaştıklarını bildiğimiz
Galatasaraylılar’ ı kapsamaktadır.
Çanakkale Şehitleri
İçin Mektep’te Mevlit
28 Haziran 1915
tarihli Tasvir-i Efkar, Galatasaray Sultanisi’nde, Çanakkale Şehitleri için
mevlit okutulduğunu duyuruyor. Gazetenin haberine göre mevlide, oğulları
şehit düşen Müşir Fuat Paşa ve Tarihçi Ata Bey’in yanı sıra, okulda tedavi
gören gaziler, mektep yöneticileri ve talebeleri katıldı. Mevlitten sonra
Müşir Fuat Paşa ve Tarihçi Ata Bey konuşma yaptılar.
Galatasaraylı
Çanakkale Yazarları
(414) Ruşen Eşref
Ünaydın
Anafartalar komutanı
Mustafa Kemal’i Türk kamuoyuna ilk kez tanıtan yazar, Galatasaray Sultanisi
1911 dönemi mezunu (414) Ruşen Eşref Ünaydın’ dır. Ünaydın’ın yaptığı bu
söyleşi, Yeni Mecmua’nın 18 Mart’ın yıldönümü için 1918 yılında yayınlanan
özel sayısında yayınlandı. Mustafa Kemal’le yapılan bu söyleşi 1930 yılında,
“Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat” başlığıyla
kitaplaştırıldı. Ünaydın’ ın Çanakkale’de savaşan kahramanlarla yaptığı ve
Yeni Mecmua’nın aynı özel sayısında yayınlanan diğer söyleşileri de
“Çanakkale’de Savaşanlar Dediler Ki” kitabında yer aldı. Türk tarih kurumu
tarafından 1960 yılında yayınlanan bu kitapta Ruşen Eşref Ünaydın’ ın
“Çanakkale’yi Tavaf” başlıklı bir mektubuyla bir yazısı da yer alıyor.
Abidin Daver,
Anafartalar Kahramanı
Mustafa Kemal’in Türk basınında fotoğrafı ilk kez 29 Ekim 1915 tarihli
Tasvir-i Efkar’da yayınlandı. Yazı İşleri Müdürü’nün Abidin Daver olduğu
Tasvir-i Efkar’da Müstahkem Mevki Kumandanı (38) Cevat Paşa’nın da bir
fotoğrafı vardı. Bu fotoğraf yüzünden cepheye gönderilmekle tehdit edilen
Abidin Daver, 1934–1935 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde Çanakkale
Savaşı’yla ilgili uzun makaleler yayınladı.
Atatürk’ün Çanakkale
Mesajı ve Bir Galatasaraylı
(550) Şükrü Kaya
Mustafa Kemal
Atatürk’ün, 193 yılındaki 18 Mart törenlerinde verdiği mesaj tüm dünyaya
dönemin içişleri bakanı (550) Şükrü Kaya aracılığıyla yayıldı. Mustafa kemal
Şükrü Kaya’yı, 18 Mart’ın yıldönümü nedeniyle Çanakkale’de yapacağı konuşma
için önce Çanakkale’ye davet etti. Bu görüşmede İçişleri Bakanı’nı
Çanakkale’de yapması gereken konuşma hakkında bilgilendiren Atatürk, ertesi
gün Şükrü Kaya’ya vereceği mesajı yazılı olarak iletti. Şükrü Kaya’nın
Çanakkale’de yaptığı bu konuşma dünya basınında geniş yankı buldu.
Mustafa Kemal bu
mesajında Çanakkale’de hayatlarını kaybetmiş Anzakların annelerine şöyle
sesleniyordu.
“Bu memleketin
toprakları üzerinde kanlarına döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın
toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan
yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar!
Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindeler
ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten
sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”
Tüm Şehitlerimizin ruhları şad
olsun
|
|